12 Ekim 2011 Çarşamba

"Eat, Pray, Love" Dersleri



Filmi için doğu mistiğini bir fantezi olarak görüşü, gerçek hayatta varolmayan bir dünyadan bahsedişi hakkında eleştiriler yapılmış olabilir. Bunlar yalan sayılmaz. Süresi de oldukça uzun. Fakat eminim izleyip de şikayet edenlerin çoğunun hayatları bu filmin 133 dakikasından ders alamayacak kadar dolu değildir. Film üç parça ama ben iki önemli lafına takıldım:

1- Yıkılmak hakikaten yeniden oluşumun başlangıcı. Bu yüzden yıkılmaktan korkmamak gerekiyor. Bu düşünceyi sonsuza kadar budaklandırabilirim; en güzel türevi (veya integrali) de yaratımın kaostan doğuşudur. Daha önceki bir yazımda bahsetmiştim, her şeyin bir döngü içinde olduğunu unutmamak lazım. Yıkım - oluşum - yıkım - oluşum şeklinde gideceğine göre, bir sonraki adımı görmek için zor zamanlardan çekinmemek gerekiyor.

2- Maddeden kopabilmek çok önemli bir şey. Bunu başarmadan gerçek bir şeylere ulaşmak zor. Film bunu finalinde "arayış fiziği" diye özetlemiş ama zaten yıllardır beynimin en merkezi yerlerinde durur, vicdanımı dürter sürekli. Dünya üzerindeki hiçbir şey sonsuz olmadığı gibi vazgeçilmez de değildir. Ve dünyayı anlayabilmek için, bencillikten, iradesizlikten arınabilmek için bence en önemli adım maddeden ayrı yaşayabilmektir. Oruç bu manada güzel egzersiz ama dahasını soruyorum zaman zaman kendime. Kılık kıyafet zaten çok umrumda değildir, kaldığım yerin güzel olması hoşuma gider ama tersine de kolayca alışabilirim, vücudum için çok pahalı şeyler kullanmam, hatta spor salonu üyeliğim dahi bitmiş durumda. Nihayetinde kişileri bir tarafa koyalım, ayrılmaktan korktuğum tek "şey" bilgisayarım gibi gözüküyor. O da maddi değerinden değil, bir sürü yazı ve fotoğraftan ayrılmak istemediğim için. O yazıların çoğu kullanılmayacak, fotoğrafların da bir işlevi yok, bu da demektir ki ayrılmak istemediğim şey aslen bilgisayarım değil, geçmişim. Bir "mazi" tutkum var, aşmaya çalışacağım ama o zamana kadar back-up yapmaya devam.

Üçüncü notu yazarınız eklesin. Bu film zeki olduğunu zanneden onlarca romantik komediden çok daha iyi. Gerçekten zeki olsalar lafım olmaz ama değiller o yüzden amatörce de olsa önemli konulara değinen "Ye, Dua Et, Sev"i tavsiye ederim. İzledikten sonra kimse sizi Bali'ye gitmeye zorlamadığı için ne kadar gerçekçi resmettiği önemli değil. Önemli olan şu, ne kadar bilirseniz bilin, iyi ve dengeli bir insan olmak sizin için ne kadar önemli olursa olsun, biri size hatırlatmazsa unutuyorsunuz. Hayatınıza geçirmezseniz unutuyorsunuz. Bir aydınlanma anında ne kadar yükselirseniz yükselin, bir diğerine kadar mutlaka alçalıyorsunuz. O yüzden sizi maddi değerlerinizden uzaklaştıran, daha iyi bir siz inşa etmeye yarayan ne varsa sıklıkla yapın. Bu filmi izlemek de, söylediklerini daha önceden defalarca duymuş olmama rağmen ben de dahil, çoğu kişi için öyle olacaktır.

Not: Bu arada Liz Lemon'ın dalga geçtiği kadar var; film boyunca sürekli Julia Roberts'ın karakterinin yemekten şişmanladığı, çok obur olduğu falan söyleniyor. Halbuki görünürde bir gram fazlası yok. Dogville'de yere dikdörtgenler çekip, ev varmış gibi davranıyorlardı ya, neredeyse o hesap olmuş.

1 yorum:

rahat yazar dedi ki...

Bu film hakkında çok konuşuldu yok kitabı daha iyiydi film vasat falan dediler ben de izlememiştim ama izleyeceğim karar verdim:)