20 Ekim 2009 Salı

Nefes (2009)



Konusu, geçtiği mekanı, zamanı ne olursa olsun beyazperdede şeref ve fedakarlık üzerine az film görür olduk. Çünkü bunlara günlük hayatımızda da pek rastlamıyoruz artık. Bu mevzulara değinenler de işi çığrından çıkarıp duygu sömürüsüne götürmeyi tercih ediyorlar. Nefes'in ismini ilk duyduğumda kulağıma bir de dürüst ve gerçekçi bir film olduğu gelmişti (fragmanındaki yazılardan önce). Öncelikle bu yüzden, sonralıkla da hem büyük bütçeli hem de kaliteli gözüktüğü için merakımı kamçıladı. Bir film hem kahramanlığı anlatıp hem ağdalı olmayabilir miydi? Bir film hem yerli sinemanın en pahalı filmlerinden olup hem de iğrenç gişe numaralarına başvurmayabilir miydi? Sorular içinde kıvranırken yapımcılar da en az bir-bir buçuk yıl boyunca beklemede tuttular bizi. Sonuç olarak film geçtiğimiz Cuma gösterime girdi ve...

...beklediğimize değdi.

Nefes'i gönül rahatlığıyla öveceğim bu yazıda. Ufak tefek kusurlarını da göz ardı etmeyeceğim ama filmi izlerken resmen dua ettim her merkez sinema (ticari sinema, gişe sineması) filmimiz bu kadar özenli çekilse, bu kadar kendine özgü olabilse diye. Nefes özellikle başlarında içine girilmesi zor bir film, hikaye ilerlemeden konuya tam olarak hakim olamıyorsunuz. Bunun yanında seyirciyi de zorluyor, filmin kalanını izlemeyi hak etsin ama oralara geldiğinde tam olarak havaya girmiş olsun diye (sobaya bıçağı vurma sahnesi örnek). Ancak bunlara rağmen milyon dolarlarla çekilmiş bir gişe filmi bu. Milyonlar izlesin diye promosyonu yapılacak bir film. İzlemezse zarar edecek bir film. O yüzden içindeki sanata bu kadar düşkün olması, ucuz stratejilere başvurmaması son derece takdir edilesi.



Filmin başta seyirciyi askerlerin yerinde hissettirmek için zorlaması, anlaşılmaz seslere, boğucu bir beyazlıkta olan kar manzaralarına bulaması çok tahmin edilebilir bir seçimdi. Ancak kurguda garipsediğim bir yöntem izlemiş yönetmen Levent Semerci. Filmi uzun ve özerk diyebileceğim sekanslara bölmüş. Bunların ilki karakola yeni gelen komutanın "öleceksiniz" monoloğu. Ki Masumiyet'in meşhur monoloğuna meydan okuyacak kadar gerçekçi ve güzel yazmışlar. İkincisi askerlerin hayatını anlatan, filmden apayrı duran, seyircide sempati uyandırma amacı güden dış sesli sekans. Üçüncüsü askerlerin telefonda konuşmalarını gösteren, dördüncüsü komutanın vedasını anlatan sekanslar. Beşincisi ise tüm filmin bizi hazırladığı çatışmanın olduğu final sekansı. Bunların hepsi kendi içinde bütünlük gösteriyor, gelgelelim filmle aralarındaki sınırlar da seyirciye belli oluyor. Filmin içine erimemiş olmalarına başarısızlık diyemem çünkü çok bariz olarak yönetmenin seçimi bu. Ancak komedi olsa peşpeşe skeçler olarak görülecek bu kurgu tercihi kesinlikle şaşırttı beni.

Oyunculuklar şu anda düşünebildiğim tüm son zaman yerli filmlerinin çevresinde tur atar. Artık son derece gerçekçi set koşullarından mı, yönetmenin oyuncular üstündeki mükemmel hakimiyeti mi (benim oyum bundan yana), yoksa mucizevi bir şekilde tüm oyuncularda Allah vergisi dev bir yetenek oluşundan mı bilemem. Ancak bu kadar kalabalık bir kadro ve tanınmamış bir başrol oyuncusu gördüğüm en iyi grup performanslarından birini vermişler. Filmde oyunculuk namına sarkan, olmamış denilecek bir tek saniye bile yok. Yönetmenin buradaki başarısı ve tavrındaki doğruluğun yanında teknik olarak da övülecek yaklaşımları var. Birkaç çok bilindik hızlı kurgu manevrası var ama filmin gerisi Semerci'nin alamet-i farikalarıyla dolu. Özellikle yansıtıcı yüzeylerin kullanıldığı iki sahne aklımda kaldı: Birincisi camda helikoperin kalkışı yansırken bir askerin izleyişiydi, diğeri de komutan traş olurken aynanın önünden çekilince gözüken Atatürk portresi. İyi bir yönetmenin iş başında olduğu anlaşılıyordu bu sahnelerde.

Kurgunun aksine hikaye bütünlük üstüne. "Biriniz ölürseniz hepiniz ölürsünüz" de bu demek, ağzımıza alırken üstünde yeterince düşünmediğimiz "Vatan sağolsun" lafı da bu demek. Askerlik de bu demek aslında. Senin bir parçası olduğun ve senden çok daha büyük bir şey uğruna kendini feda edebilmek demek. O yüzden çatışma sahnesinde görüntünün sesin birbirine girmesi, karakolun bir bütün olarak başına geleni anlarken, film boyunca takip ettiğimiz herhangi bir karaktere ne olduğunu zorla çıkarabilmemiz bundan. Hemen sonrasında jenerikte de oyuncuların adı yanında karakterlerin adı olmadan gösterilince her şey bariz oluyor. Önemli olan birliğin kendisi. Karakterler değil. Gerçi çatışma sahnesinin her türlü standarda göre fazla uzun olduğunu da atlamayayım.



Filmin bence en önemli kusuru tüm tavrını bir yana koyarak finalde baş karakterine yazdırdığı veda mektubu. O asker böyle güzel yazamaz demeyeceğim çünkü bence güzel bir yazı da değil. Fazla süslü, fazla duygusal ve filmin gerçekliğine yakışmamış. Evet, sevdiğini yıllarca söyleyemediğinden pişman olan bir adamla bağdaşmıyor o mektup ama ondan önce filmle bağdaşmıyor. Duygusal olduğu için filme eklenmiş bir parça bu ve bence başta attığı "öleceksiniz-ölmeyeceksiniz" nutuğu 10 kat, 100 kat daha duygusal. Daha süssüz, daha az sembolik bir mektup olsa ne güzel olurdu halbuki. Arkada çalan müzik, mektuptan çok daha hisli geldi bana. "Yüreğindeki güneşe rüzgar katamadım" falan gibi laflar Issız Adam'ın vıcık finalinden çalınmış gibi. 

Yazı romana dönüştüğüne göre bir paragraflık yergi filmi ne kadar sevdiğime gölge düşürmez diye umuyorum. Medya ise aynı tepkiyi vermiyor sanki. Ben çocukken "Er Ryan'ı Kurtarmak" gösterime girdiğinde köşe yazarlarına kadar gazete eklerinin her sayfası ondan bahsetmişti. "Cuma izlemeyin, tüm haftasonu etkisinden çıkamazsınız" gibi yazılar vardı. Bir Türk için Er Ryan'dan katlarca daha etkileyici bir filmle karşı karşıyayız ama nette bile düzgün bir eleştiri yazısında rastlayamadım, bırakın başka yazarları. Filmin değindiği mevzulara başka gözden bakan filmler gösterime girince yer yerinden oynuyordu ama. Allahtan film çok fazla salonda gösterime girdi de halkın medyanın yönlendirmesine gerek kalmadan filmi destekleyeceğine inancım tam. Çok doğru bir kararla 29 Ekim öncesi milleti ısıtacak kadar zamanı da oldu, Cumhuriyet Bayramı'nda iyice ilgi toplar diye umuyorum. Kaldı ki aslında filmi (muhtemelen gelecek haksız eleştirilerin aksine) milliyetçi bir film olarak görmek şart değil. Film birlik olmaktan bahsediyor ve birincil yan hikaye olan Orhan'ın ölümü ve komutanın intikamının yanında tüm küçük yan hikayeler son derece uluslar arası dilde konuşuyor. Savaş konusundaki yaklaşımı mükemmel. Karakterlerin bireysel hırslara karşı duruşu mükemmel. Komutanın "ben bu savaşın bu şekilde bitmeyeceğini bilmiyorum mu sanıyorsun" deyişi mükemmel. Yani o kadar öğretici ve doğru yerleri var ki bunların bir kere bile sırıtmaması, etik olma çabasının hiçbir yerden fırlamaması inanılmaz bir başarı. Sondaki büst sahnesi de dahil buna, çok çok gerçekçi bir sahne o. Gösterim tarihi konusunda bir engeli yoksa Oscar ödüllerine ülkemizden aday adayı olarak gitmeyişi sanatsal olarak kaçırılmış kocaman bir şans. Politiğine girmek istemiyorum.

Bu filmden bir sinemaseverin, bir sinema adamının ve günümüz dünyasında bir sürü değerleri törpülenmiş her insanın öğreneceği çok şey var. Türk sinemacılarına gelince en bıçak sırtı konular bile nasıl sömürüye ve abartıya bulanmadan anlatılır diye ders alabilirler. "Nefes" benim bu yıl gördüğüm en iyi yerli gişe filmi. Üstelik gizli ve adi niyetlerini gözyaşlarınıza talip hikayesine gizlememiş bir eser. Halkımız umarım kıymetini bilir ve hikaye Türk askerinin gözünden anlatılıyor diye eleştirenlerin ya da Türk askerlerini adam öldürme meraklısı, Rambo kılıklı tipler gibi göstermiyor diye eleştirenlerin çeneleri kapanır. Bütçesi yakın zamana kadar açıklanmamıştı, şimdi de 2 milyon civarında olduğu söyleniyor. Matematiğini yapmadım ama genel bir hesap yapınca Güneşi Gördüm'den bir kişi bile az izlerse milletçe zarar ettik demektir.

Fatih MELEK


1 yorum:

Dezinho dedi ki...

Gunesi Gordum'den 1 kisi bile az izlenmemesi konusunda çok doğru bir tespit yapmışsın Fatih tebrikler.