22 Kasım 2010 Pazartesi

New York'ta 1500 Klişe



Çabucak yazayım. New York'ta Beş Minare filminde klişenin Allah'ı vardı. Mustafa Sandal'ın oyunculuğu filmi komedi filmine döndürmüştü. Mahsun Kırmızıgül'le beraber ciddi ciddi konuşup sonra düşünceli bir şekilde boşluğa dalmaları ölümcüldü. Bi yerde "öndeki taksiyi takip et" dedi. Bir camiideki 50 müslümanın tümü birden secdeden kalkar kalkmaz selam verdi. Sonra da Amerikan bir karakter "teröre yardım eden bir dine saygı duymam" diyerek yanlış hatırlamıyorsam kartını uzattı. Türk polisler suçluyla çatıdayken kararsızlıktan kapıyı kilitlediler. Amerikan polisler zorla kırdıktan sonra kimse "neden ki?" demedi. Mustafa Sandal, "özgürlüğü sırf petrol olan ülkelere götürüyorsunuz" derken tekrar ibişliğini gösterdi. Amerikan karakter bu sözlü saldırıdan yara almadan kurtuldu. Evi gizlice dinlenen çift elini kolunu sallaya sallaya kırmızı bültenle aranan suçlunun saklanma yerine koştular, sohbet edip ağlayıp zırladılar, gidip bir de nikah kıydılar, kimse aymadı. Amerikan ajanı, sen de o dinleme cihazını koyarken hiç çaktırmadın yani, gerçekten. Türk polisi ve devleti her Mahsun filminde olduğu kadar niteliksiz, kudretsizdi. Herkesin cemaatin babası sandığı kişileri o kadar da çabuk suçlamamız gerektiğini ibretle anladık. Ona "hocamız" diyen onlarca elemanın ne işe yaradığını anlamadık. Kızın nişanlısı kesin gaydi yani suratından aktı neredeyse. Bir Kürt eleman bütün Türk polisini kekledi, Amerika'yı bile emellerine alet etti, üstelik iki kelime bile İngilizce öğrenmeden. Koskoca "Deccal" heralde hayatında hiç "İslam'da şiddet yoktur" diye bi savunma duymamıştı, göz altına alınırken lafları savuruyordu, iki cümleyle apışıp kaldı, baktı öyle angut gibi. Koskoca ırkçı Amerikan polisi bile Kürtçe öğrendi, biz Türkler hala olay yaratıyoruz bu mevzularda! Ne biçim insanız biz! Finali tahmin etmeyeni dövdüler. O nenenin de suratı amma kırışıktı yahu. İçim bi tuhaf oldu resmen.

Bunun haricinde filmde parayla satın alınabilecek çoğu şey vardı. Çekimlerdi, sesti, şuydu, buydu. Bunlar da önemli tabii de üstüne oturmaları için bir şey lazım. Karakteri iyi midir kötü müdür, sakin midir duygusal mıdır anlamadan bile epey iyi oynayan Haluk Bilginer taşıyamaz her şeyi. Bu film vasıtasıyla ödül sezonunda eleştirmenlerin topa tutulmasını sabırsızlıkla bekliyorum. Çeşitli yazarlar da mutlaka suya sabuna dokunmayan yazılarla filmi övecektir. Bunları da "New York'a Beş Bahane" isimli kitapta toplayalım, okuyalım.

Dip Not: Teaser'daki akla zarar "Özgürlük Heykeli ağlıyor!" sahnesi filmde olmadığı için gerçekten çok mutluyum.

Office Space



Neleri iyi?

- İlk 10 dakikası. İyi değil mükemmel.

- Sinir bozucu karakterleri. Çok iyi yazmışlar, çok gerçekçi olmuş.

- Oyuncu seçimi. Her rol tam adamına gitmiş.

- Kuru mizahı.

- Milton karakteri.

Neleri kötü?

- Politik doğrucu finali.

- Çoğu hikayeyi sona bağlamaktaki acelesi (ana hikaye, Samir ve Michael, Joanna, Milton) veya bağlamayışı (disk, hipnoz, Lumbergh).

- Belki oldukça derin bir konuda kısmen sığ kalışı.

İzlenir mi?

- Evet

Bunu yazan Aristoteles mi?

- Hayır

14 Ekim 2010 Perşembe

Salt Efektler Olsun Diye


Angelina Jolie'li Ajan Salt son zamanlarda izlediğim en ilginç filmlerden biriydi. İçeriğinden değil de içeriksizliğinden dolayı. Film o kadar aksiyona boğulmuş durumda ki ortada film kalmamış. Vitrinlerdeki televizyonlarda görüntü kalitesini göstermek için çeşitli görseller döner ya onlara benziyor. Ya da bir özel efekt şirketinin showreel'ine.

Sonuç için olmamış diyemeyeceğim çünkü niyetleri buydu sanıyorum. Şu sonuca bakıp da konulu bir film çektiklerini düşünmek saçma olur.

3 Ekim 2010 Pazar

Yakışır

27 Eylül 2010 Pazartesi

Çok Madde Madde Hareketler Bunlar



DVD'si yeni çıkan filmin skeçlerini teker teker konuşursak:

Dubalar: Güzeldi. Neden? Çünkü Büşra Pekin hiç karikatürize edilmemiş karakterini başarıyla canlandırıyordu ve duba takıntısının geçmişi iyi bir espriydi.

Kız Tavlama Sanatı: Güzeldi. Çünkü Ersin Korkut'a yüklense de adamın yeteneğine güveniyordu. Evet kızlara yakışıklı biri asılsa aynı sonuç belki oluşmayabilirdi ama Ersin'in o lafları söyleyişi idi asıl komediyi yaratan.

Sivrisinekler: Orta halliydi. Çabuk akla gelecek bir fikirdi ve şiveye duydukları ihtiyacı anlamadım ama sivrisinekler komiktir yani. Güldüm o yüzden.

Hıyarlı Baba: Fikir iyi olabilir, uygulama tamamen başarısızdı. Kanımca ekip bu karakteri sadece bir konuk olarak kullansa popülerleşmiş işlerine yaslanmadan bile var olabileceğini kanıtlar, özgüven gösterir hem de bizi bu zorlama skeçten kurtarırdı. Üstelik "bkm mutfak ekibi kusursuz tatili arıyor"ken bu elemanın işi nedir?

Filmsiz Fragman: İşte bu oldukça kusursuz bir skeçti, diğerlerindeki efektlere rağmen, filmde de bahsettikleri "sinemanın olanakları"nın (kurgu) en çok yaradığı bölümlerdendi.

Elalem Ne Der: Filmin en büyük hayal kırıklığı. Ekipteki Zeynep adlı komedi üstün-zekasına yakıştıramadım. Çok iyi bir çıkış yakalamışlar ama gereğinden fazla uzamış, hem de yeterince parlak diyalog bulamamışlar bence. Süre olarak projeyi uzun metraj film yapan kısımlardandı, müzikal numarasında da iş yoktu. Eser'in bazen ne kadar yeteneksiz olduğunu görmek için bu skecin sonuna bakılabilir.

Bisiklet: Oldukça komik bir fikri olan, sadece son planıyla nasıl bir his vermek istediğini çakamadığım bir kısımdı. Kötü de olmayan, kesinlikle komik de olmayan bir finale bağlandı.

Uçak: Filmin zirve noktalarından bir tanesi. 9 yaşındaki çocuk, acil çıkış kapısı sorumlusu, yardımcı pilot ve özellikle bunun annesiyle, çılgınlık düşkünü adam fevkalade yazılmış tiplemelerdi. Annenin kokpite daldığı an benim için Türk komedisinin gururlandıran anlarındandır.

Okulda Geçenin İsmini Hatırlamıyorum: Çok şık bir hareketle bağlandığımız final skecinde filmin en orijinal fikrini izledik. Yılmaz Erdoğan görünüp filmden aldığımız zevki azaltmasa olmazdı tabii. İbrahim Büyükak, Mutfak oyuncularının en başarılılarından biri olduğunu tekrar gösterdi. Yine kıytırık bir şarkıyla film son buldu.

Nihayetinde bu film, bir hikaye anlatmak derdinde olup vizyonsuzluktan filmini skeçlerin toplamına dönüştürenlerin aksine ne olduğu belli bir formatla ortaya çıkıp onu tam anlamıyla başaran bir işti. Tıpkı televizyon programı gibi güldürü temposu bazen yükselip bazen düşen ama genç bir enerjiyi hep koruyan bir yapıt olmuş.

Güzel Bir Film Formülü


eksi


eşittir


Bu güzelim filmde ("The Wackness") güzelim Famke Janssen'in bütün sahnelerini neden bu kadar kötü yazmışlar bilemem ama onun haricinde oldukça başarılı bir film olduğunu düşünüyorum.

Özellikle seçilen dönem (mezuniyet sonrası ilk yaz) ve aylara bölünüşü, filmin genel olarak çok da iddialı olmaya çalışmayışı takdire şayandı.

16 Eylül 2010 Perşembe

"The American"ın Düşündürttükleri


Barton Fink'i izledikten sonra bir arkadaşım "bu kesinlikle İncil veya onun gibi bir kitabın uyarlamasıdır" demişti. Epik ve destanımsı bir öykünün, belki bir mitin serbest bir yorumu olduğunu demek istemişti sanıyorum.

Aynı şeyi bugün "The American"ı izledikten sonra düşündüm. Yazının gerisi filmin sonuyla ilgili açık verebilir.

Ortalıkta dolanan ve bir oğlu olan, hatta bu durumu Tanrı'ya benzeten bir papaz, günahkar hayatından sıyrılmaya karar veren bir adam, bir fahişe (olmazsa olmaz), onun "cennet gibi" diye nitelediği bir yer, tam ölmek üzereyken (ve bir nev'i tövbe ettikten sonra) oraya varan karakterimiz filmin çeşitli öğelerinden.

Yapıtın bir başka ilginç tarafı yerli bir sanat filmi kadar uzun ve sakin sekanslara sahip oluşu. Üstelik film Amerika gibi bir ülkede gişenin zirvesine oturdu. Şimdi soralım ki bu ne demek? Sakin, sessiz filmlerin gişede kaale bile alınmaması kader değil midir? Yoksa George Clooney kendinden başka tanıdık bir Allah'ın kulu içermeyen bir filmi gişe başarısı yapacak kadar mı ticari potansiyel taşımaktadır?

Karar sizin. Bu arada, filmi beğendim tavsiye ederim.

14 Eylül 2010 Salı

Bir Sezon Daha Bitti

Bu sezon yine 10 Eylül'den 10 Eylül'e izlediğim filmlerin kaydını tuttum. Yıllardır burada veya kağıt üstünde sürdürdüğüm eleştirimi geliştirme geleneğine başka yazılar sebebiyle pek vakit ayıramadım ama ne yapalım... Yine bu sene izlediği film sayısı 2002-2003 sezonundan bu yana en düşük skordu. Ona da yapacak bir şey yok... Bu sene daha çok izleyebilirim umarım.

İşte sondan başa olmak üzere bu sene izlediğim filmler ve aralarından sıyrılan birkaçı:
  1. Revolutionary Road (2008)

  2. Up In The Air (2009)

  3. Pink Floyd The Wall (1982)

  4. Harry Potter and the Half-Blood Prince (2009)

  5. Savage Grace (2007)

  6. The Boat That Rocked (2009)

  7. Million Dollar Baby (2004)

  8. Sicko (2007)

  9. My Neighbor Totoro (1988)

  10. The Men Who Stare at Goats (2009)

  11. How to Lose Friends & Alienate People (2008)

  12. Devil's Pond (2003)

  13. Sunset Blvd. (1950)

  14. Primal Fear (1996)

  15. Inception (2010)

  16. Chloe (2009)

  17. The Crying Game (1992)

  18. They Shoot Horses, Don't They? (1969)

  19. Mystic River (2003)

  20. Vantage Point (2008)

  21. Bright Star (2009)

  22. Americano (2005)

  23. Antichrist (2009)

  24. Being There (1979)

  25. All About Eve (1950)

  26. Sex And The City 2 (2010)

  27. Frozen (2010)

  28. The Time Traveller's Wife (2009)

  29. Smiley Face (2007)

  30. Running With Scissors (2006)

  31. Date Night (2010)

  32. Amazon Women On The Moon (1987)

  33. Orphan (2009)

  34. Gerry (2002)

  35. Das Weisse Band (2009)

  36. A Single Man (2009)

  37. The Bounty Hunter (2010)

  38. Zack and Miri Make A Porno (2008)

  39. Rachel Getting Married (2008)

  40. En Mutlu Olduğum Yer (2010)

  41. Transsiberian (2008)

  42. Life During Wartime (2009)

  43. Contracorriente (2009)

  44. Wszystko, co kocham (2009)

  45. Kosmos (2010)

  46. J'ai tué ma mère (2009)

  47. Nowhere Boy (2009)

  48. He's Just Not That Into You (2009)

  49. Perrier's Bounty (2009)

  50. Whip It (2009)

  51. Selvi Boylum Al Yazmalım (1978)

  52. Le Refuge (2009)

  53. 500 Days Of Summer (2009)

  54. The Virgin Of Stamboul (1920)

  55. Chun feng chen zui de ye wan (2009)

  56. Away We Go (2009)

  57. The Box (2009)

  58. Mine Vaganti (2010)

  59. Alice In Wonderland (2010)

  60. Up (2009)

  61. Eyyvah Eyvah (2010)

  62. The Hurt Locker (2009)

  63. Grease (1978)

  64. Ses (2010)

  65. Nine (2009)

  66. An Education (2009)

  67. Margot At The Wedding (2007)

  68. Birth (2004)

  69. Event Horizon (1997)

  70. My Blueberry Nights (2007)

  71. It's Complicated (2009)

  72. Sherlock Holmes (2009)

  73. Ada: Zombilerin Düğünü (2009)

  74. Ejder Kapanı (2010)

  75. Less Than Zero (1987)

  76. Bruno (2009)

  77. Avatar (2009)

  78. The Deep End (2001)

  79. Step Brothers (2008)

  80. Yahşi Batı (2010)

  81. The Holiday (2006)

  82. Vavien (2009)

  83. Başka Dilde Aşk (2009)

  84. Observe and Report (2009)

  85. Mamma Mia! (2008)

  86. Stigmata (1999)

  87. Hancock (2008)

  88. 21 (2008)

  89. Eden Lake (2008)

  90. Cloudy With a Chance of Meatballs (2009)

  91. 7 Kocalı Hürmüz (2009)

  92. Le Concile de Pierre (2006)

  93. Transamerica (2005)

  94. Moon (2009)

  95. Kanalizasyon (2009)

  96. Nefes (2009)

  97. Surrogates (2009)

  98. Gamer (2009)

  99. Karanlıktakiler (2009)

  100. Osmanlı Cumhuriyeti (2008)

  101. Obsessed (2009)

  102. Angel (2007)

  103. Step Up 2: The Streets (2008)

  104. Carriers (2009)

  105. Thirteen (2003)

1 Eylül 2010 Çarşamba

Sewage Grace


"Savage Grace" gerçek bir öyküden uyarlanmış olmasa yazmaya bile uğraşmayacağım bir filmdi. Felaket içeriğinin gerçekten yaşandığının iddia edilmesi nedense filmin başarısızlığını biraz örtüyor. En azından kızgın bir şekilde girişemedim yazmaya.

Film, yönetmeninin ilk filmi gibi durmasına sebep olan acemi bir senaryoya ve kanımca çok kötü bir oyuncu yönetimine sahip. Baş karakter Barbara'nın gerçek hayatta insanları şok etmeyi sevdiği söylenirmiş. Senaryo da buna kasıyor, ama olmuyor. Ben şok olmadım, rahatsız oldum, esas "şok edici" kısımlara gelmeden bile. Ki bunu iyi anlamda bir rahatsız edici sinema örneği olduğu için söylemiyorum, sadece girişinde bile son derece eskimiş karı koca kavgaları izlettiği için söylüyorum.

Tony'i oynayan eleman, karakterin kendisi kadar itici. Ama Julianne Moore da aynı şekilde. Bu da demektir ki aktörün kendisiyle bir alakası yok durumun. Oyunculuklar o kadar abartılı talep edilmiş ki filmin öyküsüne mi kapılalım, oyunculuklar vasıtasıyla yabancılaşalım mı karar veremiyorsunuz. Bir de yaklaşık 20-25 tane çok fuzuli plan var, kurguya serpiştirilmiş. Ben faydalarını görmedim.

Bir de şunu merak ettim. Filmlerde neden kostüm ve dekorun başarısı elele gider? Biri diğerini iyi veya kötü gösterme yetisine mi sahiptir acaba? Zira bu filmde de kostüm ve makyaj ve saç ve set tasarımı tüm kalan öğelerden daha kaliteli. Bunlardan bir kısmının iyi, bir kısmının ise başarısız olduğu bir film de getiremedim aklıma.

Sonuç olarak kısa süresine çokça katlanılmaz öğe sığdıran bir film bu. Asıl tartışmalı meselesine dahi girmeden söylüyorum bunu dikkat ederseniz.

31 Ağustos 2010 Salı

"The Boat That Rocked" İzlerken Düşündüklerim

Kısmen kronolojik sırayla sunulmuştur.


- Bunun fragmanını gösteriyorlardı, sinemaya gelmedi ama heralde.

- DVD'yi alalı da yıl oldu.

- 60'larda Londra'da olmak vardı anasını satayım.

- O "Nowhere Boy"daki çocuğun John Lennon'la ne alakası vardı ki?

- Ben de radyo açmalıyım.

- Radyoda bişi yapsam. Gece saati falan.

- İtü'nün radyosu.

- Ekşi'nin radyosu.

- Gerçek Pop'a bi de internet radyosu mu açsak? Evet!

- Ahmet Kamil hafta içi her gün 10.00 - 14.00 arası Süper FM'de.

- Hep de uğraşırsın şimdi radyoyla zaten. Sanki vaktin var. Yani var da... Uğraşmazsın garanti.

- Bi Hafif Dükkan vardı Fatih, n'oldu ona ayıptır sorması?

- Yayın değil de haftada bir saatlik sunumlu şarkılı kayıt yapıp siteye mi koysam acep?

- Film akıyor bu arada Çılgın Bediş.

- Hükümetler böyle işte. Fahreneit 9/11'e gerek yok, bu filmde bile ibnelik peşindeler.

- Oğlum "kullanacağımı düşünmelerini istedim" diyeceksin, kız kondom bulundurduğunu çakınca.

- Vay kaşar! Nick Frost süper herif yaw.

- "When i grow up, i want to go to a pub". Çocukluğumdan bomba gibi bir replik.

- Film çift kaşarlı oldu.

- Yönetmene helal. Gemiyi iyi kullanmış, fikri ziyan etmiyor.

- Emma Thompson mı o?

-Kenneth Branagh çekimlerde sıkılıp diğer sete kaçıyor muydu acep?

- Mahçup ama sevilesi delikanlının mükemmel manada marjinal esas kızla olan aşkının etrafında dönmeyen bir müzik filmi izlemek ne kadar keyifli.

- Sona yarım saat kala klişeler baş gösterir.

- Heuheuhee final atraksiyonu güzel.

- 01:56:04 anında tam tahmin ettiğim planı çekmiş.

- Bitiş jeneriğinde albüm kapakları. Kylie'den "Light Years" gördüm arada. Şu kızın rockçılardan gördüğü kabul inanılır gibi değil.

- İngiliz müziğini ve İngiliz espri anlayışını seven biri olarak bu filmi sevmem olasıydı. Olası olan gerçekleşti. Ayrıca Emma Thompson'mış hakikaten.

- Jenerikten sonra gizli sahne varmış. Şaşırmadım. Bekliyordum ki bekledim değil mi? Evet.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Hayır Demeyecektiyseniz Artık Diyeceksiniz

İbrahim Tatlıses, "evet" diyeceğini açıklamış zira.

Açıklaması da özellikle "aksine ikna edici":

"Sayın Kılıçdaroğlu, siz "Sayın Başbakan" diyin ki, o da size "Sayın Ana muhalefet partisi lideri Sayın Kılıçdaroğlu" desin... Böyle bir üslubun size puan kazandıracağını zannediyorsanız, bence yanılıyorsunuz. Bence yanlış... Sayın Kılıçdaroğlu, "135'nci maddeyi çıkarın evet" diyelim diyor. O kadar çok kanun içinden bir tek maddeye mi takıldınız?.. Bir tek madde için mi insanları galeyena getiriyoruz?.. Demek ki öbürleri için siz de "evet"siniz. İnanın ben bir sosyal demokrat olarak artık çürümüş tahtalar içindeki tüm paslanmış çiviler değişmeli diye düşünüyorum. Teknoloji değişti, hayat değişti, ama Türkiye Cumhuriyeti hala aynı kanunlarla yürüyor. Tahtaları yenileyelim, çivileri değiştirelim, yeni anayasaya "EVET" diyelim... Dış ülkeler de bize "bunların tahtası da çürümüş, çivisi de çürümüş" demesinler... Yani "tahtası eksik" demesinler!.."

Sana soranda kabahat tabii, "tahtası eksik"in o dediklerinle ne alakası var? Dış ülkeler dediklerin bayılıyor bizi güçsüz görmeye onlara yamanacağız diye anayasayı mı değiştirelim? Değiştirelim de onların kuklaları bizi daha rahat kukla etsin.

Bu "demokratik oluyoruz" imajına büründürülen değişiklikler iktidar partisinin fethetmediği tek kalenin duvarlarını yıkan maddeler içermektedir canlar. Kendime zor yeten bilgimle kimseye nutuk atmak istemem ama işin özü budur.

Niyeti belli insanlara, bu ülke için ne istediğini kendi ağzıyla söylemiş insanlara, şimdi başka sözler verip, bugüne kadar 50 defa söz bozmuş insanlara Avrupa'nın gözbebeği ülkenizi teslim etmek istiyorsanız, bir daha düşünün lütfen.

Bu insanların demokrasiye doğru "değişimi" Mahsun Kırmızıgül'ün entel oluşuna benzemez, bir anda tiranlık olur tepenize. Anayasa geçmezse "Süper Güç"ün iktidarımıza desteği de silinip gidecek muhtemelen, hakikaten hayırlı bir şey gerçekleşmiş olacak. O zaman geldiğinde anayasayı da artniyetsiz insanlar önderliğinde güzelleştiririz.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Bugün İki Film İzledim

İlkinin ismi "How To Lose Your Friends & Alienate People".



Başroldeki Simon Pegg'e rağmen hiç şaşırtıcı olmayan bir komedi anlayışına, sevilen bir kitaptan uyarlanmış olmasına rağmen hiç ilginç olmayan bir akışa sahip. Eleştirmenler pek bayılmamış, belki gelenekselci Amerikan sinema yazarları sevmemiştir, öyle bi filmdir diye düşünmüştüm ama film düşkünü kimsenin sevebileceği pek bir şey içermiyor.

İkincisinin ismi "The Men Who Stare At Goats".


Bu da bir kitap uyarlaması. Bunu yazan da İngiliz sayılır. Galler'den gelme. Gerçi film ve kitabın farklılıkları bol. Filme bakınca eğlenceli olduğu su götürmez. Fıstık gibi bir konusu var bi kere, Amerikan ordusunun New Age yönelimlerle kendini geliştirme çabasını anlatıyor. Zihin kontrolü, psişik güçler ve benzeri gibi. Filmin başında dediği üzere gördüklerimizin sandığımızdan fazlası gerçekmiş. Buna inanmak zor ama cümle de onu demek istiyor zaten. Öykünün büyüsünü biraz bozan bir son karesi var. Her şeye rağmen bütün filme sinen ironi için izlenebilir, zira filmdeki "yeni dünya askerleri" kendilerine Jedi diyorlar ve filmin başrol oyuncularundan biri Ewan McGregor.

Geçenlerde indirimli olduğunu görüp "Savage Grace" ve "Pink Floyd The Wall" DVD'lerini aldım. Siz de isterseniz alabilirsiniz. Benden değil, dükkandan. Haberiniz olsun.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Filmleri Tavsiye Ediyorum


Coen'lerin çektiği bu yeni filmin afişinde çatıda anteninininin yanında duran ciddi bir adam görüyoruz. "Ciddi Bir Adam"a ciddi bej, soluk mavi, kahve rengi gibi renkler eşlik ediyor. Adam bir pantolon giyiniyor ve üstünde de gömlek var. Afişin alt kısmında gördüğümüz üzere ev geleneksel Amerikan tarzına uygun olarak kaplanmış.



"Ciddi Bir Adam"a karşı bu hafta sinemalarımızda "Ciddi Olmayan Bir Adam" var. Nam-ı diğer Adam Sandler. Manidar afişin üst kısmında su kaydırağından kayan haylaz ve orta yaşlı adamları, altta ise bu tip davranışları esefle kınayan Salma Hayek ve diğer kadınları görüyoruz. Bu film düşüncesizce davranan kocalar ve buna kızan karılar formatıyla evlilik komedilerinde çığır açacak gibi gözükmekte.

Adamların arkasına (yapay bişi olan) havuz, kadınların arkasına doğal bişey olan (göl) konulması iki cinsiyet arasındaki diğer farklılıklara da dikkat çekmekte. İçeri göçen yanaklarıyla Salma ve her zaman dayak atma isteği uyandıran Adam Sandler sanılsa da filmin asıl mıknatısı ailemimimimimimizin komik bir üyesi kadar sevip güldüğümüz Kevin James.

Bunu çok severim.

Adımı Kalbine Yaz

.......................
......................
.....................
..................
..................

10 Ağustos 2010 Salı

Ben Bir Varmışım, Bir Yokmuşum


Güle güle küçük dostum. Seni özleyeceğim.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

2012