20 Ekim 2009 Salı

Nefes (2009)



Konusu, geçtiği mekanı, zamanı ne olursa olsun beyazperdede şeref ve fedakarlık üzerine az film görür olduk. Çünkü bunlara günlük hayatımızda da pek rastlamıyoruz artık. Bu mevzulara değinenler de işi çığrından çıkarıp duygu sömürüsüne götürmeyi tercih ediyorlar. Nefes'in ismini ilk duyduğumda kulağıma bir de dürüst ve gerçekçi bir film olduğu gelmişti (fragmanındaki yazılardan önce). Öncelikle bu yüzden, sonralıkla da hem büyük bütçeli hem de kaliteli gözüktüğü için merakımı kamçıladı. Bir film hem kahramanlığı anlatıp hem ağdalı olmayabilir miydi? Bir film hem yerli sinemanın en pahalı filmlerinden olup hem de iğrenç gişe numaralarına başvurmayabilir miydi? Sorular içinde kıvranırken yapımcılar da en az bir-bir buçuk yıl boyunca beklemede tuttular bizi. Sonuç olarak film geçtiğimiz Cuma gösterime girdi ve...

...beklediğimize değdi.

Nefes'i gönül rahatlığıyla öveceğim bu yazıda. Ufak tefek kusurlarını da göz ardı etmeyeceğim ama filmi izlerken resmen dua ettim her merkez sinema (ticari sinema, gişe sineması) filmimiz bu kadar özenli çekilse, bu kadar kendine özgü olabilse diye. Nefes özellikle başlarında içine girilmesi zor bir film, hikaye ilerlemeden konuya tam olarak hakim olamıyorsunuz. Bunun yanında seyirciyi de zorluyor, filmin kalanını izlemeyi hak etsin ama oralara geldiğinde tam olarak havaya girmiş olsun diye (sobaya bıçağı vurma sahnesi örnek). Ancak bunlara rağmen milyon dolarlarla çekilmiş bir gişe filmi bu. Milyonlar izlesin diye promosyonu yapılacak bir film. İzlemezse zarar edecek bir film. O yüzden içindeki sanata bu kadar düşkün olması, ucuz stratejilere başvurmaması son derece takdir edilesi.



Filmin başta seyirciyi askerlerin yerinde hissettirmek için zorlaması, anlaşılmaz seslere, boğucu bir beyazlıkta olan kar manzaralarına bulaması çok tahmin edilebilir bir seçimdi. Ancak kurguda garipsediğim bir yöntem izlemiş yönetmen Levent Semerci. Filmi uzun ve özerk diyebileceğim sekanslara bölmüş. Bunların ilki karakola yeni gelen komutanın "öleceksiniz" monoloğu. Ki Masumiyet'in meşhur monoloğuna meydan okuyacak kadar gerçekçi ve güzel yazmışlar. İkincisi askerlerin hayatını anlatan, filmden apayrı duran, seyircide sempati uyandırma amacı güden dış sesli sekans. Üçüncüsü askerlerin telefonda konuşmalarını gösteren, dördüncüsü komutanın vedasını anlatan sekanslar. Beşincisi ise tüm filmin bizi hazırladığı çatışmanın olduğu final sekansı. Bunların hepsi kendi içinde bütünlük gösteriyor, gelgelelim filmle aralarındaki sınırlar da seyirciye belli oluyor. Filmin içine erimemiş olmalarına başarısızlık diyemem çünkü çok bariz olarak yönetmenin seçimi bu. Ancak komedi olsa peşpeşe skeçler olarak görülecek bu kurgu tercihi kesinlikle şaşırttı beni.

Oyunculuklar şu anda düşünebildiğim tüm son zaman yerli filmlerinin çevresinde tur atar. Artık son derece gerçekçi set koşullarından mı, yönetmenin oyuncular üstündeki mükemmel hakimiyeti mi (benim oyum bundan yana), yoksa mucizevi bir şekilde tüm oyuncularda Allah vergisi dev bir yetenek oluşundan mı bilemem. Ancak bu kadar kalabalık bir kadro ve tanınmamış bir başrol oyuncusu gördüğüm en iyi grup performanslarından birini vermişler. Filmde oyunculuk namına sarkan, olmamış denilecek bir tek saniye bile yok. Yönetmenin buradaki başarısı ve tavrındaki doğruluğun yanında teknik olarak da övülecek yaklaşımları var. Birkaç çok bilindik hızlı kurgu manevrası var ama filmin gerisi Semerci'nin alamet-i farikalarıyla dolu. Özellikle yansıtıcı yüzeylerin kullanıldığı iki sahne aklımda kaldı: Birincisi camda helikoperin kalkışı yansırken bir askerin izleyişiydi, diğeri de komutan traş olurken aynanın önünden çekilince gözüken Atatürk portresi. İyi bir yönetmenin iş başında olduğu anlaşılıyordu bu sahnelerde.

Kurgunun aksine hikaye bütünlük üstüne. "Biriniz ölürseniz hepiniz ölürsünüz" de bu demek, ağzımıza alırken üstünde yeterince düşünmediğimiz "Vatan sağolsun" lafı da bu demek. Askerlik de bu demek aslında. Senin bir parçası olduğun ve senden çok daha büyük bir şey uğruna kendini feda edebilmek demek. O yüzden çatışma sahnesinde görüntünün sesin birbirine girmesi, karakolun bir bütün olarak başına geleni anlarken, film boyunca takip ettiğimiz herhangi bir karaktere ne olduğunu zorla çıkarabilmemiz bundan. Hemen sonrasında jenerikte de oyuncuların adı yanında karakterlerin adı olmadan gösterilince her şey bariz oluyor. Önemli olan birliğin kendisi. Karakterler değil. Gerçi çatışma sahnesinin her türlü standarda göre fazla uzun olduğunu da atlamayayım.



Filmin bence en önemli kusuru tüm tavrını bir yana koyarak finalde baş karakterine yazdırdığı veda mektubu. O asker böyle güzel yazamaz demeyeceğim çünkü bence güzel bir yazı da değil. Fazla süslü, fazla duygusal ve filmin gerçekliğine yakışmamış. Evet, sevdiğini yıllarca söyleyemediğinden pişman olan bir adamla bağdaşmıyor o mektup ama ondan önce filmle bağdaşmıyor. Duygusal olduğu için filme eklenmiş bir parça bu ve bence başta attığı "öleceksiniz-ölmeyeceksiniz" nutuğu 10 kat, 100 kat daha duygusal. Daha süssüz, daha az sembolik bir mektup olsa ne güzel olurdu halbuki. Arkada çalan müzik, mektuptan çok daha hisli geldi bana. "Yüreğindeki güneşe rüzgar katamadım" falan gibi laflar Issız Adam'ın vıcık finalinden çalınmış gibi. 

Yazı romana dönüştüğüne göre bir paragraflık yergi filmi ne kadar sevdiğime gölge düşürmez diye umuyorum. Medya ise aynı tepkiyi vermiyor sanki. Ben çocukken "Er Ryan'ı Kurtarmak" gösterime girdiğinde köşe yazarlarına kadar gazete eklerinin her sayfası ondan bahsetmişti. "Cuma izlemeyin, tüm haftasonu etkisinden çıkamazsınız" gibi yazılar vardı. Bir Türk için Er Ryan'dan katlarca daha etkileyici bir filmle karşı karşıyayız ama nette bile düzgün bir eleştiri yazısında rastlayamadım, bırakın başka yazarları. Filmin değindiği mevzulara başka gözden bakan filmler gösterime girince yer yerinden oynuyordu ama. Allahtan film çok fazla salonda gösterime girdi de halkın medyanın yönlendirmesine gerek kalmadan filmi destekleyeceğine inancım tam. Çok doğru bir kararla 29 Ekim öncesi milleti ısıtacak kadar zamanı da oldu, Cumhuriyet Bayramı'nda iyice ilgi toplar diye umuyorum. Kaldı ki aslında filmi (muhtemelen gelecek haksız eleştirilerin aksine) milliyetçi bir film olarak görmek şart değil. Film birlik olmaktan bahsediyor ve birincil yan hikaye olan Orhan'ın ölümü ve komutanın intikamının yanında tüm küçük yan hikayeler son derece uluslar arası dilde konuşuyor. Savaş konusundaki yaklaşımı mükemmel. Karakterlerin bireysel hırslara karşı duruşu mükemmel. Komutanın "ben bu savaşın bu şekilde bitmeyeceğini bilmiyorum mu sanıyorsun" deyişi mükemmel. Yani o kadar öğretici ve doğru yerleri var ki bunların bir kere bile sırıtmaması, etik olma çabasının hiçbir yerden fırlamaması inanılmaz bir başarı. Sondaki büst sahnesi de dahil buna, çok çok gerçekçi bir sahne o. Gösterim tarihi konusunda bir engeli yoksa Oscar ödüllerine ülkemizden aday adayı olarak gitmeyişi sanatsal olarak kaçırılmış kocaman bir şans. Politiğine girmek istemiyorum.

Bu filmden bir sinemaseverin, bir sinema adamının ve günümüz dünyasında bir sürü değerleri törpülenmiş her insanın öğreneceği çok şey var. Türk sinemacılarına gelince en bıçak sırtı konular bile nasıl sömürüye ve abartıya bulanmadan anlatılır diye ders alabilirler. "Nefes" benim bu yıl gördüğüm en iyi yerli gişe filmi. Üstelik gizli ve adi niyetlerini gözyaşlarınıza talip hikayesine gizlememiş bir eser. Halkımız umarım kıymetini bilir ve hikaye Türk askerinin gözünden anlatılıyor diye eleştirenlerin ya da Türk askerlerini adam öldürme meraklısı, Rambo kılıklı tipler gibi göstermiyor diye eleştirenlerin çeneleri kapanır. Bütçesi yakın zamana kadar açıklanmamıştı, şimdi de 2 milyon civarında olduğu söyleniyor. Matematiğini yapmadım ama genel bir hesap yapınca Güneşi Gördüm'den bir kişi bile az izlerse milletçe zarar ettik demektir.

Fatih MELEK


17 Ekim 2009 Cumartesi

Lady Duff




Bir Madonna bir de Kylie olma heveslisi aynı albüm kapağından yaptırınca...

16 Ekim 2009 Cuma

Türk Ünlüleri Hakkında Bilinmesi Gerekenler

1- En büyük hayalleri Türkiye'nin bilmemkimi olmaktır:




Türkiye'de sanat için sanatla veya ticaret için sanatla uğraşmanın en önemli koşulu dünyada sizin yaptığınızı daha iyi yapan birinin varolmasıdır. Ağzından "Türkiye'nin şusu olacağım, busu olacağım" gibi bir laf çıkmayan ünlü bulamazsınız. Örneğin dansedip şarkı söylüyorsanız "Türkiye'nin Madonna'sı" olmak istersiniz, kalça kıvırabiliyorsanız "Türkiye'nin Jennifer Lopez'i" veya "Türkiye'nin Shakira'sı" olmak istersiniz, Asuman Krause, Türkiye'nin Beyonce'u olacağım" der, en ucuz pop şarkısını yaptıysanız da içinde rap varsa "Türkiye'nin ilk RnB sanatçısı" oldum dersiniz, sesiniz bir kaç oktavsa Celine Dion veya Mariah Carey, zayıfsanız Amy Winehouse, komedi oynuyorsanız Jim Carrey veya Robin Williams, Tamer Karadağlı iseniz Robert De Niro kontenjanlarımız da hazırdadır. Kimse dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şey yapmak istemez, yaparsa da dünyanın bilmemkimine benzeterek örtbas eder. Şşşşş.


2- Şizofreni oynamak ulaşılabilecek en üst noktadır:




Kaderin bir oyunuyla ünlü olmuş ve tek oyunculuk deneyimi dördüncü sınıftaki okul müsameresi olan birinin bile tek hayali vardır: Şizofren rolü oynamak. Zorlayıcı rol deyince akıllarına nedense şizofren gelir. Hastalık hakkında fikirlerini sorsan muhtemelen 5 cümle bir araya gelmez ama oyunculuğun da güzelliği burada efendim. Kendine uzak bir rolde başarılı olmak en önemlisi. Bu beyanat şizofrenle sınırlı olmak zorunda değildir. Deli, psikopat, eşcinsel, hırsız, seri katil rolleri de son derece çekicidir. Gelgelelim bu lafları edenler nerede oynar: Boğazda bir yalıda geçen entrikaları anlatan bir zengin oğlan fakir kız dizisinde. Kim neyine güveniyor bilemiyorum.


3- Bu albüm (film) kariyerlerinin en iyi albümüdür (filmidir):



Lafta herkesin tamamladığı en son eser kendilerini en iyi anlattıkları, en kişisel olan, en kadın gibi hissettikleri, kendisine en çok yakışan eserleridir. Gelgelelim kimse bizim piyasamızda 5-6 yıldan fazla zirvede kalamaz. Lafta yükselen çizgi, bir türlü gerçek hayata yansımaz. Kimse "o zamanlar çok daha iyi işler yapıyordum" demez, herkes "müzik piyasası (Türk sineması) çok kötü hale geldi" der. Bir şekilde hiçbir şarkısını yazmadıkları albümler de "en kişisel albümleri" olabilir.


4- Müzikal




Bizim ünlülerimiz için dünyada bir müzikalde oynamaktan daha güzel bir şey olamaz. Daha doğrusu öyle derler. Yalnız bunun sebebi sandığınız gibi değil. Müzikaller herkesin ilgilenmediği, özellikle entellektüel kesime hitap eden, büyük kitlelerden çok nitelikli kitlelere hitap eden şeylerdir. Dolayısıyla bunu yapmayı istemek size "sanattan anlayan bir ünlü" imajı kazandırır. İkincisi, müzikaller reyting veya satış kurbanı olamaz, en kötü bilet satışları az olabilir, o da gazeteye haber olmaz. Üçüncüsü bir gün dizide oynamak zorunda kalabilecek her şarkıcı ya da bir gün albüm çıkarmak zorunda kalabilecek her oyuncu için kaçış noktasıdır. Yeni mecranız için "ne alaka" diyene "zaten her zaman müzikal istemiştim" dersiniz olur biter.


Bu kadar çok heves varken niye kimse bir "şizofren müzikali" yapmaz bilmiyorum.


5- Kimse geri dönüş yapamaz




Amerika ve Avrupa gibi büyük piyasaların ağzının suyunu akıtan "küllerinden doğma" hikayeleri burada sökmez. Türk insanı bitirdiği insanı genelde bitirmiştir. O yüzden hazır zirvedeyken keyfini sürmek lazımdır. 3. maddede de dediğim gibi bizde zirveye çıkmak kolay, inmek daha bile kolaydır.


Aynı zamanda yurtdışında en çok eğitim alanlar ne satan ne de beğenilen albümleri en sık yapanlardır, dans ve ses yeteneği Türklere aynı anda bahşedilmemiştir, hemen hemen hiçbir ünlümüz sunuculuğu beceremez ve isminizi ciddi kılmak için sonuna project ekleyip az seyircili bir mekanda sahneye çıkmak yeterlidir.


Bazı ünlüler bu kurallara uydukları gibi, sanki programlanmış gibi tekrarladıkları şeyler vardır. İşte belirli ünlüler hakkında bilmeniz gerekenler:



Pelin Batu: Batu'nun şikayet etmediği bir yazısını, röportajını bulamazsınız. Pelin Batu sürekli şikayet eder.




Yeşim Salkım: Müzikal kariyerinin bitmediğini kabullenemez. Her yeni albüm yeni ve tertemiz bir sayfa, yeni bir fiyaskodur.




Özlem Tekin: Her albümü en sert albümüdür. Hiçbir albümü pek sert değildir. Bu bir sorun da değildir aslında.




Selda Alkor: Ağzını açtığında genelde ilk söylediği "kıymetinin bilinmediği, aslında Oscar'ı hakettiği"dir.




Emre Altuğ: Her şarkısında (ama her şarkısında) sevişmekten bahseder. Şarkıları arasında seksi olanı yoktur. Daha çok Bir Demet Tiyatro'dan Saldıray Abi'yi hatırlatır.




Tuğba Özay: Keşfedilmeyi bekleyen mükemmel bir yazar, kusursuz bir müzisyen, fevkalade bir oyuncudur. Yapacağı her iş için başyapıt yaratmış gibi konuşur. Ortaya çıkan Saddam'ın Askerleri filmi veya Bedel kitabıdır.


İlk aklıma gelenler bunlar. Bugün magazin eklerine bir göz attım, klavye başında bu şekilde döküldüm işte. Aklınıza gelenler varsa yorum köşesine ekleyebilirsiniz.


Hande Yener ve Rüyagacılar resimleri Türk ünlüleri hakkındaki en bilgilendirici site Coulrophobic Times'a aittir.

8 Ekim 2009 Perşembe

ARA

Birkaç gün boyunca nefes alacak zamanım olmadığı ve odaklanmam gereken şeyler olduğu için yeni yazılardan mahrum bırakacağım sizi. Umarım döndüğümde bekliyor olursunuz :)

Fatih

5 Ekim 2009 Pazartesi

Karanlıktakiler (2009)



Bugün bu site için önemli bir gün. Bazıları doğrusunu bilmediği için burada her sevmediğime laf sokmak için yazıyorum zannetse de aslında ben potansiyeli olan insanların kötü işler yapmasına dayanamıyorum sadece. Ve her birinin de bir gün 10 numara işlerle karşımıza çıkmasını diliyorum. Dolayısıyla bu ne zaman olursa buradan duyurulmayı hak ediyor. İşte çoğu filmini maalesef sevemediğim Çağan Irmak'ın Karanlıktakiler'inin yazısını bu sebepten dolayı gururla sunarım.


Herkes gibi "Babam ve Oğlum"da ben de hıçkıra hıçkıra ağladım. Ancak Irmak'ın geniş gösterime giren ilk filmi "Mustafa Hakkında Her Şey"den son bombası "Issız Adam"a kadar doğal bulduğum, içten bulduğum hiçbir filmi yoktu. Hele de o sonuncu filmin görüntü ve ses teknikleri hariç her şeyinin katlanılamaz olmasına üzülmüştüm. "Karanlıktakiler"in de fragmanı başta tüm yeni umutlarımı kırdı, sonra sinemada başka bir versiyonunu izleyince umutlandım ancak nette hiçbir yerde bulamadığımdan sizinle paylaşamadım. Sevdiğim yeni fragman daha iyi temsil ediyormuş filmi. Çünkü film gerçekten iyi.


Bir kere Çağan Irmak sonunda hiçbir yapmacık repliği olmayan şahane bir senaryo yazmayı başarmış. Özellikle şehir filmlerindeki (M.H.H.Ş, Issız Adam) kulak tırmalayan diyalog tarzı (Ör: "Bu sitcomlar yüzünden böyle oldu çocuk", "Mmm.. şiir gibi") bu filmde yok. Meral Çetinkaya'nın asillikle bozmuş deli karakterinin ağzından çıkan her cümle öyle özenli yazılmış ki oyunculuğa mı bayılayım, metine mi bayılayım bilemedim. Hele de yaramaz çocuklar hakkındaki uzun süren sızlanmaları son cümlelere doğru zirve yapıyor. Hiçbir yedirilememiş gönderme, çiğ kalmış laf sokma ya da edebi olayım derdi yok. Öyle olunca da edebi değer taşıyor zaten. Hele de bu konuda son derece tehlikeli bir tuzak olan "şehirli, hafiften snob, sekreter kız" yan karakterine (Banu) ne demeli? Onun replikleri bile hiç takılmadan akan, son derece doğal cümlelerdi. 




Filmin "Egemen"i Erdem Akakçe rolünün gerektirdiği üzere abartısız ve güzel oynamış. Derya Alabora ise yine karakterinin filmde bir vurgusu olmamasından olsa gerek sıradan bir performans gösteriyor. Alabora'nın canlandırdığı Umay filmin tek aşk öğesi olabilir ancak Egemen'in varlığını tamamlayacak bir şekilde hiçbir ağırlığı olmayan bir aşk hikayesi bu. Platonik ama platonik bile değil aslında. Egemen'i daha çok sevmemize yaradığı söylenemez sadece hayatındaki annesi hariç her şeyin ne kadar köksüz, rastgele, tatsız olduğunu gösteriyor. Bu yüzden Alabora'yı üç başrolden biri olarak saymadım ben. Zaten Meral Çetinkaya'nın olmadığı sahnelerde filmin ilginçliği de kısmen azalıyor.


Çetinkaya'nın oyunu abartılı sanılabilir. Halbuki hiç değil. Gülseren rolü zaten hayatındaki tüm sözde ve gerçek saldırıları abartılı bir savunmayla dengelemeye çalışan bir kadın. Dolayısıyla Irmak bir senarist olarak ne kadar iyi bir iş çıkardıysa Çetinkaya da o kadar doğru ve iyi bir iş çıkarmış. Ayrıca pencereden komşulara bağırırken cümlelerin sonunda "efendim" deyişi ve bir komşunun adının Sevim olması Çetinkaya'nın belki en çok özdeşleştiği dizi "Bizimkiler"i hatırlattı bana. Oyuncu oradaki Ayla rolünde de Türk TV'sinin unutulmaz performanslarından birini göstermişti. Belki de bilinçli bir göndermedir.




Filmde müzik yok gibi, görüntü yönetimi gayet güzel idare ediyor, kostüm ve set tasarımı ise (bir önceki film gibi) son derece başarılı. Gülseren'in evden çıkma korkusunun, Egemen'e bağımlılığının sebeplerini öğrendiğimiz sahnelere bayıldığımı söyleyemem, açıkçası hiçbir sebep görmesek de olurdu. Finalde ise tam bu isteğimi tatmin edecek bir tercih yapılmış. (İzlemeyenler bu paragrafın kalanını okumak istemeyebilir) Egemen'in tam da dilediği gibi çekip gidiyorlar çünkü ve geride kalanlar olarak biz sonlarının ne olduğunu bilmiyoruz. Umay karakteriyle olan sahneler en çok burada anlamlanıyor. Zira iki karakterin haber vermeden, ulaşılamayacakları bir yere gitme hayali, başka bir ikili tarafından gerçekleştirilmiş oluyor. İzleyen çoğu kişinin söyleyeceği gibi açıkta bırakılmış bir final yok yani bana göre.


Bu, okuması son derece zor, uzun ve plansız yazı için özür dilerim ama yeni nesil yönetmenlerin en çok star olmuşunu içten olarak övmek için bir fırsat yakalamışken hemen yazayım dedim. Eğer Çağan Irmak da bu siteyi okuyorsa tebriklerimi iletmek isterim. Muhtemelen "iki David Lynch filmi izleyip tesadüfen bir alt metin tespit etmiş herkes başımıza eleştirmen kesildi" diyordur ama sevmediklerimden 1 kere bahsediyorsam sevdiklerimden 10 kere bahsetmeyi tercih eden bir adamım, bu da beni Karanlıktakiler'i anlatmaya zorladı. Üstelik dürüst olalım çeşitli köşe yazarlarının 1 santimetre derinliğindeki yorumlarından daha çok yordum beynimi film hakkında. Onların çoğunun iddia ettiği gibi sıkıcı bir film değil bu. Kara komedi diyemem ama usta yönetmenliğin belirtisi olan "kendine özgü mizah anlayışı"nı çok doğru bir şekilde kullanıyor yönetmeni. 



Türkiye Top 5


Yerli Liste


1) LİMON ÇİÇEKLERİ - MUSTAFA CECELİ

2) LA FONTAINE - MURAT DALKILIÇ

3) BENİ BENİMLE BIRAK - MANGA

4) GİT BEDENİM BURALARDAN - YUSUF GÜNEY

5) BU BÖYLE - SERTAB ERENER


Avrupa Liste


1) SEXY CHICK - DAVID GUETTA EE. AKON

2) I GOTTA FEELING - BLACK EYED PEAS

3) CELEBRATION - MADONNA

4) WHEN LOVE TAKES OVER - DAVID GUETTA EE. KELLY ROWLAND

5) SHE WOLF - SHAKIRA


İngiltere Liste


1) BOYS AND GIRLS - PIXIE LOTT

2) BREAK YOUR HEART - TAIO CRUZ

3) HAVEN'T MET YOU YET - MICHAEL BUBLE 

4) I GOTTA FEELING - BLACK EYED PEAS 

5) MILLION DOLLAR BILL - WHITNEY HOUSTON


Amerika Liste


1) YOU BELONG WITH ME - TAYLOR SWIFT

2) I GOTTA FEELING - BLACK EYED PEAS

3) DOWN - JAY SEAN EE. LIL WAYNE

4) USE SOMEBODY - KINGS OF LEON

5) OBSESSED - MARIAH CAREY


Madonna bütün listelerden kayboldu. "Celebration" klibindeki iğrenç aranjeyle olacağı buydu zaten. Umarım albüm satar da bu dönem tamamen bir başarısızlık olmaz. Amerika'da ilk hafta satışları 60-70 bin civarında olunca biraz promosyon yapmaya başladı. David Letterman'a konuk olduğu şova bayıldım ancak Lady Gaga'yla yaptıkları Satuday Night Live skeçi beni pek eğlendirmedi. Sadece Madonna'nın Gaga'ya "What the hell is a disco stick?" diye bağırması çok komikti.




Avrupa listesinde Robbie yerini Shakira'ya bırakmış. Bu ikili "Tripping"in çıktığı sene MTV EMA ödüllerinde en iyi erkek ve bayan pop şarkıcısı ödüllerini almıştı. Bu sene de yine beraber adaylar. Eğlenceli bir tesadüf olmuş.


Michael Buble İngiltere listesinde 3 numaraya yükselerek sevindirdi. Yerli listede ise Mustafa Ceceli yine zirvede. İlk 5'e yeni giriş yapan Yusuf Güney olmuş. Şarkısı "Git Yüreğim Buralardan"ın nakaratının "Bu Ne Biçim Hayat" şarkısına birebir benzediğini yazmak istiyordum ne zamandır, şimdiye kısmetmiş. Bir de tabi klibinin çekilmiş bütün Rafet El Roman kliplerine benzemesi durumu var. Bu klipleri birbirinden ayırt etmek zorken videodaki tek bir sahne ilgimi çekti. Hemşerim olan Güney'in sevgilisinin bacaklarını örttüğü sahne çok eğlendirdi beni. Bir Trabzonlu olarak takıntılarımızı her yerde görmekten gurur duyuyorum. İlahi Yusuf... 

1 Ekim 2009 Perşembe

Fazla Güzel! Fazla Güzel!



Kylie'nin Amerika turnesi dün başladı.



Neyse setliste gelelim:

1. Act

Light Years
Speakerphone
Come Into My World
In Your Eyes

2. Act

Smiley Kylie Medley (Shocked, What Do I Have To Do, Step Back In Time, Spinning Around)
Better Than Today (Yeni Şarkı)

3. Act

Like A Drug
Boombox / Can't Get You Out Of My Head
Slow
2 Hearts

4. Act

Red Blooded Woman
Heartbeat Rock
Wow

5. Act

White Diamond
Confide In Me
I Believe In You

6. Act

Burning Up / Vogue
Locomotion
Kids
In My Arms

Encore

Better the Devil You Know
The One
Love At First Sight

1. kısımdan görüntüler








3. kısımdan görüntüler


Slow


4. kısımdan bir görüntü (Heartbeat Rock)


5. kısımdan bir görüntü


6. kısımdan görüntüler (Vogue)




Son bir not olarak şu an Amerika'da olduğunu sandığım Robbie Williams'ı turnenin bir konserinde Kids performansına dahil etmek çok güzel bir fikir olabilirdi bence. Zamanının BRIT ödüllerinden beri ilk defa şarkıyı orijinal yorumcularından dinlemiş olurduk.