7 Aralık 2011 Çarşamba

Hislerime Tercüman

30 Kasım 2011 Çarşamba

Crazy Heart


Çok iç açıcı bir filmmiş. Jeff Bridges'a Oscar ödülü getiren yapıt Bad Blake adlı bir country müzik şarkıcısının hayata devam etme çabasını anlatıyor. Müzikleri güzel, öyküsü pek şaşırtıcı değil ama çok ferah. İzlediğim için çok memnun oldum.

Senaryo yazmaya çalışan herkes bilir ki bir "çatışma" filmi çok daha ilginç kılar. Yani karakter titizse onu pis bir yere atmak, yaramazsa İngiliz bir dadıya vermek, usluysa parti kızlarının arasına atmak gibi durumlar dramaya mahal verir, filmi ilginçleştirir. Dolayısıyla beş parasız bir adamın karşısına ödenmesi şart bir borç çıkarmak, hayatını tam düzene sokarken bir anda rezil olması, şahane bir şarkı yazdığını düşünürken kimsenin beğenmemesi, kurtuluş için tek fırsatı olan bir işi eline yüzüne bulaştırması gibi bini bir para gelişmeleri film boyunca bekledim bekledim gelmediler. Hele de başta sinemalarda gösterime sokulması bile planlanmayan bir film için, ne büyük cesaret sıradan bir öykü anlatabilmek. 

57 yaşında, alkolik, umutsuz, ailesiz bir adamın yine de geri dönüşü olmayan noktalara gitmeden hayatını sürdürmesi, gitgide daha güzel günler görmesini izlemek çok güzeldi. Karakteri bu sebeple sevdim, filmi ise bu her türlü "acınası" gelişmeyi katmaya müsait bu hikayeyi saygıdeğer bir şekilde sakin sakin anlattığı için sevdim. 

Herkese Tommy gibi vefakar eski dostlar, Wayne gibi insana sahip çıkan arkadaşlar, Jack gibi aklı başında bir menajer, Jean gibi iyi kalpli bir eski sevgili dilerim. Tabii Bad Blake gibi cool ve gerektiğinde aklını başına devşiren insanlar iseler. 

26 Kasım 2011 Cumartesi

Marvin the Paranoid Android


"Marvin is afflicted with severe depression and boredom, in part because he has a "brain the size of a planet" which he is seldom, if ever, given the chance to use. Indeed, the true horror of Marvin's existence is that no task he could be given would occupy even the tiniest fraction of his vast intellect. Marvin claims he is 50,000 times more intelligent than a human, or 30 billion times more intelligent than a live mattress though this is, if anything, a vast underestimation."

:)



I was happy in the haze of a drunken hour
But heaven knows I'm miserable now

I was looking for a job, and then I found a job
And heaven knows I'm miserable now

In my life
Why do I give valuable time
To people who don't care if I live or die?

Two lovers entwined pass me by
And heaven knows I'm miserable now

I was looking for a job, and then I found a job
And heaven knows I'm miserable now

In my life
Oh, why do I give valuable time
To people who don't care if I live or die?

What she asked of me at the end of the day
Caligula would have blushed

"You've been in the house too long" she said
And I naturally fled

In my life
Why do I smile
At people who I'd much rather kick in the eye?

I was happy in the haze of a drunken hour
But heaven knows I'm miserable now

"You've been in the house too long" she said
And I naturally fled

In my life
Why do I give valuable time
To people who don't care if I live or die?

23 Kasım 2011 Çarşamba

Roast of Charlie Sheen

Comedy Central'ın bir ünlünün oturup, diğer ünlüler tarafından makaraya alındığı formatı "Roast of Bilmemne" bu sefer Charlie Sheen'i konuk ediyor. 70 dakikalık tv programı baştan sona efsanelerle dolu. Family Guy'ın yaratıcısı Seth McFarlane'in RoastMaster olarak şahane iş çıkardığı performansta efsane boksör Mike Tyson, Jeff Ross, Anthony Jeselnik, Jackass'ten Steve-O, orijinal Captain Kirk William Shatner, Grey's Anatomy'den Kate Walsh, komedyen Jon Lovitz, Patrice O'Neal and gecenin sürprizi Amy Schumer, Charlie Sheen'in ağzına s..an ünlüler arasında. Özellik Schumer (mini etek giyen sarışın) ismini daha önceden hiç duymadığım biri olarak beni şaşırttı. Çok acımasız girişmiş tüm katılımcılara.



İngilizce bilenler üstte tümünü izleyebilir, bilmeyenler CNBC-e'nin tekrarını yayınlamasını bekleyebilir. İngiltere'de olduğu gibi bizde de bu program "Two and A Half Men"in yeni sezon prömiyeriyle beraber yayınlandı.

İnsanın işte bu gibi hoş projeleri alıp Türkiye'ye uyarlayası, sonra Acun gibi "o bir dahi!" diye anılası geliyor ama bizim ünlüler böyle oturmaz, yemin ederim 20 ayrı tazminat davasıyla çıkarsınız o setten. Kaşınmaya gerek yok.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Fleetwood Mac - "Songbird"

Muhtemelen tüm zamanların en sevdiğim 10 şarkısından biri:

 

18 Kasım 2011 Cuma

Jogger - "Nephicide"

Yakında böyle olacağım.

15 Kasım 2011 Salı

"2017" Diye Bir Öyküm Vardı

İnternet üzerinden yayınlamıştım yaklaşık 3 yıl önce. Şu an yayında değil ama umuyorum ki yakın bir tarihte basılı sayfalarda bulur yerini. İnternette hakkında yazılmış bir yorum buldum, bir ruh halinden bir başkasına sürüklendiğim şu günlerde bana tuhaf duygular yaşatmaya devam etti.

"2017" by Fatih MELEK 
su an yokum sinemim. adı 2017, ki artik senin de bildigin uzere :)uzuuun zamandir bi kitap ( ki kendisi bence e-kitap) dumura ugratamamisti beni, sıkı bir okuyucu olarak ben yerlerdeyim. yazan adami tanimiyorum ama sapka cikarmak istiyorum. bestseller olan o kadar dandik ticari yazilmis kitap varken, 2017 beni bitirdi. nasil karmasik ilişkiler yumagi anlatamam sana. aslinda bu sifatlama cok basit ama en genel tanimi itibariyle oyle. kafasi mi iyiymiş yazarken bilemiyorum ama kolay kolay oturulup yazilamayacak bişey. ciddi begendim ben. -tavsiyedir-"

Öncelikle bu okuyucuya teşekkür ederim. Hak ettiğinden daha bile övgü dolu bahsetmiş öyküden. Sağolsun.

Sonra da şimdiki okuyucuma bir sorayım. Zira ben çözemedim. Abicim üç sene önce böyle yorumlanmak, sonra da hiç durmadan harıl harıl yazarlık çabalarına devam etmek, kendini yeterli görmeyip, daha iyisini başarmayı istemek nihayetinde insanı tatmin olmuş ve tatmin edici bir hale sokmaz mı? Neden ben keyifle üretir bir halde değilim ve neden kendimi muhafazakar insanların kaşlarını kaldırıp, onları bir tüyle dürtecek sonra da en evcil bir şekilde işlenecek dizi konuları bulmaya çalışırken yakalıyorum? Niye umut veren insanları, tüm edebi yeteneklerini boktan sanat endüstrilerini daha zeki bir şekilde eleştirmek için kullanmaya zorluyorlar?

Şu aralar gerçekten çoğu idealist sanatçı adayının bile, herhangi bir mecrada kendine yer bulabilmek için saçmasapan şeylere ve insanlara boyun eğeceğinden eminim. Hemen her yerin ana akım piyasası böyle olsa da, bizde daha küçük ama kaliteli kitlelere yönelik alternatif piyasa yok maalesef. Olanı da politik emellere alet edilmiş ya da kasılmaktan ölen, kendine hayrı olmayan bir sanat ortamı. İstisnalar kaideyi bozmuyor maalesef.

Çok orijinal bir şey yazmadım ama böyle bir şeyler söylemeye ihtiyacım vardı.

6 Kasım 2011 Pazar

Sucker Punch


Hafif ve geyik bir film zannetmiştim, epey karmaşık ve depresif çıktı.

İlk 20 dakikası geçtiğinde çok sıkıcı bir şey olduğuna kanaat getirmiştim ki, sonrası su gibi aktı.

Saçma bir hikayesi var diye düşündüm sonra toparladı.

Filmi alırken seveceğimi sanıyordum sonra izlerken nefret edeceğimi düşünmeye başladım.

Nefret edeceğimi düşünmeye başlamıştım ki oldukça sevdim.

Geleneksel tercihlerden dolayı mutlu mesut biter sanıyordum, oldukça beklenmedik şekilde bitti.

Hiç bu kadar ters köşe faktörü yaratacağını zannetmezdim ama oldu.

"Beklenmedik şamar" manasına gelen ismi hakkını veriyormuş.

Kesinlikle tavsiye ediyorum. Çok başarılı olduğundan değil de gerçekten çok ilginç ve garip olduğu için.

Bu arada böyle bir senaryoya 80 küsür milyon dolar yatıran açık fikirli yatırımcı... Sen beraber çalışmak için ne iyi bir insansındır. Filmde sırf seyirci sevsin diye zınk diye değiştirilmesi önerilebilecek 100 ayrı nokta var. Hiçbirine dokunulmamış. Takdir ettim. Gişede masrafları zor çıkardınız ama olsun. Wesley Coller, Christopher DeFaria, Jon Jashni, Jim Rowe, Deborah Snyder, Zack Snyder ve Thomas Tull'dan oluşan yapımcı ekibine helal olsun diyorum.

1 Kasım 2011 Salı

Aşkın Nur Yengi


Aşkın Nur Yengi'yle ilgili bir manyaklığım var. Bu kadınla ilgili iyi bir şey olunca anama, bacıma olmuş gibi seviniyorum. Sesine hastayım, şarkılarına hastayım. Kendisiyle bir sürü hatıramız da var ama o bilmiyor tabii ki.

- Kendimi hatırladığım en eski zamanlarda Aşkın Nur Yengi de mevcut.

- Öncelikle "Hesap Ver" albümünü dinlemiştim. Henüz okula gitmiyordum ama okuma yazmayı sökmüştüm Susam Sokağı'ndan. Müzik setinin önünde kulaklıklarla bininci kez dinlerken kapaktaki "II" ibaresi dikkatimi çekti. Altta albümün ismi "Hesap Ver", üstte "Aşkın Nur Yengi II" yazıyordu. 5 yaşında olduğum için roma rakamı nedir bilmiyordum ama iki çizgi olduğu için "iki" manasına geldiğine karar verdim. Sonra annemi tutup kasetçiye götürdüm. Babamın bürosunun hemen altındaydı kasetçi, sonra kapandı tabii. Aşkın Nur Yengi'nin ilk albümünü istedim. Bana "Hesap Ver"i verdi. "Burda böyle bi işaret var, 'iki' olmasın bu" dedim. Çıkarttı "Sevgiliye"yi verdi. "Hah" dedim "şöyle adam ol". O albümle de bu şekilde tanıştım.

- Çekici kadın benim için Aşkın Nur Yengi'ydi. Omuzları açık siyah elbise tam bir efsaneydi zihnimde. Yengi aşkım kız kardeşime de bulaşmıştı. Saçlarını yarım toplayınca "Aşkın modeli" diyorlardı annemle nedense.

- İlkokula kadar "r" harfini söyleyemiyordum. Sürekli "Aşkın Nuğ Yengi" diye bahsedince, yaşlı akrabalarımız kadının gerçek ismini "Aşkın Nur Rengi" sanmışlar bir süre.

- "Susma"nın çığlık çığlığa biten finali hep şarkının 10 - 12 dakika sürdüğünü düşündürmüştür bana. 5 buçuk dakika sürüyormuş.

- O zamanların popüler konser + sohbet programı "Yarım Elma"ya konuk olmuştu, "Hesap Ver"in tanıtımı için. Babamlar videoya kaydetmişti izleyeyim diye. Mor, püsküllü bir kıyafet giyiyordu yanlış hatırlamıyorsam. Sunucu da yıllar sonra öğrendiğime göre Engin Alkan'mış. İzleyicilerden gelen sorular karşısında çocuk gibi çekingen ve masumdu Aşkın Nur Yengi.

- "Nazlanma" ve "Elveda" dünyadaki en efsane A1 ve B1 çifti olmalılar. Bugün sevilen çoğu slow "Elveda"yı taklit ediyor bence. O kemanlı intro gibisi yok ve olmayacak.

- Üçüncü albümü çıkınca haberim bile olmadı. Meğer özel radyolar kapanmış o dönemde, heralde o yüzden. Farkettiğimde Ordu'daydım, sürekli kasetçilere gittiğim için eminim çok da geç görmemişimdir albümü. En zayıf ezberlediğim albüm bu oldu sanırım. Şimdi hepsini bilirim ama halen o albümde keşfetmediğim bir şeyler var gibi hissediyorum. 

- "Kara Çiçeğim" çıktığında artık eskisi kadar popüler değildi. Sanırım o zamanlardan bu yana Aşkın Nur Yengi avukatlığımı geliştiriyorum. Bir yerde görünce seviniyordum, Kral'da hep göz ardı ediliyordu, hak ettiği kıymet verilmiyordu nedense. "Kara Çiçeğim" albümünü öyle böyle ezberlememiştim, okulda birini uyuz etmek için baştan aşağı kesintisiz söylemişliğim vardır. Şimdi biraz buruk geliyor o dönemi bana. "Ay İnanmıyorum" tam bir kitsch şaheseri ama "Kara Çiçeğim" şarkısını o zamandan beri hiç duygusal bulmuyorum. 

- HBB mi ne vardı, kısmen büyük bir televizyon kanalıydı o aralar. Cumartesi bir Top 20 listeleri oluyordu, "Hiç Ummazdım" haftalarca 1 numarada kalmıştı orada. Bu durum çok sevindiriyordu beni. 

- O albümden "Geceler Düşman"a klip falan çekmeyişi, ön plana çıkarmayışı tam bir delilikti bence.

- "Kara Çiçeğim" döneminde Trabzonspor'un sezon açılışına gelmişti. Yine siyah, uzun, zarif bir elbiseyle. En son Aşkın sahadan çıkmak için koşarken, babam da beni omuzlarına alıp tribün boyunca koşmuştu.

- "Yabani" de "Ay İnanmıyorum"un yolundan gidip ucuz ama ultra keyifli bir şey oldu. Sonra "Çek Babam Çek" de öyle oldu. Hatta milletin demediği kalmadı bu şarkıya, niye böyle tuhaf bir çıkış şarkısı seçti onu da bilmiyorum ama ben introsunu çok severim.

- "Yabani"yi Şebnem Dönmez'in sunduğu "Sabah Şekerleri"nde izleyip durduğumu hatırlıyorum. Ona da az aşık değildim. 

- Allahın Hülya Avşar'ı "Yalancı Bahar" için "bu aralar en sevdiğim şarkı" deyince çok gururlanmıştım. Bana ne oluyorsa. 

- 2002 albümü çok feci bir kapağa sahipti. İşin acı tarafı "Kalpsiz" ve "Yalancı Bahar", Aşkın Nur Yengi'yi geri döndürecek güçte şarkılardı. Kısmen güme gittiler bence.

- "Yasemin Yağmurları" ben İstanbul'a yerleştikten sonra çıktı. Bence o şaşaalı zamanlarından bu yana yaptığı en iyi albümdü. Tabii ki yine "Yıldız Yıldız"a ev videosu tadında bir klip çekilerek, "Dün"e yazın ortasında klip çekilerek harcandı iş. İstiklal'de bir kasetçide devasa karton afişi vardı, hep almak istiyordum. Sonra albümün tanıtım konserini Cemal Reşit Rey'de izleyince, çıkışta gaza geldim gidip aldım afişi. Kasetçi bir mana verememişti.

- Best Of albümünü dinlemedim. Düzenlemeler farklıydı. 

-  Sonra yeğeniyle iş arkadaşı olduk. Benim çocukluk aşkım, onun kısaca teyzesiydi. Hoş oldu bu durum.

- Bir gün patronumla toplantı yapacaktı Aşkın Nur Yengi. Manyaklığımı bilen patronum beni de aldı götürdü. Bir saat boyunca Yengi'yle oturup aynı masada sohbet ettik. Tabii ne dediyse "he" dedim, dinleme odaklıydı daha çok. Biricik saatimi dobralıkla harcayacak değildim.

- İşim komiği benzer durumlar Şebnem Dönmez'le de oldu. Onunla da tanışıp çalıştık. İkisi de çok cool kadınlardı bence.

- Bu senenin Kral TV ödüllerinde Sezen, Sertab ve Levent'e katılmak için sahneye çıktığında bizzat orada olduğum için çok şanslı hissediyorum kendimi. Bir daha olmaz heralde.

- Neyse Aşkın'ın "Yok Böyle Dans"a katıldığını duyduğumda şaşkınlıktan ağzım açık kaldı tabii. Dansını görünce bir daha şaşırdım, çok iyi dans ediyordu. 15 senelik "çok iyi tango yaparım" lafları geyik değilmiş. Bugün jürilerin puanlarında birinci olunca duygulandım. Aşkın'ı 1 numarada görmeyeli ne kadar zaman olmuş dedim kendi kendime. Çok şeyler gelip geçmiş ama benim onu yükseklerde görünce duyduğum gurur yerinde duruyor. Nasıl müziklermiş onlar kardeşim, bir insanın içine işlemiş resmen.

- Sonra tabii halk oyları girdi işin içine, ortalamada Alp Kırşan birinci oldu. Gerçeklerin, her güzel şeyi mahvetmesi böyle bir şey işte. Aslında suç modern zamanlarda değil ama insan zamanın iğrençliğine veriyor yine de. Asıl açıklaması "biz büyüdük ve kirlendi dünya" durumları.

Nihayetinde zaten mazi denince hemen melankolik olan bir insanım, bunları hatırlayınca iyice hislendim. İnsan nereye gelirse gelsin aklı kesmediği zamanlardaki basitliği yakalayamıyor hayatında. Ama herkesin benim Aşkın Nur Yengi'm gibi bir faktör bulup, onu hatırladığında hemen o zamanlara ışınlanabilmesini dilerim. Bu yazı modeli de çok hoşuma gitti. Belki bir gün size annemlerin beni, Nilüfer'in "Sen Mühimsin" kapağındaki bebeğin kendim olduğuna inandırmasını da anlatırım. 

19 Ekim 2011 Çarşamba

Dedektif Fatih


Dün gece "Thank You For Smoking" filmini, bugün de "Just Like Heaven"ı izledim.

"Thank You For Smoking"de sigarayı tekrar şık bir alışkanlık yapmak için Hollywood'a rüşvet veriyorlardı. Film yıldızları, filmde içsin, izleyici etkilensin diye.

"Just Like Heaven" ise resmen komadaki hastaların yaşam destek ünitesinde kalmasından kim fayda görüyorsa ondan rüşvet almış. En ufak bir şüphem yok.

Hele romantik kalpli izleyiciler için "hastanın fişi çekilmesi" gibi bir olasılık yok bu filmi izledikten sonra.

Bu arada film "klişeler el kitabı" gibi. Fakat The Cure'un "Just Like Heaven" şarkısıyla bitti. O arada eğlendim.


18 Ekim 2011 Salı

Royal Family'den Suç Videoları

Popun kraliyet ailesi; kraliçeleri, prensesleri falan videolarda yasadışı işlere bulaşmaktan çekinmiyorlar. Bugün Britney Spears'ın "Criminal" videosunun yayınlanmasıyla en önemlilerini hatırlayalım dedim.

Normal olarak videolardan ilk yapılanı Björk'ün; mainstream popta ilk yapılanı Kylie'nin, en çok ses getireni Madonna'nın, en yenisi Britney'in, en uzunu ise Lady Gaga'nın.

Kylie - Some Kind Of Bliss / Yönetmen: David Mould / Mekan: İspanya



Madonna - (What It Feels Like For A Girl) / Yönetmen: Guy Ritchie / Mekan: Los Angeles



Britney Spears - Criminal / Yönetmen: Chris Marrs Piliero / Mekan: Londra



Björk - Army of Me / Yönetmen: Michel Gondry



Lady Gaga (ft. Beyonce) - Telephone / Yönetmen: Jonas Akerlund / Mekan: Los Angeles

12 Ekim 2011 Çarşamba

"Eat, Pray, Love" Dersleri



Filmi için doğu mistiğini bir fantezi olarak görüşü, gerçek hayatta varolmayan bir dünyadan bahsedişi hakkında eleştiriler yapılmış olabilir. Bunlar yalan sayılmaz. Süresi de oldukça uzun. Fakat eminim izleyip de şikayet edenlerin çoğunun hayatları bu filmin 133 dakikasından ders alamayacak kadar dolu değildir. Film üç parça ama ben iki önemli lafına takıldım:

1- Yıkılmak hakikaten yeniden oluşumun başlangıcı. Bu yüzden yıkılmaktan korkmamak gerekiyor. Bu düşünceyi sonsuza kadar budaklandırabilirim; en güzel türevi (veya integrali) de yaratımın kaostan doğuşudur. Daha önceki bir yazımda bahsetmiştim, her şeyin bir döngü içinde olduğunu unutmamak lazım. Yıkım - oluşum - yıkım - oluşum şeklinde gideceğine göre, bir sonraki adımı görmek için zor zamanlardan çekinmemek gerekiyor.

2- Maddeden kopabilmek çok önemli bir şey. Bunu başarmadan gerçek bir şeylere ulaşmak zor. Film bunu finalinde "arayış fiziği" diye özetlemiş ama zaten yıllardır beynimin en merkezi yerlerinde durur, vicdanımı dürter sürekli. Dünya üzerindeki hiçbir şey sonsuz olmadığı gibi vazgeçilmez de değildir. Ve dünyayı anlayabilmek için, bencillikten, iradesizlikten arınabilmek için bence en önemli adım maddeden ayrı yaşayabilmektir. Oruç bu manada güzel egzersiz ama dahasını soruyorum zaman zaman kendime. Kılık kıyafet zaten çok umrumda değildir, kaldığım yerin güzel olması hoşuma gider ama tersine de kolayca alışabilirim, vücudum için çok pahalı şeyler kullanmam, hatta spor salonu üyeliğim dahi bitmiş durumda. Nihayetinde kişileri bir tarafa koyalım, ayrılmaktan korktuğum tek "şey" bilgisayarım gibi gözüküyor. O da maddi değerinden değil, bir sürü yazı ve fotoğraftan ayrılmak istemediğim için. O yazıların çoğu kullanılmayacak, fotoğrafların da bir işlevi yok, bu da demektir ki ayrılmak istemediğim şey aslen bilgisayarım değil, geçmişim. Bir "mazi" tutkum var, aşmaya çalışacağım ama o zamana kadar back-up yapmaya devam.

Üçüncü notu yazarınız eklesin. Bu film zeki olduğunu zanneden onlarca romantik komediden çok daha iyi. Gerçekten zeki olsalar lafım olmaz ama değiller o yüzden amatörce de olsa önemli konulara değinen "Ye, Dua Et, Sev"i tavsiye ederim. İzledikten sonra kimse sizi Bali'ye gitmeye zorlamadığı için ne kadar gerçekçi resmettiği önemli değil. Önemli olan şu, ne kadar bilirseniz bilin, iyi ve dengeli bir insan olmak sizin için ne kadar önemli olursa olsun, biri size hatırlatmazsa unutuyorsunuz. Hayatınıza geçirmezseniz unutuyorsunuz. Bir aydınlanma anında ne kadar yükselirseniz yükselin, bir diğerine kadar mutlaka alçalıyorsunuz. O yüzden sizi maddi değerlerinizden uzaklaştıran, daha iyi bir siz inşa etmeye yarayan ne varsa sıklıkla yapın. Bu filmi izlemek de, söylediklerini daha önceden defalarca duymuş olmama rağmen ben de dahil, çoğu kişi için öyle olacaktır.

Not: Bu arada Liz Lemon'ın dalga geçtiği kadar var; film boyunca sürekli Julia Roberts'ın karakterinin yemekten şişmanladığı, çok obur olduğu falan söyleniyor. Halbuki görünürde bir gram fazlası yok. Dogville'de yere dikdörtgenler çekip, ev varmış gibi davranıyorlardı ya, neredeyse o hesap olmuş.

6 Ekim 2011 Perşembe

James

Bu gece, Avea'nın Escape To Music konserleri dahilinde, Refresh The Venue'de Manchester'lı rock grubu James'i izleyeceğim. İngiltere'den çıkan her müziğin niye bu kadar güzel olduğunu bilmiyorum ama heyecanlıyım bu konser için. 

Böyle demişler: "Avea Escape to Music konserleri kapsamında efsanevi rock grubu "James" İstanbul'a geliyor. Kurulduğu günden bu yana müziğe verdiği destek ve gerçekleştirdiği konser serileriyle Türkiye'nin ve dünyanın en önemli sanatçılarını müzikseverlerle buluşturan Avea'nın ana sponsorluğunda gerçekleşecek Avea Escape to Music projesi kapsamında James, 6 Ekim günü Maslak Refresh The Venue sahnesinde!"

James ile daha fazla bilgiyi elbette ki wiki sayfasından alabilirsiniz.

Büyük ihtimalle konserin açılışında çalınacak bu şarkı ve mükemmel klibi de size gelsin:

3 Ekim 2011 Pazartesi

Take That Progress Live

Tam "kaçmaz" denilen sıfata uygun bir konser performansı. İngiltere popüler müziği için tarihi bir etkinlik. Take That'in 5 üyeli haliyle verdiği şimdilik son (ve muhtemelen son) konser turnesinin DVD fragmanı aşağıdaki. Bu turnenin açılış gösterisi olaraksa Pet Shop Boys sahne aldı.

Gerçek "entertainer"ların neler yapabildiğini görmek için izleyiniz.


Videodan çıkaracağımız ders ise şu: izlemeyi çok istediğiniz bir konser varsa millete, işe güce, kaderin sizi oraya götüreceğine bel bağlamayın. Hatta istediğiniz hiçbir şey için kimseye bel bağlamayın. Kendiniz oldurun. Yoksa çok beklersiniz.

1 Ekim 2011 Cumartesi

Faydalı Şeyler

Size benim için işe yarayan bir şeyler anlatayım.

The Secret felsefesi falan var ya "siz istemeyi bilin, mutlaka gelir" özetli olan. Şimdi ben zaten buna inanan bir kişiyim. Ayağa düşmeden önce de böyleydi yani.

Yalnız işin sırrı -bence- istemeyi bildikten sonra o hayalin, hedefin ipini elinizden bırakmak. Bir şey başarmak istiyorsanız, onu unutun, çalışmayı bırakıp yatın demek istemiyorum. Ancak hayatınızda gelmek istediğiniz bir yer, olmak istediğiniz bir nokta varsa, bir süre çok güçlü bir şekilde, gerçekleşmiş gibi hayalini kurup, sonra kendinize saplantı yapmayı bırakın. Uğruna yapılması gereken şeyler varsa yapın ama kendinizi onda kaybetmeyin. Ne zamanki "aa ben uzun zamandır bilmemne olmayı dert etmiyorum" diye hatırlayıveriyorsunuz, kısa bir sonra oluveriyorsunuz. Hayal ettiğiniz şey "olunan" bir şey değilse siz uygun fiili yerleştirin.

Çünkü hayaliniz sizi aşmaya başlamamalı. Hiçbir dünyevi emel sizden önemli değil (insan olduğunuz için; yoksa çok özel biri olduğunuzdan demiyorum).

İkincisi her şey bir döngü içerisindedir. Bunu evrendeki her şeyin etrafında dönmesinden, gece gündüzden, tüm canlılardaki yaşam döngüsünden anlamıyorsanız zaten biraz körsünüz demektir. Bazen iyi bazen kötü günler yaşayacağımıza göre, her şeyin bir döngü içerisinde olması, iyi günlerden sonra kötü, kötü günlerden sonra iyi günlerin geleceğini gösteriyor. ("Şimdi bu tümsekli yolun çukurundayım" hesabı) Anlayacağınız iki türlüsü için de kendimizi parçalamamıza gerek yok. İyi günler için biraz irade, kötüleri için biraz sabır yeterli.

Ha bu iyi günler, kötü günler kendi yarattığınız hayatın standartlarına göre şiddetlenir tabii ki. Mutlaka keyifsiz günlerimiz olacaktır ama umarım geneline bakınca "güzel" denilecek hayatlar kurmayı başarırız.

Laf lafı açtı. İşin özü şudur, bir önceki yazıda bahsettiğim senaryonun ilk taslağı bitti, ilk kontrolden de iyi notlarla geçti. Şimdi "şöyle güzel olacak böyle güzel olacak" diye hayal alemlerinde dolanmamak için bu yazıyı yazmak istedim. Kendi öğüdümü, kendim uygulayabilirim umarım.

Sevgiler.

26 Eylül 2011 Pazartesi

Müzikal Yolda

Bloguma muhtemelen beni tanıyanlar geliyordur diye düşünüyorum ama tanımayanlar için söyleyeyim. Hayattaki bir hedefim iyi bir yazar olmak. Sülaleden gelen bir bağım, kendi işlerimi basıp yayınlayacak, tanıtacak kadar param ve çoğu yapımcının ağzının suyunu akıtacak kadar vasat ürünlerim olmadığı için halen o hedefe doğru koşturmaktayım. Bu yola ilk girişimi şarkı yazarı olarak yaptım, şimdilik fena durumda değilim. Gelecek parlak gibi görünüyor.

Bu aralar epeydir yapmak istediğim bir projeyi ortaya çıkarmaya başladım. Şarkı yazarlığının yanına senaryo yazarlığını da eklemek istediğimi (kör gözüne parmağım şeklinde) göstersin diye bir müzikal yazıyorum. Epeydir kafamda konusu, teması, türü, hiçbir şeyi belli olmayan bir müzikalin hayaleti dolaşıyordu. Sonra bir öykü ve bu öyküyü neden müzikle anlatmam gerektiğine dair bir "bahane" belirdi kafamda. Sonra asıl şekli çıkana kadar 50 kere çok aptalca olduğunu düşündüm. Asıl şekli çıktığındaysa hiç de aptalca olmadığını, hatta gayet altı dolu bir metine gebe olduğunu fark ettim.

Bu film projesinin ana hikayesinin altına gömeceği sözler, gelişecek olayların yüzde 90'ı, söylenecek şarkıların ne anlatacağı, karakterlerin özellikleri falan şimdiden belli. Senaryonun da ilk taslağında epey yol aldım. Daha finale geldim sayılmaz ama 45 sayfayı geçti (Üstelik de senaryo formatında değil. Sonrasında profesyonelini yazarken eziyet olsun diye gelişine yazıyorum şu an). Devamı ve 15 küsür şarkıyla Titanic'in süresine meydan okuyacağım gibi duruyor. Tabii şimdi bol yazıyorum ki sonraki taslaklar ve nihai metin gereksiz yerlerin çıkarılmasıyla en konsantre haline gelebilsin. Bir de esprileri iyice seçilmiş olsun diye elbette.

Film lisede geçiyor yani bir lise müzikali. Glee ve High School Musical'a hiç benzemiyor, bir yandan da çok benziyor denilebilir. Bunu seven onu da sever gibi bir durum var ortada ama ben o ikisini de sevmeyip bunu seviyorum. Tam çözemedim.

Önümüzdeki birkaç gün içinde bu taslağı bitirip, tüm boşlukları, yığılmaları, seyreklikleri tespit etmek için metni didik didik etmeyi planlıyorum. Sonra da en güzel haline getirip, başrol için yıldız arama hayallerim var. Bir tane vardı kafamda, çok da uygundu ama bu müzikal fikri belirdikten üç gün sonra Twitter'ına "Bir müzikal text okuyorum, şahane olacak!" yazdı. Başta "şansa gel" diye üzülüyordum, şimdiyse bu müzikalin de şahane olacağına bir işaret olarak görüyorum bunu.

Sevgili evren, gördüğün üzere fikrimi herkese ifşa etmiş bulunuyorum. Gözümü sakınmıyorum, sen de çöp batırma.

20 Eylül 2011 Salı

Yeni Sezon Temizliği

İşlerden kısıtlı bir vakit bulduğum için son iki günü evimi bir düzene sokmaya, kullanmadığım ne varsa atmaya, evdeki tonlarca yazı ve kağıttan gereksizleri ayıklamaya ayırdım. Heralde iyi bir girişimde bulunmuşum ki, kumbaramdaki bozuklukları tamamlatınca 122 lira çıktı içinden! Tam bir teşvik ödülü ama şimdiden faturalara gitti hepsi. Yapacak bir şey yok.

Her neyse yaklaşık 10 yıldır yaza yaza bitiremediğim onlarca projeyle tekrar karşılaşmak, eski sevgililerden mektuplar bulmak, eski şarkı sözleri ve öykülere göz gezdirmek keyifli oldu. Birkaç iğrenç senaryo ve şarkı yazmışım ama onlarla bir iki sene önce tekrar karşılaşmıştık, hazırlıklıydım yani. İşin komiği şimdi piyasada olan ve eleştirdiğim birçok "ham" sitkoma ve rock şarkısına benziyor bu yazdıklarım. Çok şükür o zamanlar (istemekten öldüğüm gibi) piyasaya girme şansım olmamış. Olgunlaştığımı görmek iyi bir şey.

Bir de o zamanlar gittiğim bir felsefe derneğinin ödeviydi yanlış hatırlamıyorsam, 2008'in yılbaşı olsa gerek, geçtiğimiz sene başardıklarımı ve önümdeki sene içinde başarmak istediklerimi yazmışım. Sonunda da bir not var:

"Fatih, sana mutlu olduğun, sağlıklı olduğun, bütüne faydalı olduğun, ayrımcılığa ve alışkanlıklarına teslim olmadığın, iyi niyetler ekip, mükemmel tepkiler biçtiğin bir yıl diliyorum. Kendini ve parçası olduğun bütünü sev."

Vay vay vayyy! Boktan şarkılar yazıyormuşum ama kendime dilek dilemek konusunda da aşmışım gördüğünüz üzere! Hepsini ve daha fazlasını önümüzdeki bu yeni sezon için kendime ve okuyanlarıma dilerim.

Hepinizi öpenzi.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Bir Sezon Daha Bitti

Bu sezon yine 10 Eylül'den 10 Eylül'e izlediğim filmlerin kaydını tuttum. Geçtiğimiz sezon rekor azlıkta film izlemiştim, bu sene en azından 10 tane arttırdığım için mutluyum. Tabii keşke mümkün olsa da daha çok izlesem ama son 12 ay içinde kendimi yeni bir sektöre kabul ettirmek, ilk defa bir müzik albümünün yapımını baştan sona sırtlanmak, bir internet sitesiyle yoğun olarak ilgilenmek gibi görevler üstlendim. Nihayetinde aklım kesmeye başladığından beri yaşadığım en güzel yıldı; ne kadar çok film izlediğimle de başka yıllar mutlu olurum diyorum.

İşte sondan başa olmak üzere bu sene izlediğim filmler ve aralarından sıyrılan birkaçı:
  1. Shutter Island (2010)
  2. Final Destination 5 (2011)
  3. Doğada Bir Gün (2011)
  4. Bridesmaids (2011)
  5. Deception (2008)
  6. Red Riding Hood (2011)
  7. Red (2010)
  8. The Fighter (2010)
  9. Limitless (2011)
  10. Made in Dagenham (2010)
  11. Tangled (2010)
  12. Last Night (2010)
  13. İncir Reçeli (2011)
  14. Horrible Bosses (2011)
  15. Groundhog Day (1993)
  16. Rabbit Hole (2010)
  17. Bad Teacher (2011)
  18. Three (2010)
  19. Mother's Day (2010)
  20. Rise of the Planet of the Apes (2011)
  21. Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 (2011)
  22. Temple Grandin (2010)
  23. Shrek Forever After (2010)
  24. Animal Kingdom (2010)
  25. Precious (2009)
  26. Les petits mouchoirs (2010)
  27. Insidious (2010)
  28. Contracorriente (2009)
  29. Hanna (2011)
  30. The Hangover Part II (2011)
  31. The Full Monty (1997)
  32. Burlesque (2010)
  33. Never Let Me Go (2010)
  34. Wedding Crashers (2005)
  35. The Neverending Story (1984)
  36. The Source Code (2011)
  37. Easy A (2010)
  38. Scream 4 (2011)
  39. The Housemaid (2010)
  40. Kaybedenler Kulübü (2011)
  41. Case 39 (2009)
  42. The Life Aquatic with Steve Zissou (2004)
  43. Terminator Salvation (2009)
  44. The Kids Are All Right (2010)
  45. A Serious Man (2009)
  46. Nacho Libre (2006)
  47. The Adjustment Bureau (2011)
  48. Last Exit to Brooklyn (1989)
  49. Year One (2009)
  50. Les quatre cents coups (1959)
  51. Smiley Face (2007)
  52. Zombie (2010)
  53. Janghwa, Hongryeon (2003)
  54. 127 Hours (2010)
  55. Fish Tank (2009)
  56. The King's Speech (2010)
  57. Shark Tale (2004)
  58. Romy and Michele's High School Reunion (1997)
  59. The Rite (2011)
  60. Code 46 (2003)
  61. Tristram Shandy: A Cock and Bull Story (2005)
  62. The Sound of Music (1965)
  63. Take That: Look Back, Don't Stare (2010)
  64. Black Swan (2010)
  65. Love and Other Drugs (2010)
  66. Julie & Julia (2009)
  67. Eyyvah Eyvah 2 (2010)
  68. Jennifer's Body (2009)
  69. Meet the Fockers (2004)
  70. Meet the Parents (2000)
  71. Pathology (2008)
  72. Kabluey (2007)
  73. Pineapple Express (2008)
  74. Sunshine Cleaning (2008)
  75. Eden Lake (2008)
  76. Flickan som lekte med elden (2009)
  77. Jeux d'enfants (2003)
  78. RocknRolla (2008)
  79. Boys Don't Cry (1999)
  80. Dog Day Afternoon (1975)
  81. The Princess and the Frog (2009)
  82. The Exorcism of Emily Rose (2005)
  83. Av Mevsimi (2010)
  84. 2012 (2009)
  85. Invasion of the Barbarians (2003)
  86. Anchorman: The Legend of Ron Burgundy (2004)
  87. Due Date (2010)
  88. Uçan Melekler (2010)
  89. Elizabethtown (2005)
  90. Office Space (1999)
  91. Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 1 (2010)
  92. New York'ta Beş Minare (2010)
  93. New York, I Love You (2009)
  94. La môme (2007)
  95. Ringu 0: Bâsudei (2000)
  96. Wild Target (2010)
  97. Let The Right One In (2008)
  98. Paranormal Activity 2 (2010)
  99. Harem Suare (1999)
  100. Salt (2010)
  101. This Is It (2009)
  102. Exam (2009)
  103. Turistas (2006)
  104. Teeth (2007)
  105. Çok Filim Hareketler Bunlar (2010)
  106. Män som hatar kvinnor (2009)
  107. The Wackness (2008)
  108. Religulous (2008)
  109. The Imaginarium of Doctor Parnassus (2009)
  110. The September Issue (2009)
  111. The American (2010)
  112. Soul Kitchen (2009)
  113. Machete (2010)
  114. Waltz With Bashir (2008)
  115. The Ugly Truth (2009)

Çeşitli Kaygılar

Eskiden her konuda fikrimi belirtmeye, ne kadar bilgiliysem o kadar tutkulu konuşmaya bayılırdım. Şimdi karşı tarafın ne kadar az anladığını veya dinlediğini öğrendiğimden olsa gerek o heves kalmadı. Bu sebeple sırf konuşurken değil, bir şey hakkında yazarken de iki, üç, kırkbeş kere düşünüyorum. Bunlar da burayı sık sık güncelleyemememe sebep olan şüpheler yaratıyor bende.

1- Yazdığım şey o an ilginç geliyor olabilir. Fakat iki gün sonra gayet sıradan gelecek bir düşünce serisi de olabilir. Şimdi orijinal bir şey yazdığımı sanıp, iki gün sonra okurken gayet sıradan bir şeyler ürettiğimi görmek istemem. Hele de en bariz şeyleri bir keşif yapmış edasıyla yazan yazarların ne kadar sinir bozucu olduğunu savunurken.

2- Dırdırcı gibi algılanmak istemiyorum. Bu blog genellikle film, müzik ve tv hakkında. Kabul edelim ki yerli film, müzik ve tv piyasalarımız oldukça acınası bir durumda. Dolayısıyla yerli şeyler hakkında yazınca sayısız eksiklerinden bahsedesim geliyor, yabancılar hakkında da yazınca içime işlemiş olan ezikliğimiz fırlıyor bir yerden, "neden böyle şeyler yapamıyoruz" diye. Sonuç olarak yazılarda bir memnuniyetsiz tavır hakim olabiliyor. Bunu da istemiyorum, ki gerçek hayatta da memnun olmasını bilen insanları severim.

3- Herhangi bir şey hakkında yazacağıma, Gerçek Pop'a yazayım da arşivi büyüsün diyorum. Gerçek Pop'a yazacağıma şu aklımdaki hikayeyi temize çekeyim de ortaya çıksın diyorum. O hikaye Allah bilir ne zaman lazım olur, ben en iyisi gitar çalışayım diyorum. Gitarın gelişmesine daha var, şanla ilgilen diyorum. Nihayetinde bu ses seni ne batırır ne çıkarır, en iyisi yazdığın şarkılara odaklan diyorum. Sonra (yabancı) bir diziyi izlemeye odaklanıyorum genelde. Aslında çok da sık olmuyor bu ama kendimi tembel görüyor olmam daha çalışkan olmamı sağlıyor olabilir.

4- "Ulan yazı okuyan kim kaldı ki?" sorusu da güzide bir faktörümüzdür elbette.

Sonuç olarak bunlara rağmen yazmadan da duramam. Kendini nimetten saymak, isteyince her türlü endişeyi yok edebiliyor. Tabii dozunda kullanmak lazım.

11 Eylül 2011 Pazar

Eylem, Hayal Kahvesi'nde


Acaip gurur duyuyorum bu fotoğraf konseptiyle. Çok şık bir çekim oldu bence.

O bir yana 15 Eylül Perşembe akşamı, Eylem, Beyoğlu Hayal Kahvesi'nde sahnede olacak. Son albümünden güzel şarkılar ve çok tatlı coverlar var setlistte. Bekleriz.

Ellie Goulding - Lights


Elime aylar önce geçtiğinden beri dinlemekten bıkmadığım bu albümü herkese tavsiye ederim. Türkiye'de diğer İngiliz kızların (Jessie J, Adele, Cheryl Cole) gölgesinde kaldığından gözden kaçmış olabilir diye düşündüm. Kaçmasın.

9 Ağustos 2011 Salı

Drei, Vier, Ein Klavier

Bugün "Drei" filmini izledim de milletin rahatlığına şapka çıkardım yeminle. Hele de Ramazan'ın getirdiği binlerce sahtekar medya manevrasının peşine ne iyi geldi. O her reklamda zırt diye fırlayan ninelerin sahte sahte sırıttığı, her Allah'ın gününde sahurda iftarda ne yenir diye haber çıkan, dünyanın en ruhsuz şirketlerinin ürünlerinin Ramazan'ın ayrılmaz bir parçasıymış gibi pazarlandığı ve kötü klip ve dizilerin Ramazan'a özel olmadığı televizyonu kapatacaksın. Açıp bu filmi izleyeceksin. Gözüm uçuk ötesi bu hikayede, toplasan bütün gün tv'de görülmeyen kadar gerçeklik gördü bea. Üstelik de kurgu yani.

Ne gergin insanlarız da hiç bu kadar "laid back", kabaca hiçbir şeyi s*klemeyen filmler yapamıyoruz veya öyle insanlar hayal edemiyoruz.

Tom Tykwer'ın başarılı filmiyle Ramazan'dan aynı anda bahseden bir yazı okumadım da demezsiniz artık. "Drei" Gregg Araki'nin "Splendor" filminin daha olgun karakterlerle, daha olgun bir dilde anlatılmışı gibi. İkisi "double feature" olarak iyi gidebilir ama "double" olayı da filmlerin doğasına aykırı. Ne yapacaksın..

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Duyuru

İçinde çalışmaya devam edeceğim ama bugünkü son derece güçlü hissiyatımı paylaşmak isterim. Türkçe popüler müzik endüstrisi için

HİÇ

UMUT

YOK!

Zamanında kendim gibi günümüzde umutlu olan arkadaşlara haber vereyim dedim.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

23 Temmuz Cumartesi

23 Temmuz günü Eylem'le Güzelçamlı Stadyumu konserini yapacağız. 30.000 katılımcı bekleniyor. Çok güzel.

Geri vokal olarak sahnede olacağım. Hafta boyu prova yaptık, kıyafeti çok güzel, setlist güzel falan. Heyecanlı bir durum.

"Hayat Devam Eder" çıktığından beri TTNET Müzik'te ilk 20'de. PowerTurk'te de doğrudürüst yayınlandıkça hedef ilk 10 diyorum. Şarkının üstündekilerin hepsi Power desteği alan şarkılar.

Bir de ekşisözlük'te iki ayrı entry girilmiş "Hayat Devam Eder" hakkında. Bakınız:

"'90 lardaki oya-bora şarkılarına benzettik biz arkadaşlarla. gurbetçi eylem'in, vatan topraklarına açıldığı şarkı olmuş bu." kruvazor

"2011 de doksanlar tadını bu kadar net veren başka şarkı çıkar mı bilmiyorum. evet doksanları anımsatan şarkılar oluyor da bu başka bir şey olmuş. direkt buradan al 95 yılına koy raks müzik etiketiyle hiç sırıtmaz." teletabi

Abi benim gibi adama sor ki Türkçe Pop için övgü nedir diye, "90'lara benzemesidir" derim. Bu kadar mı fıstık gibi algılanır bi şarkı? Yazanlara teşekkürler, albümü dinlemeyenlere de bir şans vermelerini rica / temenni / tavsiye ederim :) Buradan: http://www.ttnetmuzik.com.tr/#album-Bugun_Burda-251041

23 Haziran 2011 Perşembe

Hayırlısıyla

- Bugün akşam 21.00'de Hayal Bistro'da sahneye çıkacağım. Arkadaşlarımla pop/rock söyleyeceğiz.



- Eylem'in klibi bir iki gün içinde Kral TV'de olacak. Klip şarkısını Eylem'le beraber yazdık.


- Eylem'in üçüncü albümü "Bugün Burda", Pazartesi günü satışa çıkıyor. Albümde 3 şarkım (söz / beste) var, 5 tanesinin sözünü, bestesini ve albümün prodüktörlüğünü de Eylem'le paylaştık. Ancak kapak için beni yargılayamazsınız, onu söyleyeyim :))

- Önümüzdeki günlerde birazcık kendi projelerime vakit ayırabileceğim sanırım. Gerçek Pop'u hem güncelleyip hem de geliştirmek için birkaç adım atacağım.

- Temmuz'da iç icabıyla Londra'da olacağım ve fırsattan istifade Take That ve Pet Shop Boys konserlerini izleyeceğim. Yihu!

- Sonrasında da nihayet ailemle buluşuyorum!! Hasretimden ölmeden :)

Burayı da bi adam etmek niyetindeyim. Bakalım ne zaman vakit gelir.

19 Nisan 2011 Salı

Yeni Kelimelere İhtiyacımız Var

Okuldayken bir geyik vardı ya hani bilmem hangi soğuk ülkenin dilinde "kar"ı anlatan 30 kelime varmış falan. Normal olarak kültürler çok karşılaştığı objeler veya durumların her detayına dikkat edip, her başka versiyonuna yeni bir ad takıyorlar.

Şimdi Türkiye gibi bir ülkede müzik ve film hakkında yazmaya çalışırken çok az gelişmiş bu sektörlerimiz yüzünden aynı kelimeleri tekrarlayıp durmak zorunda kalıyor insan. Yabancı eleştiri yazılarını okurken insanın ağzının suyu akıyor kelime bolluğundan, kullanım özgürlüğünden. Biz de "maxi-single" gibi ucube kavramlarla uğraşıyoruz.

Neyse, bu durumdan şikayet edesim geldi de yazayım dedim. Ben buraya aklıma gelen taleplerimi yazayım, siz de bu kelimelerin unuttuğum alternatifleri veya Türkçeleri varsa bana yazın, yardım edin lütfen.

Müzikten başlarsak:

Albüm: ... (Kaset de olmuyor artık)

Şarkı / Parça: ...

Performans: ...

Hareketli / Ritmik: ...

Yavaş / Slow: ...

Orta Tempo: ...

EP / Maxi-single: ...

Featuring: ... ("Eşlik Eden" deme taraftarıyım)

Chart Topper: ... (Zirve fatihi olur mu acep?)

Chart Runner: ...

Filmlere geçelim:

Film: ... (Bulun bir alternatifini başka bir şey istemiyorum)


Üç Yeni Film İzledim

Scream 4: Hiçbir zaman çok büyük hayranı olmadığım serinin en çılgın halkası olduğunu düşündüm. Elbette ilk "Çığlık"ın yeri değişilmez ama dördüncüsü de modern zamanı yakalamak açısından çok başarılı, çok keyifli, hem korkmalı hem de Firuzan'ın tabiriyle gülücüklü olmuş. Normal olarak dördüncü denemede bu tazelik, ilk filmin başarısından öne çıkabiliyor duygusal değerlendirmede. Orijinal üçlüyü (Arquette'ler ve Campbell) tekrar bir arada görmek çok güzeldi, yeni karakterler de başarıyla oluşturulmuştu, sadece Emma Roberts'ın halası mı teyzesi mi bilemeyeceğim Julia Roberts'ın oyunculuk seviyesine varması pek yakın gözükmüyor. Başka ciddi bir kusur yoktu ortada.

Easy A: Emma Stone'u "A Listesi"ne soktuğunu düşündüğüm bu film, kendisinin bir Anna Faris olamayacağını fakat yine de bir filmi kısmen sırtlanabildiğini düşünmeme sebep oldu. Çok geniş bir yardımcı oyuncu kadrosuna rağmen büyük yük kendi üstündeydi. Filmin büyük kusuru senaryoda olan bitenden çok, olan bitenin değerlendirmelerine yer verişiydi. Sandviçin içi az gelmiş, fazla ekmek var anlayacağınız. Lisa Kudrow da üç saniyelik ekran süresine rağmen yine çok kendine has ve komikti.

Source Code: İyi filmdi ama sıradan beyinler "Inception" yapmaya kalkınca böyle oluyor. Veyahut da "The Matrix" diyelim. Source Code türün kilometre taşı olmayı başaramayacak ama izlendiği sürede sıkı bir beyin jimnastiği yaptıracak bir film. Her ne kadar sıkı beyin jimnastiğiniz sizi ikna olması zor çıkarımlara yöneltse de orası filmin kusuru, ne yapalım? "Love & Other Drugs"la nefret ettiğim Jake Gyllenhaal bu filmle tekrar gözüme girdi ama çok doğru bir oyuncu seçimi olduğunu düşünmüyorum. Eleştirel açıdan filme değil Jake'e yaramış bu durum, gişe açısından da filme yarayacaktır tabii. Her neyse, bir zamanlar, paralel gerçeklik, alternatif evren konulu bir başyapıtta ("Donnie Darko") oynayan çocuğun şimdi bu aksiyon figürü kahraman adam olduğuna inanmak güç. Öyle ki, film, temaları ve başrol oyuncusuyla Darko'ya göz kırparken bile beynim ikisini beraber algılamayı reddetti, filmin sonunda aydım durumu.

1 Mart 2011 Salı

Bir Hafta Ne Yapmaya Yetmez

Bir Türkçe albümün hazırlıkları
iki İngilizce proje ve hazırlıkları
bir müzik portalına sunum
bir sitenin güncellenmesi ve bülten dağıtımı
bir vize başvurusu
spor

Ama yettireceğizzz. Bu arada da kendi kendimizi yemeyeceğiz, di mi Fatih?

28 Şubat 2011 Pazartesi

Günlük Yazayım

Bugün bir teknik direktör olarak yol aldığımı hissettiğim günlerden biriydi. Pek tecrübem olmadığından başkan ilk günden beri şüpheyle bakıyor ama bir iki referans fikrini değiştirmiş olabilir. Ne yalan söyleyeyim, hep kendi fikrimi beğenmektense, karşıt fikirler duymak yeni bir şeyler öğrenmek iyi oluyor. Bugün karşılıklı oturduğumuzda en olumlu konuşmamızı yaptık, bu da bir şeyleri başardığım manasına geliyor sanırım. Camiadan bile bahsettik beraber. O öyle duymuş, ben böyle duymuşum.

Bir de haftasonuna doğru fantezi futbol sitelerinden biriyle görüşmeye gideceğim. Kenarda köşede maç yorumlarım, köşe yazılarım, kurduğum site derken sonunda büyük bir portalın dikkatini çekmeyi başardım sanırım. İyi ki haftalar önce yaptıkları lansmanda cesaretimi toplayıp kurumsal müdürle konuşmuşum. Kağıt üzerinde fikir yürütmek, oyun planlarından bahsetmek gibi heveslerimi buradan destek alarak yürütebilirim gibime geliyor. Teknik adam olarak sahaya çıkmam da başkanın ve kulübün beni kabul etmesine bakıyor tabii. Ancak daha önce hiç bu kadar yaklaşmadığıma eminim.

Bakalım bunların peşinde koşmaktan adam gibi profesyonel futbol oynama tutkuma ne olacak? Bazen geç kaldım gibi hissediyorum bazen de boşuna endişeleniyorum diyorum. Her halukarda şimdilik önümde dolu dolu bir hafta var. Hem takımın işleri için yurtdışına hazırlık da cabası. Umarım işleri kolaylaştıran insanlara denk gelirim. Yoksa bunca şey nasıl bitecek bilmiyorum.

24 Şubat 2011 Perşembe

Yerli Dizi Süreleri

Yerli dizi sürelerinin kısalacağı duyurulmuş. Yalanlanmadan veya yalan olmadan heyecanla şunları yazmak isterim:

1- "Yerli dizi yersin uzun" eylemi işe yaradı demektir. Bu da demektir ki tepkinizi göstermekten çekinmezseniz, medeni ve gerçekçi hareketler düzenlerseniz sonuca ulaşıyor. Türkiye'de bile olsa. Ünlüleri de destek vermeye ikna ederseniz zararı dokunmaz.

2- O yapılan anketlerde süreler 90 dakika kalsın diyen kalite düşmanları... G*t olduğunuza çok sevindim.

3- Sevgili (bazı) yapımcılar. Zaten 2 sezonda çöpe dönen dizilerle ne kadar yaratıcı, bu sektör için ne kadar elzem olduğunuz belli. Süre kısalırsa oyuncuya az veririm diyorsan az ver. Kendi geleceğin için de biraz kaliteyi düşünsen ölmezsin.

4- Sevgili bazı sivrizeka oyuncular. Daha az süre için paranız kısılırsa 1 yıl için "he" deyin. Diziniz popülerse, siz popülerseniz seneye yeni kontratta biraz daha arttırırsınız, sonra biraz daha arttırırsınız. Sonra bakmışssınız ki aynı parayı yarısı kadar dizi süresinde kazanıyorsunuz. Birazcık ileri görüşlü olun, kendinizden başkaları (set çalışanlarını, manyak edilen izleyiciyi) düşünün azıcık. 20 dakika için milyon dolar kazanan oyuncular var. Kafayı çalıştırın biraz.

5- Harekete hala şüpheyle bakan izleyiciler. İzlediğiniz bölümlerden entrikalar, heyecanlı olaylar çıkarılmayacak. O boş boş izlediğiniz bakışmalar, müzikli kolajlar, 1500 saat süren telefon konuşmaları gibi fuzuli yer doldurucular çıkarılacak. Böylece siz de televizyondan alışıp bön bön bakmayacaksınız millete. Nasıl?

Yıllardır beklediğim gün bugünmüş. Çok mutluyum. Aynı aydınlanmayı, dinleyicinin kölesi olup sonuç olarak her sene daha az satan yerli müzik piyasasına da dilerim. Anlayabileceğiniz üzere vasat zevklere sahip olan milyonların lafına uyarsanız, onlar sizi güder. Kalite odaklı olursanız, siz onları güdersiniz ki milyonlara yapılacak en iyi şey de budur. Kabul etseler de, etmeseler de.

22 Şubat 2011 Salı

GercekPop.com 2010 Dosyası

GercekPop.com adresinde bir 2010 dosyası hazırladık ve Şubat'ın başlarından beri iyi eleştiriler almaya devam ediyor. Yıl Türkçe Pop için nasıl geçti diye merak ediyorsanız, okumaktan keyif alacağınıza eminim. Ayrıca format olarak da Sinema dergisi okuyucularına sürpriz olacak kadar tanıdık :) Seneye daha orijinal bir şeyler geliştireceğiz.

Resimleri üzerlerine tıklayarak büyütebilirsiniz. Buraya tıklayarak dosyayı PDF olarak indirebilme imkanınız da var. Beğendiğiniz takdirde memnuniyetinizi bildiğiniz gazete / dergi çalışanlarına iletirseniz seviniriz :)
























The King's Speech (2010)


Epeydir film eleştirisi yazmıyor olmam körelmiş olduğum anlamına gelmiyormuş meğersem! The King's Speech'i izlerken yönetmenin yaptığı, çok da gizli olmayan ama çok da göze sokulmayan tercihleri birer birer çıkartırken çok keyif aldım. Sinemayla ilk defa ilgilenmeye başladığımda eleştirmenlerin ne kadar çok şeyi farkettiğine özenmelerim geldi aklıma.

Film sinemasal bir "olay" olmadığı için insanlar 12 dalda Oscar adayı olmasına anlam veremiyor. Halbuki sanat yönetimi, kostüm, sinematografi gibi teknik dallarda film fıstık gibi iş çıkarmış, oyuncular onu da aşmış zaten. Helena Bonham Carter'ı bağırıp çığırmayan, anti-fantastik bir rolde izlemek o kadar rahatlatıcıydı ki anlatamam.

Yönetmen tam benim kadar sinefil olanların bayılacağı, biraz daha fazlasının muhtemelen vasat bulacağı (Uygar Şirin mesela) oyunlarla izlemeyi daha da keyifli kılmış. Kralın kekemeliğiyle ciddi anlamda savaşmaya başlayana kadar suratının sürekli engeller arkasında kalması, bir de kendi sesini ciddiye aldıkça kadrajın kenarından ortasına doğru ilerleyişi manalı hamlelerdi. Senaryodaki hınzırlıklar da İngiliz mizahını ne kadar takdir ettiğimi hatırlattı bana.

Filmin tek kusuru doktor ve kral arasında, sert bir mahalleye gelmiş idealist öğretmen, yaramaz çocukların başına geçen işinin ehli dadı gibi hikayelerdeki dinamiği kurması. Yani bir kralın bu kadar tatlı ve naif olmasına kim inanır Allah aşkına? Eninde sonunda bir politikacı işte. Doktorun da cesurluğu göz kamaştırıyor. Kralın eşinin idealler ötesinde olması da bir başka mevzu. Tüm bunları farkedince aslında bir nev'i propaganda filmi izlediğinizi farkediyorsunuz. Film, fiziksel bir engele savaş verip kazanmanın ne kadar kıymetli olduğunu gayet güzel anlatırken insanın ruhundaki tüm karşıtlıkları görmezden geliyor.

Bir de felaket Türkçe ismini ("Zoraki Kral" nedir abi, Rob Schneider filmi mi bu?) görmezden gelirseniz, son derece keyifle izleyeceğiniz bir film olmuş. Gidin, görün, "long live the king" diye bağırasınız gelene kadar sevin bu karakterleri ve hikayeyi.

17 Şubat 2011 Perşembe

Plan Yapmaktan Nefret Etmenin Sonuçları


Her şeyin tıkır tıkır işlediği günleri seviyorum ama bir-iki gün kadar yakınında olmadıkça o günün planını yapamıyorum arkadaş! Allah her yeteneği vermiş (!) ondan mı kısmış, yoksa üşeniyor muyum bilmiyorum ama sırf bu yüzden festivallerin programlarına bakmayı, gösterim seçmeyi, sıraya girip bilet almayı bile sevmiyorum. Bir de ne hakkım varsa, feci miktarlarda devamsızlık yapmama rağmen festival seyircisinin yarısından daha içten buluyorum kendimi. Adamlar zaman harcıyor, bilet sıralarında sabrediyor ama nerden yüz buluyorsam, ben daha çok seviyorum o festivali. Bir de herkes bir şeye ilgi gösterince benim mesafeli durma huyum var. İşin özeti !F festivali için halen ne program yaptım, ne bilet aldım ne de biletler satışa çıktı mı diye haberim var.

Ancak buna rağmen tutkulu olduğum alanlar da mevcut. Örneğin retrospektif diye bir bölüm yapmışlar bu sene, önceki yıllardan filmleri izleyiciye oylattılar, bir kısmını yeniden gösterecekler. Oylananlar arasında "The Rules of Attraction" yoktu. Buna ne kadar üzüldüğümü bir e-posta ile ilettim kendilerine. Bundan sonraki ilk fırsatta filmi göz önünde bulunduracaklarını söylediler cevap olarak. Çok sempatik insanlar var bu olayın organizasyonunda. Bundan önce de yazıştığımızda aynı şeyi düşünmüştüm.

Bu sene de yine festival geçip gitmekteyken günlük olarak takvimi kontrol edeceğim, bilet varsa gidip filmleri izleyeceğim gibi gözüküyor. Umuyorum herkes benim gibi değildir, festivale ilgi çok olur. Bu sene benim aklıma gelenler arasında en mükemmel afişlerini hazırlamışlar. Tebrik ediyorum kendilerini.

Bu Siteyi Adam Edeceğim Ama...

Yerli internet yasakları, odur budur derken her yazma fırsatı bulduğumda sitenin neden açılmadığıyla ilgili tekrar muharebelere girmek zorunda kaldım. Bu sikko dönemi atlattığımı varsayarak, güncel bir blog olarak değil de en azından yazmak istediğim zamanlarda başına oturabileceğim bir ortamı garantilediğimi düşünüyorum. Alın size ilk tavsiyem.


Şu an gösterimde olan bu filme gitmeyiniz mesela. Dünyanın en önemli filmlerini aylar yıllar boyu beklerken bu saçmalık anında salonlarımıza düştü. Yabancı ismiyle tanımayanlar için filmin yerli adı "Ayin". Şeytan çıkarmayla ilgili gördüğüm en kötü yapıttı. Bu mevzuyla ilgilenen her film olayın gerçekliğine şüpheyle yaklaşır, gerilimi oradan kurar. Bu sivrizeka filmde ise tüm karakterler ana karakteri şeytan çarpmasının gerçekliğine, şeytan çıkarma ayininin tutarlılığına ikna etmeye çalışıyor, siz garibanın haline acırken, film de sizi ikna etmeye çalışıyor! Bu kadar boş propagandayı en son bir akraba evinde izlediğim STV'nin ibret öykülerinde görmüştüm. Sizi de uyarayım dedim.

Dream TV'de Pet Shop Boys Haftasonu



Bir güzel arkadaşımız zaman ve emek harcamaktan kaçınmayıp geçtiğimiz haftasonu Dream TV'nin yaptığı özel Pet Shop Boys yayınını kaydetmiş, videosuyla, capture resimleriyle paylaşmış. Kendisini aaa ve abcd isimli rumuzlarıyla tanıyorum, bir de çok teşekkür ediyorum. İşte benim gibi diğer Pet Shop Boys hayranları için de bulunmaz bir nimet, topyekün Pet Shop Boys Haftasonu kaydı.


Dream Tv Pet Shop Boys Weekend

Reklamı bile var:
http://www.multiupload.com/2F0VT4F9H4



BİRİNCİ KISIM

http://img153.imageshack.us/img153/3979/pazar20110206120012.jpg

http://img69.imageshack.us/img69/7180/pazar20110206120019.jpg

http://img577.imageshack.us/img577/2066/pazar20110206120025.jpg

http://img717.imageshack.us/img717/8131/pazar20110206120038.jpg

http://img52.imageshack.us/img52/7674/pazar20110206120049.jpg


Videolar

Part 1
http://www.multiupload.com/5A0226X1BO

Part 2
http://www.multiupload.com/FS25FKWQL8

Part 3
http://www.multiupload.com/H7M8LYDS82

Part 4
http://www.multiupload.com/EZEFGUNYUN

Part 5
http://www.multiupload.com/KBLLOE76IP

Part 6
http://www.multiupload.com/T9QXRFL9J7

Part 7
http://www.multiupload.com/7W5VIP6M4C

Part 8
http://www.multiupload.com/NO01UYP3HQ

Part 9
http://www.multiupload.com/ENQDPM50Z7

Part 10
http://www.multiupload.com/RO43GFR37D

Part 11
http://www.multiupload.com/VJ8SFTUZTF

Part 12
http://www.multiupload.com/XHBLF6INXK