1 Nisan 2009 Çarşamba

Duplicity (2009)



“Duplicity” her şeyden çok Julia Roberts’ın tekrar güzel görünerek (Charlie Wilson’s War, Fireflies In The Garden sayılmıyor) ve başrolde olarak sinemaya döndüğü yapıt olarak biliniyordu. Gösterime girmesinin en büyük heyecanı da nasıl bir film olacağı ile ilgili değil de Julia’nın tekrar yapımcılara milyon dolarlar kazandırıp kazandıramayacağı ile ilgiliydi. Sonuç ne sevenleri ne nefret edenleri tatmin etmedi, film ticari olarak orta halli bir yerlerde kaldı. Eleştirel olarak ise beğenilmeyecek oldukça fazla yeri var fakat izlerken zamanın akıp gittiği de doğru.

Söylenebilecek en kesin şey, usta bir kurgucuyla film şu anki süresinin tam olarak yarısına inebilir, orta metrajlı bir filme dönüşebilirdi. Yönetmen iç sıkıntısı verme sınırını aşmadan öyle boş sahneler eklemiş ki, bu bile bir ustalık sayılabilir. Buna tamamen ağır çekimde geçip filme hiçbir şey ekleyip çıkarmayan giriş jeneriği örnek. Bu sahnede birbirine giren iki düşman şirketin patronları duygusal olarak alakalı iki ajanı işe alıyorlar ve filmin Mr & Mrs. Smith’le kıyaslanmasına sebep olan hikaye başlıyor. Uzatmadan söylersek iki filmin en büyük farkları bunun bir aksiyon-komedi filmi değil, gizem filmi oluşu. Yani ne patlamalara, kaçmalara kovalamacalara yer verilmiş (istisnalar kaideyi bozmaz) ne de öyle aman aman güldüren bir şeyler mevcut. Kimin kimi kandıracağını, kimin planında başarıya ulaşacağını merak etmekle geçiyor zamanınız.



Bu tip filmlerin olmazsa olmazı sürprizli final bunda da mevcut ama sizi ters köşeye yatıran bir son değil, olduğunuz köşede sağa sola döndüren bir şeyler yazmışlar. Kısmen ahlaki doğruculuk da taşıyan finalin tatmin edici olmaktan uzak olduğu söylenebilir. Yine de entrika işinin “Vahşi Şeyler”de olduğu gibi suyunun çıkarılmadığı, gerçekçi bir ölçüde tutulduğu kesin. En büyük sürprizleri çalınmaya çalışan gizli formülde değil de Julia – Clive Owen ilişkisinde yaşamamız bunu sağlamış.



İki oyuncunun Closer’dan sonra bir araya gelişleri, aynı derecede ilginç bir film doğurmamış maalesef. Yine de iyi bir kimyalarının olduğu, “güzel”den çok çekici bir kadınla, “yakışıklı”dan çok karizmatik bir adamın beraber iyi gittiği kesin. Bir başka “yeniden bir araya gelen oyuncular” durumu daha var, ancak onun sonucu vahim. Paul Giamatti, Clive Owen’la pek de bayılınası bir film olmayan “Shoot‘Em Up”dan sonra tekrar karşılıklı oynuyor fakat nedense olabildiğine göze batan bir performans sergilemiş. Abartılı ve inandırıcı olmadan oynuyor, filmin de en çekilmez sahneleri onun sahneleri bu yüzden. “Shoot’Em Up”da sevilememesinin bir yararı vardı, burada öyle bir dinamik mevcut değil.

İşin özeti gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir film değil “Sahtekarlar”. Çıktığınızda üzerinizde bir etki bırakmayan Hollywood yapımlarından biri. Şaşırtıcı gelse de izlerken sıkılmamanız, hatta saate bile baktırmaması güzel yönlerinden. Bir de Julia’yı, neredeyse hiç mimik yapmasa ve en iyi performansı olmasa da perdede bu kadar çekici görünürken izlemek keyifli. Hayranıysanız eğlenceli bir tecrübe olabilir.

Not: 2 / 5

Hiç yorum yok: