28 Mayıs 2009 Perşembe

Star Trek (2009)



Star Trek'i sevmek hem zor hem de kolay. Bir yandan “dijital” düşkünlüğüne kızıyorsunuz. Zira filmde “bir set kuralım da çekelim” denilebilecek sahne sayılı. Tamam, bahsettiğimiz şey “Uzay Yolu” olabilir ama böyle olunca ister istemez uzaktan bakıyorsunuz öyküye. Bu tip filmlerin “bak ne kadar farklı şartlardalar ama benim derdimden çekiyorlar” dedirtmesi gerekmiyor mu? 1970'den sonra çekilen filmleri izlemeyen saygıdeğer Morrissey'e hak veresim geliyor. Bir yandan da o kadar taze bir ekiple çalışmış ki hayran olmamak elde değil. Bir sürü çıkış yapmamış oyuncu toplanıp büyük bir şans sunulmuş önlerine. Üstelik de öncelikle diriltmeleri gereken bir eski dizi varken. Bana kalırsa cesur bir yaklaşım.

Genç oyuncular fırsatı değerlendirmiş de yönetmen J.J. Abrams'ın performansı asıl merak konusuydu. Geniş kitlelerce Lost'un yaratıcısı olarak tanınan Abrams, Uzay Yolu'na da zamanda gidiş gelişlerle aynı aromadan koymuş. Neyse ki sonuç olarak kimsenin burnu kanamamış (bu çift manalı kullanım için alkışlarınızı kabul ediyorum). Diziye ve önceki film serisine çok tanıdık olmadığım için yeni bakışın ne kadar yeni olduğuna karar veremem ama önümüzdeki işin “bilindik” olsa da “bayat” olmadığı kesin. Filmin zaman çizgisiyle oynadığı oyunu tam olarak idrak edebilmek için birkaç kere izlemek gerekebilir ve kesinlikle de sıkmaz. Bir çift sivri kulağın bu kadar eskimez ve izlenesi bir karakter yaratışı da ilginç. Ancak birden çok gezegenin leblebi gibi dağıldığı bir filmle kişisel bir bağ kurmak açıkçası bana çok mümkün gözükmüyor. Cloverfield hayranı olmak daha güzel.

Hiç yorum yok: