19 Ekim 2011 Çarşamba

Dedektif Fatih


Dün gece "Thank You For Smoking" filmini, bugün de "Just Like Heaven"ı izledim.

"Thank You For Smoking"de sigarayı tekrar şık bir alışkanlık yapmak için Hollywood'a rüşvet veriyorlardı. Film yıldızları, filmde içsin, izleyici etkilensin diye.

"Just Like Heaven" ise resmen komadaki hastaların yaşam destek ünitesinde kalmasından kim fayda görüyorsa ondan rüşvet almış. En ufak bir şüphem yok.

Hele romantik kalpli izleyiciler için "hastanın fişi çekilmesi" gibi bir olasılık yok bu filmi izledikten sonra.

Bu arada film "klişeler el kitabı" gibi. Fakat The Cure'un "Just Like Heaven" şarkısıyla bitti. O arada eğlendim.


18 Ekim 2011 Salı

Royal Family'den Suç Videoları

Popun kraliyet ailesi; kraliçeleri, prensesleri falan videolarda yasadışı işlere bulaşmaktan çekinmiyorlar. Bugün Britney Spears'ın "Criminal" videosunun yayınlanmasıyla en önemlilerini hatırlayalım dedim.

Normal olarak videolardan ilk yapılanı Björk'ün; mainstream popta ilk yapılanı Kylie'nin, en çok ses getireni Madonna'nın, en yenisi Britney'in, en uzunu ise Lady Gaga'nın.

Kylie - Some Kind Of Bliss / Yönetmen: David Mould / Mekan: İspanya



Madonna - (What It Feels Like For A Girl) / Yönetmen: Guy Ritchie / Mekan: Los Angeles



Britney Spears - Criminal / Yönetmen: Chris Marrs Piliero / Mekan: Londra



Björk - Army of Me / Yönetmen: Michel Gondry



Lady Gaga (ft. Beyonce) - Telephone / Yönetmen: Jonas Akerlund / Mekan: Los Angeles

12 Ekim 2011 Çarşamba

"Eat, Pray, Love" Dersleri



Filmi için doğu mistiğini bir fantezi olarak görüşü, gerçek hayatta varolmayan bir dünyadan bahsedişi hakkında eleştiriler yapılmış olabilir. Bunlar yalan sayılmaz. Süresi de oldukça uzun. Fakat eminim izleyip de şikayet edenlerin çoğunun hayatları bu filmin 133 dakikasından ders alamayacak kadar dolu değildir. Film üç parça ama ben iki önemli lafına takıldım:

1- Yıkılmak hakikaten yeniden oluşumun başlangıcı. Bu yüzden yıkılmaktan korkmamak gerekiyor. Bu düşünceyi sonsuza kadar budaklandırabilirim; en güzel türevi (veya integrali) de yaratımın kaostan doğuşudur. Daha önceki bir yazımda bahsetmiştim, her şeyin bir döngü içinde olduğunu unutmamak lazım. Yıkım - oluşum - yıkım - oluşum şeklinde gideceğine göre, bir sonraki adımı görmek için zor zamanlardan çekinmemek gerekiyor.

2- Maddeden kopabilmek çok önemli bir şey. Bunu başarmadan gerçek bir şeylere ulaşmak zor. Film bunu finalinde "arayış fiziği" diye özetlemiş ama zaten yıllardır beynimin en merkezi yerlerinde durur, vicdanımı dürter sürekli. Dünya üzerindeki hiçbir şey sonsuz olmadığı gibi vazgeçilmez de değildir. Ve dünyayı anlayabilmek için, bencillikten, iradesizlikten arınabilmek için bence en önemli adım maddeden ayrı yaşayabilmektir. Oruç bu manada güzel egzersiz ama dahasını soruyorum zaman zaman kendime. Kılık kıyafet zaten çok umrumda değildir, kaldığım yerin güzel olması hoşuma gider ama tersine de kolayca alışabilirim, vücudum için çok pahalı şeyler kullanmam, hatta spor salonu üyeliğim dahi bitmiş durumda. Nihayetinde kişileri bir tarafa koyalım, ayrılmaktan korktuğum tek "şey" bilgisayarım gibi gözüküyor. O da maddi değerinden değil, bir sürü yazı ve fotoğraftan ayrılmak istemediğim için. O yazıların çoğu kullanılmayacak, fotoğrafların da bir işlevi yok, bu da demektir ki ayrılmak istemediğim şey aslen bilgisayarım değil, geçmişim. Bir "mazi" tutkum var, aşmaya çalışacağım ama o zamana kadar back-up yapmaya devam.

Üçüncü notu yazarınız eklesin. Bu film zeki olduğunu zanneden onlarca romantik komediden çok daha iyi. Gerçekten zeki olsalar lafım olmaz ama değiller o yüzden amatörce de olsa önemli konulara değinen "Ye, Dua Et, Sev"i tavsiye ederim. İzledikten sonra kimse sizi Bali'ye gitmeye zorlamadığı için ne kadar gerçekçi resmettiği önemli değil. Önemli olan şu, ne kadar bilirseniz bilin, iyi ve dengeli bir insan olmak sizin için ne kadar önemli olursa olsun, biri size hatırlatmazsa unutuyorsunuz. Hayatınıza geçirmezseniz unutuyorsunuz. Bir aydınlanma anında ne kadar yükselirseniz yükselin, bir diğerine kadar mutlaka alçalıyorsunuz. O yüzden sizi maddi değerlerinizden uzaklaştıran, daha iyi bir siz inşa etmeye yarayan ne varsa sıklıkla yapın. Bu filmi izlemek de, söylediklerini daha önceden defalarca duymuş olmama rağmen ben de dahil, çoğu kişi için öyle olacaktır.

Not: Bu arada Liz Lemon'ın dalga geçtiği kadar var; film boyunca sürekli Julia Roberts'ın karakterinin yemekten şişmanladığı, çok obur olduğu falan söyleniyor. Halbuki görünürde bir gram fazlası yok. Dogville'de yere dikdörtgenler çekip, ev varmış gibi davranıyorlardı ya, neredeyse o hesap olmuş.

6 Ekim 2011 Perşembe

James

Bu gece, Avea'nın Escape To Music konserleri dahilinde, Refresh The Venue'de Manchester'lı rock grubu James'i izleyeceğim. İngiltere'den çıkan her müziğin niye bu kadar güzel olduğunu bilmiyorum ama heyecanlıyım bu konser için. 

Böyle demişler: "Avea Escape to Music konserleri kapsamında efsanevi rock grubu "James" İstanbul'a geliyor. Kurulduğu günden bu yana müziğe verdiği destek ve gerçekleştirdiği konser serileriyle Türkiye'nin ve dünyanın en önemli sanatçılarını müzikseverlerle buluşturan Avea'nın ana sponsorluğunda gerçekleşecek Avea Escape to Music projesi kapsamında James, 6 Ekim günü Maslak Refresh The Venue sahnesinde!"

James ile daha fazla bilgiyi elbette ki wiki sayfasından alabilirsiniz.

Büyük ihtimalle konserin açılışında çalınacak bu şarkı ve mükemmel klibi de size gelsin:

3 Ekim 2011 Pazartesi

Take That Progress Live

Tam "kaçmaz" denilen sıfata uygun bir konser performansı. İngiltere popüler müziği için tarihi bir etkinlik. Take That'in 5 üyeli haliyle verdiği şimdilik son (ve muhtemelen son) konser turnesinin DVD fragmanı aşağıdaki. Bu turnenin açılış gösterisi olaraksa Pet Shop Boys sahne aldı.

Gerçek "entertainer"ların neler yapabildiğini görmek için izleyiniz.


Videodan çıkaracağımız ders ise şu: izlemeyi çok istediğiniz bir konser varsa millete, işe güce, kaderin sizi oraya götüreceğine bel bağlamayın. Hatta istediğiniz hiçbir şey için kimseye bel bağlamayın. Kendiniz oldurun. Yoksa çok beklersiniz.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Faydalı Şeyler

Size benim için işe yarayan bir şeyler anlatayım.

The Secret felsefesi falan var ya "siz istemeyi bilin, mutlaka gelir" özetli olan. Şimdi ben zaten buna inanan bir kişiyim. Ayağa düşmeden önce de böyleydi yani.

Yalnız işin sırrı -bence- istemeyi bildikten sonra o hayalin, hedefin ipini elinizden bırakmak. Bir şey başarmak istiyorsanız, onu unutun, çalışmayı bırakıp yatın demek istemiyorum. Ancak hayatınızda gelmek istediğiniz bir yer, olmak istediğiniz bir nokta varsa, bir süre çok güçlü bir şekilde, gerçekleşmiş gibi hayalini kurup, sonra kendinize saplantı yapmayı bırakın. Uğruna yapılması gereken şeyler varsa yapın ama kendinizi onda kaybetmeyin. Ne zamanki "aa ben uzun zamandır bilmemne olmayı dert etmiyorum" diye hatırlayıveriyorsunuz, kısa bir sonra oluveriyorsunuz. Hayal ettiğiniz şey "olunan" bir şey değilse siz uygun fiili yerleştirin.

Çünkü hayaliniz sizi aşmaya başlamamalı. Hiçbir dünyevi emel sizden önemli değil (insan olduğunuz için; yoksa çok özel biri olduğunuzdan demiyorum).

İkincisi her şey bir döngü içerisindedir. Bunu evrendeki her şeyin etrafında dönmesinden, gece gündüzden, tüm canlılardaki yaşam döngüsünden anlamıyorsanız zaten biraz körsünüz demektir. Bazen iyi bazen kötü günler yaşayacağımıza göre, her şeyin bir döngü içerisinde olması, iyi günlerden sonra kötü, kötü günlerden sonra iyi günlerin geleceğini gösteriyor. ("Şimdi bu tümsekli yolun çukurundayım" hesabı) Anlayacağınız iki türlüsü için de kendimizi parçalamamıza gerek yok. İyi günler için biraz irade, kötüleri için biraz sabır yeterli.

Ha bu iyi günler, kötü günler kendi yarattığınız hayatın standartlarına göre şiddetlenir tabii ki. Mutlaka keyifsiz günlerimiz olacaktır ama umarım geneline bakınca "güzel" denilecek hayatlar kurmayı başarırız.

Laf lafı açtı. İşin özü şudur, bir önceki yazıda bahsettiğim senaryonun ilk taslağı bitti, ilk kontrolden de iyi notlarla geçti. Şimdi "şöyle güzel olacak böyle güzel olacak" diye hayal alemlerinde dolanmamak için bu yazıyı yazmak istedim. Kendi öğüdümü, kendim uygulayabilirim umarım.

Sevgiler.