20 Şubat 2009 Cuma

The Curious Case of Benjamin Button (2008)



David Fincher'ın yeni filmi “Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi” hem Oscar adaylıklarıyla hem de harikulade makyaj başarısıyla çok konuşuldu. Filmi yeni izleme fırsatı bulduğumda ne beklemem gerektiğini bilmiyordum açıkçası, “Fight Club” gibi kaliteli bir film mi gelecekti, “Panik Odası” gibi bariz bir hayal kırıklığı mı yoksa “Se7en” gibi aslında o kadar iyi olmadığını kimseye anlatamadığım bir film mi? Sonuç önceki Fincher gibi filmlerinin hiçbiri gibi olmadı. “Benjamin Button” sinema sanatında yer etsin diye değil, çok güzel ve izlenesi bir film olsun diye çekilmiş, çok iyi yazılmış ve oynanmış bir yapıt. Bunlar da hiç zorlanmadan en sevdiğim Fincher filmlerinden biri yaptı onu.

Filmin aldığı en büyük eleştiri konusunun ağırlığı altında ezilişi. Halbuki konu nereden çeksen oraya gidecek bir malzeme de olsa Fincher bundan 5 milyon tane göndermeli, fallik objeli, zor anlaşılan bir film yerine sadece duygusal ve etkileyici olan bir iş çıkarmayı amaçlamış. Kesinlikle sığ değil ama ilk hedefi sıcak bir aşk hikayesi olmak. Bunu da yüzde yüz başarmış. O yüzden başarısız demek hakkını yemek olur.



Cate Blanchett filmde adeta bir tanrıça. Bu kadar mı çekici olunur? Şimdiye kadar hayranı olmamıştım ama bu filmdeki rolünün içine süzülüşü ve bu sırada böyle de güzel olabilmesi aklımdan çıkmayacak. Makyajın çok alengilli olduğunu zaten biliyorsunuz, yaşlı doğup gittikçe gençleşen bir adamın hikayesi ne de olsa. Blanchett her makyajın altında mükemmel bir oyunculuk sergilemiş. Zaman zaman Tilda Swinton'la oldukça benzeyişleri de Button'ın aslında sadece tek bir kadını ve yansımalarını sevdiğini gösteriyor. Brad Pitt'e gelince, makyaj onun kurtarıcısı olmuş. Yaşlı haliyle kariyerinin en iyi oyunculuğunu gerçekleştirirken, kendi haliyle daha önceden görmediğimiz bir tek mimik bile yapmıyor. O anlarda ezbere bildiğimiz vasat Pitt var karşımızda. Filmin gerektirdiği teknik detaylara dua etsin, yoksa asla böyle başarılı gözüktüğü bir filmi olmayacaktı.



Filmin yaklaşık 3 saatlik süresi su gibi akıp gidiyor, oldukça uzatılmış öyküler bile boş ya da gereksiz gelmiyor izlerken. Anaç kadın karakterleri beni her zaman ta içimden etkilediği için Queenie'nin hikayeye girdiği ve Benjamin yaşayıp yaşayıp çocukluğuna geldiğinde büyük aşkı Daisy'nin işlenişi beni kalbimden vurdu. Bu favori anlarım dışında, filmde kusursuz çekilmiş anlar var: römorkun denizaltıyla kapışması (Benjamin'in hayatla kapışmasına benzetmek için dahi olmak gerekmiyor), “bana yedi kere yıldırım çarptı” sahneleri, filme çerçeve olan girişteki geriye çalışan saat hikayesi gibi. Blanchett'ın dans sahneleri de ayrı güzel ama tıpkı “işe giderken paltosunu unutan kadının bindiği taksi” gibi benzerleri ve daha güzellerini bulmak mümkün.


Filmin en güzel tarafı, hiçbir anı elimizde tutamadığımızı, her şeyin akıp gittiğini mükemmel biçimde anlatışı. Daha da güzeli ise hayat akıp giderken Benjamin Button'a verdiğiniz 166 dakikanın hiçbirinin harcanmış olmadığını bilmeniz.


Not: 4.5 / 5


2 yorum:

xylophon dedi ki...

süper bir film!

L'Emperuer dedi ki...

Film kötü değil ama çok beğendiğimi de söyleyemeyeceğim. Sanat filmi adı altında yapılan ve insanların sadece oraya buraya baktıkları filmleri severim ama bu filmin son 45 dk - 1 saati kayda değerdi benim için. En beğendiğim sahneler ölüm haberlerinin alındığı sahnelerdi sanırım. Ve sonlara doğru Benjamin'in gözlerini kapatıp sonsuzluğa fıştlaması da çok duygulandırdı beni. 8+ bir puan veririm ama daha oylamadım...