1 Nisan 2009 Çarşamba

Hayat Var (2008)



Reha Erdem’in son filmini bir şeylere benzetmek istersek “havasız bir odada kalmak gibi” en doğru tabir olacaktır. Ergenlik çağındaki Hayat’ın fakir, sevgisiz, sıkıcı ama yine de umut dolu bu dönemini anlatan film yönetmenin daha önce hiç tercih etmediği kadar seyirciyi zorlamak amacında. Bu seçimini bir çok sahnede açık açık belli eden Erdem, hikayede olan biteni açık açık belli etmeye gelince daha çekingen davranmış.

Nefes”, filmin önemli bir teması. Bir kere hayatın kaynağının ve sürmesinin en önemli şartının nefes olduğunu biliyoruz. Baş karakterimiz Hayat’ın da etrafında zorlukla nefes alan (ve seyircinin sabrını zorlayan) bir dedesi var, üstelik kendisi de heyecanlandığı anlarda sık sık nefessiz kalıyor. Tutunduğu en sağlam dal olan babasında bile bu rahatsızlığı görmek mümkün oluyor zaman zaman. Dolayısıyla Hayat’ın diyaloglarına, mimiklerine, belli anlar haricinde hareketlerine yansımayan isyan isteği nefesiyle açığa çıkarıyor kendini. Sillelerini ardı ardına indiren hayatına ancak böyle tepki gösteriyor kızımız. Bir de içine kapanıklığın en belirgin vurgularından biri olan mırıldanmalarıyla.



Hayat’ın geçmişini öğrenmek ancak belli diyaloglar sayesinde mümkün, bu da filmi dikkatle izlemeyi gerektiriyor. Babası ve annesi ayrılmış, annesi başka bir adamla beraber ve daha yeni doğmuş bir oğulları var. Bu oğlun sevgi ve övgü içinde büyüdüğünü tahmin etmişsinizdir. Hayat’ın gözüne gözüne sokulan bu durum kızın azarlanarak bile olsa ilgi görmek için açlığını gösteriyor bize. Hayat’ı kanatları altına alan nadir kişilerden biri kendi mahallesindeki bir hayat kadını. Karakterin bitmez bilmez kahkahaları, kendi çektiği çilelerin artık üstünde yalama yaptığını gösterir gibi. Filmin en başarılı sahnelerinden biri (Erdem’in bütün filmografisindeki en başarılı sahnelerden biri) lunaparkta Hayat ve bu kadının balerine bindikleri sahne. Başta eğlenirken sonra Hayat’ın midesi bulanıyor ve durduğu anda inmek üzereyken diğer kadın, görevliye para verip bir tur daha attırıyor. Ve ikisinden sadece biri gülerek dönmeye devam ediyorlar. Kusursuz bir “dünya” metaforu.

Balıkçılıkla geçinen baba karakteri bir yandan da boğazdaki gemilerle kadın ve uyuşturucu ticaretinde. Film yine net bir söz söylemiyor ama babanın eve sık sık farklı erkekler getirdiğini görüyoruz, bir başkası da ağlayarak sızlayarak onu arıyor. Hayat’ın etrafındaki her erkek böyle değil maalesef. Mahallelerindeki bakkal her fırsatta kızı sıkıştırıyor, Hayat başına gelenin farkında ve kızgınlıkla kekler, gofretler alıyor karşılığında. Dolayısıyla nadir yaşadığı bu mutluluğun da arkasında acı bir gerçek olduğunu görüyoruz. Gofretler, kekler arttıkça uğradığı tacizin büyüklüğünün arttığını anlıyoruz. Esas tecavüz sahnesi yine kadraja girmeden geçip gidiyor ama Erdem’in ustalığı sağolsun öykünün hiçbir kısmı belleğinizde eksik belirmiyor.



Filmin görselliği boğazın da katkısıyla oldukça başarılı, mekanlarının farklılığına rağmen renkler “Beş Vakit”in renklerine benzetilebilir. Yine bir İstanbul öyküsü olmasına rağmen “Korkuyorum Anne”yle alakasızlar örneğin. Müziklerde ise arabesk bir şeylerin olması elbette şarttı, Gencebay’ın tercih edilmesi oldukça doğru olmuş. Yaptığı işlerde her zaman bir dünya müziği tınısı olan bu müzisyenin parçaları, film dünya festivallerinde dolaştıkça iyi bir şekilde eşlik edecektir. Hayat’ın tanıdığı nadir iyi insanlardan bir tanesi olan sokak çocuğunun boğaz kenarında icra ettiği şarkılar Duvara Karşı’da filmi parçalara bölen alaturka seanslarını andırıyor kısmen.

Oyunculuklara gelince, Elit İşcan’ı Türk sinemasının geleceği en parlak yıldızı olarak görmeye yeter de artar bu film. Genç kız, mükemmel final sahnesinde doruğa çıkan kusursuz bir oyunculuk sergilemiş. Erdal Beşikçioğlu, suskun babayı hiçbir açık vermeden oynarken, Levend Yılmaz görebileceğiniz en uyuz dede karakterlerinden birini, resmen sevilebilir kılmış. O kadar ki iyi. Sürekli tekmelenen hindi de belirgin derecede iyi bir oyunculuk sergilemiş. Resmen “benim suçum ne?” der gibi bakıyor.

Reha Erdem’in “A Ay”dan beri en az seyirci dostu olan bu filmi kendisine büyük saygınlık getirecektir, zira bahsettiğim “havasız bir odada kapalı kalmak” hissini ve çıktığınızda ciğerlerinize dolan oksijeni adeta gerçek gibi yaşatıyor. Belli bir açıdan bakınca aslında meselesini “Korkuyorum Anne” veya “Beş Vakit” kadar sık dokumadığını düşünmek mümkün, zira bu filmler açılışlarından sonuna kadar hiç ara vermeden avucunda tutuyordu sizi. “Hayat Var” daha uzaktan bakarak izleyebileceğiniz, belki tüm süresi boyunca alakalı olmayabileceğiniz, yan karakterleri zaman zaman bilindikleşen ama öyle ya da böyle tüm ekibinin kusursuz çalıştığı bir yapıt olmuş.

Not: 4 / 5



1 yorum:

coulrophobic dedi ki...

Filmi Altın Portakal galasında izledim ve sıradan seyircinin üfleyip püflemeleri, bunun bir 'sanat filmi' olduğunun en açık emaresiydi.
Çok kıskandım, ilham da aldım filmden. Artık şu kesin ki Reha Erdem bir auteur.