25 Şubat 2009 Çarşamba

Yıldız Tilbe'nin Türkiye'ye Kazandırdığı En Önemli İki Şey



1- Delikanlım albümü.

2- İbrahim Tatlıses'le tartışıp, İbo Show'un yayından kaldırılmasına sebep oluşu. Evet, İbo Show bitti! Seni seviyoruz deli kadın. Lütfen en yakın zamanda Mehmet Ali Erbil'in programlarına da konuk ol.

24 Şubat 2009 Salı

Naylon Plak Günlüğü

Daha anketleri koyalı 24 saat olmadı ama 220 oy gelmiş. Herkese teşekkürler.

Mühendis kafamız boş durmuyor. İşte istatistikler:



Adaylar arasında en iddialısı, bir yıla hem iğrenç bir dizi, hem editorial/video klip karışımı bir şey (Hayallerin Peşinde) hem de dans müziği denediği ve çıktığı gün unutulan (Ateşler İçinde) bir double b-side sığdıran Keremcem oldu. 5 adaylığı bulunan sanatçıyı ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz. Son şarkısı ve videosuyla toparladı kendini neyse ki. Bir dahaki sene adaylar arasında olmaz umarım.



Artık 4 kişi olmayan Hepsi kızlarının ironik bir şekilde 4 adaylığı var. Bu grubu da yaptıkları korkunç dizi öncesinde seviyor ve destekliyordum. Tam dizi bitti, en azından müzik standartlarını korurlar derken şaka gibi bir albüm yaptılar. En son da en ön vokalistleri ayrıldı. Toparlanmalarını umuyorum.



Gülben Ergen zamanında şarkıcılık deneyip başarılı oldukça ben de seviniyordum. Hani bir anda kendini geliştirmesi falan izlemesi keyifli bir şeydi. Meğersem sevilmeyesi yönlerde geliştiriyormuş kendini. "Uçacaksın" gibi yarı-güzel bir albümü bir daha hiç yapamadı. "Sürpriz", "Bay Doğru", "Ya Ölümsün Ya Düğün" gibi şarkılarla albümü tam bir fiyaskoydu. Diğer kötülere haksızlık olmasın diye, "en kötü söz" kategorisine sadece "Sürpriz" girebildi, halbuki "Bay Doğru" da sonuna kadar hak ediyordu. Bu sene 4 adaylığı var.



Hiçbir mazereti olmayan bir diğer isim ise Asuman Krause. 4 adaylığı bulunan şarkıcı heveslisi, bir önceki çalışmasında "Tenimizin Uyumu" gibi oldukça hoppidi bir şarkı söyleyip gönülleri kazanmıştı. Sonrasında Erol Köse'nin eline düştü, her şey mahvoldu. "Kukla", çok saygıdeğer yazarı Tolga Karel'den bekleyeceğimiz üzere saçmalığın doruklarında gezinip kulaklarımızı rahatsız eden bir şarkıydı. Asuman'ın Türkiye'nin Beyonce'si olacağı demeçleri ise en kötü komedi replikleri arasında yer etti.

Bu isimleri üçer adaylıkla, Tuğba Ekinci, Yıldız Tilbe, Tarkan, Ferhat Göçer, Sevda, Betül Demir ve Alex takip ediyor. Bir dahaki seneye daha büyük başarılar diliyoruz hepsine.

Ödülleri video yoluyla açıklamamı isteyen arkadaşa sevgilerimi gönderiyorum. Zaman bulabilirsem Mart'ın ortasında KESİNLİKLE yapacağım dediğini. Şakacıktan bir ödül töreni çekeceğiz. İnşallah fırsatım olur.

Oylayın, oylattırın canlar.

Oylama Başladı!



Naylon Plak Ödülleri 2009'da oylama başladı. Yandaki anketi kullanarak yıl boyunca kulağınızı tırmalayan şarkıcıları bu sefer siz tırmalayabilirsiniz. Teşekküre gerek yok :)

Geçen senenin ödüllerindeki 3000 oy sayısına kısa zamanda ulaşmayı umuyorum. Artık çok daha fazla okunduğumuza göre, çok daha fazla oy kullanılır sanırım. Siz de fikrinizi belirtin, bu vahim müzik suçları cezasız kalmasın. İyi eğlenceler.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Yapamıyorum! Tercüme Edemiyorum!



Herkesin örnek alması gereken yazar İclal Aydın böyle demiş: "Hem çok çalışan bir anneyim ben, hem de Türkiye'de yeni oturan bir kavram var; single mom, yani aile büyükleri şehir dışında oturan ve çocuğunun maddi ve manevi bütün sorumluluğunu tek başına yüklenmiş bir anneyim."

Ne "Türkiye'de yeni yerleşen kavram"ı Allah aşkına, Blu-Ray mi bu? Ne derin mana varmış kardeşim "single" ve "mom" kelimelerinde. Keşke tercüme etme fırsatımız olsa da bizim dilimizde de böyle bir deyişe rastlasak. Tanrım, ne güzel olurdu. Ama dur bakayım... Single... Bekar... Mom... Anne... Yoksa? Evet, evet!... Hayır, bu mümkün değil! Profesör, neyle uğraştığınızın farkında değilsiniz! Bunun sonuçları korkunç olabilir. Hayır bunu herkes duymalı. Yapmayın profesör. Pandora'nın kutusunu açmayın!!

Bekar anne...

Bu kadar basit, sevgili kitapları yayınlanan yazar. Ben de nette takılayım böyle, adaletin bu mu dünya?

21 Şubat 2009 Cumartesi

Birincilik Teli



Albüm olsak Altın Plak almıştık, film olsak hasılatımız 1 milyon TL idi. Dün akşam bu blog 100.000inci ziyaretçisini ağırladı. Çok teşekkürler.

20 Şubat 2009 Cuma

Lily Allen - It's Not Me, It's You



Lily Allen'ı iğrenç derecede kalitesiz göründüğü sarışın-sarhoş hallerindeyken, vücudu konusunda Britney'den daha “cömert” davrandığı günlerde daha hiç dinlememiştim. “Smile” adlı vasat çıkış şarkısından haberdardım sadece. Yeni albümü “It's Not Me, It's You”dan ilk çıkan şarkı “The Fear” kulağa oldukça hoş gelince iki albümüne de bir göz attım. Meğersem müzikal dehaymış kız. En azından olma potansiyeli var.

Allen'ın ilk albümündeki “Alfie”, “Littlest Things”, “Friend of Mine”, “Knock 'Em Out”, “LDN” gibi şahane şarkıların hepsinin yeri dolmamış ikinci albümde ama sevecek yeni şeyler bulunuyor hemen. Açılış şarkısı “Everyone's At It” albümün tarzını anlamak için doğru bir tercih, dürüst (ve dürüst olunmasını isteyen) sözleriyle de, vurucu düzenlemesiyle de hemen ilgiyi topluyor. “Back To The Start” adlı bir de kardeşi var. İlk single “The Fear”, tıpkı “Smile” gibi en sinik ve dikkat çekmeyen şarkılardan biri. Özellikle de müzikal açıdan. “But it doesn't matter cause i'm packing plastic, and that's what makes my life so fucking fantastic” dediği kısım* ise şarkıyı dinletmeye yetiyor. Üçüncü şarkı “dinle, dinle, dinle, dinle, o kadar dinle ki 1 hafta sonrasında duyunca miden bulansın” tarzı bir şarkı. Tıpkı “Alfie” gibi, maksimum enerji dolu, zıp zıp dans etme, sözlere eşlik etme isteği uyandıran mükemmel bir parça “Not Fair” (ikinci single). Albümün doruk noktası, bu sefer sona atılmamış “Alfie” gibi.



İlk albümdeki orijinallik bu albümde aynı derecede mevcut değil (hep böyle olur zaten) ama sorunun kulağımızın Lily'e alışması olmadığını biliyoruz. Şarkılar zaman zaman kendini tekrar ediyor, zaman zaman ilgi çekici olamıyor. Örneğin “Fuck You” bir nev'i Lily Allen parodisi gibi bir şey. Kadından beklediğiniz her şey en tanıdık halleriyle var. “I Could Say”, “The Fear”ın aynısı, “Chinese” bu albümün “Littlest Things”i (bir yandan da neredeyse onun kadar etkileyici), “Who'd Have Known” ise Take That'in bir önceki albümünden “Shine” ile birebir aynı melodiyi paylaşıyor. Hadi Take That yeni albümünde bir öncekini aynen kopyalamış, anlarım da Lily'e ne oluyor?



It's Not Me, It's Not You” hem sözleri hem müzikleriyle hayran olunmak için bekleniyordu ama çoğu şarkı için bunu “söz”le sınırlı tutmak zorundayız maalesef. Eğer dinlemediyseniz, önce koşarak ilk albümü edinip dinlemenizi, sonra sırası gelince buna geçmenizi öneriyorum. Buna geçince de albümü değerlendirirken “Not Fair”i dinleyin ki ortaya olumlu bir şeyler çıksın. Lily Allen hazır hanımefendi ve çok güzel olmuşken (koyu uzun saçlı, kocaman gözlü), böyle kalmasını diliyorum. Transparan eteğinden saklamaya lüzum duymadığı yerlerini görmesek de olur, yazdığı sözler orasından daha güzel (sinema, müzik ve vajina eleştirmeni Fatih Melek'in sitesindesiniz). Eğer müzikal numaralarını da sakınmadan yaparsa, tıpkı “Turkish Lily Allen” diye anılan Nil gibi kısa sürede saygıdeğer bir müzisyen olabilir. İlk albümle oraya doğru kocaman bir adım attı, ikinci albümle kalan yolun yarısını gitti. Her albümde yarısını giderse, o meşhur paradoks gibi hiç varamayabilir, sıradaki albümle bütün kalanı ve fazlasını da gidebilir. Ağzına daha az alkol ve daha çok one night stand çükü alırsa kızgın ve güzel şarkılar ortaya çıkacaktır diye umuyorum.

Lily yazısında ağzımı bozmama şaşırmadınız heralde.

Not: 3.5 / 5 (Biraz fazladan oldu, arkada Not Fair çalıyor)



* Önemli değil çünkü sınırsız kredi kartlarım var. Hayatımı mükemmel yapan da bu.

The Curious Case of Benjamin Button (2008)



David Fincher'ın yeni filmi “Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi” hem Oscar adaylıklarıyla hem de harikulade makyaj başarısıyla çok konuşuldu. Filmi yeni izleme fırsatı bulduğumda ne beklemem gerektiğini bilmiyordum açıkçası, “Fight Club” gibi kaliteli bir film mi gelecekti, “Panik Odası” gibi bariz bir hayal kırıklığı mı yoksa “Se7en” gibi aslında o kadar iyi olmadığını kimseye anlatamadığım bir film mi? Sonuç önceki Fincher gibi filmlerinin hiçbiri gibi olmadı. “Benjamin Button” sinema sanatında yer etsin diye değil, çok güzel ve izlenesi bir film olsun diye çekilmiş, çok iyi yazılmış ve oynanmış bir yapıt. Bunlar da hiç zorlanmadan en sevdiğim Fincher filmlerinden biri yaptı onu.

Filmin aldığı en büyük eleştiri konusunun ağırlığı altında ezilişi. Halbuki konu nereden çeksen oraya gidecek bir malzeme de olsa Fincher bundan 5 milyon tane göndermeli, fallik objeli, zor anlaşılan bir film yerine sadece duygusal ve etkileyici olan bir iş çıkarmayı amaçlamış. Kesinlikle sığ değil ama ilk hedefi sıcak bir aşk hikayesi olmak. Bunu da yüzde yüz başarmış. O yüzden başarısız demek hakkını yemek olur.



Cate Blanchett filmde adeta bir tanrıça. Bu kadar mı çekici olunur? Şimdiye kadar hayranı olmamıştım ama bu filmdeki rolünün içine süzülüşü ve bu sırada böyle de güzel olabilmesi aklımdan çıkmayacak. Makyajın çok alengilli olduğunu zaten biliyorsunuz, yaşlı doğup gittikçe gençleşen bir adamın hikayesi ne de olsa. Blanchett her makyajın altında mükemmel bir oyunculuk sergilemiş. Zaman zaman Tilda Swinton'la oldukça benzeyişleri de Button'ın aslında sadece tek bir kadını ve yansımalarını sevdiğini gösteriyor. Brad Pitt'e gelince, makyaj onun kurtarıcısı olmuş. Yaşlı haliyle kariyerinin en iyi oyunculuğunu gerçekleştirirken, kendi haliyle daha önceden görmediğimiz bir tek mimik bile yapmıyor. O anlarda ezbere bildiğimiz vasat Pitt var karşımızda. Filmin gerektirdiği teknik detaylara dua etsin, yoksa asla böyle başarılı gözüktüğü bir filmi olmayacaktı.



Filmin yaklaşık 3 saatlik süresi su gibi akıp gidiyor, oldukça uzatılmış öyküler bile boş ya da gereksiz gelmiyor izlerken. Anaç kadın karakterleri beni her zaman ta içimden etkilediği için Queenie'nin hikayeye girdiği ve Benjamin yaşayıp yaşayıp çocukluğuna geldiğinde büyük aşkı Daisy'nin işlenişi beni kalbimden vurdu. Bu favori anlarım dışında, filmde kusursuz çekilmiş anlar var: römorkun denizaltıyla kapışması (Benjamin'in hayatla kapışmasına benzetmek için dahi olmak gerekmiyor), “bana yedi kere yıldırım çarptı” sahneleri, filme çerçeve olan girişteki geriye çalışan saat hikayesi gibi. Blanchett'ın dans sahneleri de ayrı güzel ama tıpkı “işe giderken paltosunu unutan kadının bindiği taksi” gibi benzerleri ve daha güzellerini bulmak mümkün.


Filmin en güzel tarafı, hiçbir anı elimizde tutamadığımızı, her şeyin akıp gittiğini mükemmel biçimde anlatışı. Daha da güzeli ise hayat akıp giderken Benjamin Button'a verdiğiniz 166 dakikanın hiçbirinin harcanmış olmadığını bilmeniz.


Not: 4.5 / 5


Türkiye Box Office 13.02.2009 - 15.02.2009


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

R:İ-2

1

1.209.453

1.209.453

2

Benjamin Button

2

49.014

225.546

3

Güz Sancısı

4

21.300

503.163

4

My Bloody Valentine

1

17.859

17.859

5

Bedtime Stories

2

15.185

66.154

6

Bride Wars

1

12.494

12.494

7

Valkyrie

3

7.360

119.031

8

Şüphe

2

6.477

21.327

9

Kadri'nin Götürdüğü Yere Git

5

6.208

495.026

10

Despero

4

6.061

257.543


Bütün seyirciyi çeken bir film sağolsun bir aydan fazla zamandır ilk defa listenin sonlarında 10.000'den az izleyicili bir film gördük (beş hafta önce onuncu sırada 9 bin izleyici vardı). !F'in de kısmen etkisi olduğunu düşünüyorum bir yandan. İstanbul'lu sinemaseverleri vizyon filmlerinden ödünç aldı bir haftalığına. Geçen seneler gibi sıkı takip edemedim maalesef ama görmek istediğim birkaç filmi yakaladım ve yakalayacağım. Bu haftanın listesinde “Issız Adam” yok, “Bride Wars” fazla geride, 3 boyutlu “My Bloody Valentine” gereğinden fazla iş yapmış, başka da ilginç bir şey gözükmüyor.


Bu Cuma gösterime giren filmlerden "Bir Alışverişkoliğin İtirafarı", "Bride Wars"un seyircisini paylaşacak, çizgi roman uyarlaması "The Spirit" ise "300" ve "Sin City" severleri hedefliyor. Daha önce memleketi Batman'da gösterilen "Havar", İstanbul perdelerinde gözükecek. Bir de ren geyiği Niko'nun eğlenceli olmayan maceraları ("Niko: Yıldızlara Yolculuk") gösterimde. Herkese iyi seyirler.

Naylon Plak '009

Bunları hatırlıyorsunuz.

Bu yıl da geliyorlar.

20 Şubat Cuma veya 21 Şubat Cumartesi gününde bu site 100.000inci okuyucusunu ağırlayacak.

O gün Naylon Plak Ödülleri 2009 adayları sizin oylamanız için bu sitede olacak.

2008'de kulağınızı acıtmış şarkıları, gözünüzü karartmış videoları seçmeye hazır olun.

Acıtma sırası sizde!













19 Şubat 2009 Perşembe

Pet Shop Boys - BRIT Awards 2009 Medley



Bir numaralı müzik insanları, BRIT 2009 ödüllerinde Müziğe Dev Katkı adında bir onur ödülü aldılar. Bu da onların bize verdikleri ödüldü. İlginç bir şekilde 10 dakikalık performans konuk sanatçılar Lady Gaga ve Brandon Flowers'ında dahil olduğu bir detone şölenine dönüşmüş. Allahtan şarkılar mükemmel de umursayamadım. İşte medley'in içeriği:

Suburbia
Love Etc.
Left To My Own Devices
Always On My Mind
Go West
Opportunities
What Have I Done To Deserve This?
Domino Dancing
I'm With Stupid
Being Boring
It's A Sin
All Over The World
West End Girls

Videoyu göremeyenler buraya tıklayıp izleyebilirler.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) KASABA – MURAT DALKILIÇ
2) SON ÖPÜCÜK – ASLI GÜNGÖR
3) ANLAMAZDIN – AYLA DİKMEN
4) BEN KİMİM – CANDAN ERÇETİN
5) FLU GİBİ – AJDA PEKKAN

Yabancı Liste

1) CIRCUS – BRITNEY SPEARS
2) HEARTLESS – KANYE WEST
3) SINGLE LADIES – BEYONCE
4) THE BOY DOES NOTHING – ALESHA DIXON
5) NUMBA 1 (TIDE IS HIGH) – KARDINAL OFFISHALL

Yerli Rock

1) AŞK DURDUKÇA – YÜKSEK SADAKAT
2) YANDIM YANDIM YANDIM – BERTUĞ CEMİL EE. NİLGÜL
3) DURSANA DÜNYA – PİNHANİ
4) GECEYEDİR KÜSMELERİM – BADEM
5) İDDİA – MOR VE ÖTESİ

Yazasım gelmiyor bu değişmek bilmeyen listeler hakkında.

16 Şubat !F Tavsiyeleri



17.30 AFM - Nights and Weekends (Geceler ve Haftasonları)

Söylenenlere bakılırsa ekranda görülebilecek en gerçekçi romantik öykülerden bir tanesiymiş. Konusu da fragmanı da ünit verici.

19.00 EMEK - The Sky Crawlers (Gökyüzü Savaşçıları)

Önemli festivaller tarafından sadece animeler arasında değil live-action fantastik filmler arasında da el üstünde tutulmuş bir film. Mutlaka iyidir.

21.30 EMEK - Man on Wire (Teldeki Adam)

Senenin en çok konuşulan festivali. İp üstündeki bir adamı belgeliyor anlayabileceğiniz üzere. Oscar favorisi.

15 Şubat 2009 Pazar

Türkiye Box Office 06.02.2009 - 08.02.2009


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Benjamin Button

1

89.263

91.652

2

Güz Sancısı

3

54.313

418.600

3

Bedtime Stories

1

39.371

39.371

4

Kadri'nin Götürdüğü Yere Git

4

35.059

467.004

5

Despero

3

30.605

244.370

6

Valkyrie

2

23.514

90.545

7

Issız Adam

14

15.245

2.739.755

8

Inkheart

3

13.972

142.027

9

Yes Man

4

13.459

304.099

10

Kirpi

2

12.607

54.487


Okuyucularımızdan Emre'nin tahmini doğru çıktı. Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi bu hafta birinci sırada. Bir sürü kaliteli yeni film listeye giremezken (Şüphe gibi), Adam Sandler komedisi üçüncü sırayı kapmış. Promosyon kurbanı olduğunu düşündüğüm Kirpi'ye ise yazık oldu. Çok daha fazla kişi tarafından izlenebilirdi.


Bu hafta gösterime giren filmlerden birinden bahsetmeyeceğim. O film hiç kuşkusuz bir dahaki listenin zirvesinde olacak ama yaratıcısının sinemayla ilgili ettiği saçma sapan sözlerden dolayı, benim ondan laf edesim gelmiyor. O filmi aratıp benim siteme gelmesini de istemiyorum kimsenin. Tabi izlemeyeceğim anlamına gelmiyor bu. Haftanın çok eğlenceli bir yeni filmi var: Gelinlerin Savaşı. Zamanında fragmanını yayınlayıp çok keyifli gözüktüğünü söylemiştim. Halen daha sabitim fikrimde. Bir diğer yeni film ise 3 boyutlu kopyasıyla gösterime giren slasher korku filmi “My Bloody Valentine”. Bol bol kan, çıplaklık bir de gerçeklik istiyorsanız, IMAX sinemalarına bir uğrayın. !F olmasa şimdiye kadar ben izlemiştim ne yalan söyleyeyim. Herkese iyi seyirler.

13 Şubat 2009 Cuma

!F 2009 - 13 Şubat Tavsiyeleri



Geçen sene !F'le ilgili güncel hiçbir şey yapamamıştım, içimde kalmıştı. Hazır fırsat bulmuşken 13 Şubat Cuma filmlerinden tavsiye ettiklerimi yazayım:

Efendim, yarın sabahın köründe kalkıp sinemaya gitmenize gerek yok, ilk tavsiye ettiğim film 15.00'te başlıyor.”The Man Who Loved Yngve” Emek Sineması'nda gösterilecek. Bu filmlerin konusunu, bilmemnesini !F sitesinden okuyabilirsiniz. Beni çeken tarafı, The Cure, REM gibi sevdiğim isimlerden gelen müzikleri, gençlik hayalleri, rock merakı, yeni gelen biriyle değişen dünyalar gibi unsurlardan oluşan içeriği oldu. Eğlenceli bir film, sinik ve ağır değil. Bir yandan da gençliğin olmazsa olmazı melankoliyi içeriyor tabi. İyi bir seçim olabilir.

İkinci filmimiz, 17.00'de yine Emek Sineması'nda gösterilen “Sauna”. Fantastik Filmler kuşağında gösterilen bu yapıt beni fragmanıyla vurdu. Günahlardan arınmak üzerine olan konusu, geçmişin hayaletleriyle yüzleşmeler (mecazi olarak değil), oldukça etkileyici kullanılmış gibi görünen müzik ortaya kaçırılmaması gereken bir film çıkarmış olabilir. En azından güzel görselliği ve özenli çekilmiş sahneleri için izlenesi.

Bu filmden çıktığınızda iki film peşpeşe kafanızı yeterince yormadıysa club müzik üzerine bir film izlemelisiniz. “Berlin Calling” bayılmadığım bu müzik türüyle iyi bir iş çıkarmış gibi gözüküyor. Bedük benzeri baş karakter DJ, gece hayatının en güzelini yaşarken bir anda yaşamı tepe taklak oluyor. DJ'leri dinlemesi her zaman keyifli olmuyor, hele de kafa iyi değilken ama izlemesi güzel olacak gibi. Bedük'ü gösterime getirip, filmin baş karakteri diye yutturabilirmiş organizatörler. Oldukça ilgi çekerdi. Bu fikir de size ticari bir kıyağım olsun sevgili !F insanları. Film 19.00'da Emek Sineması'nda.

21.30'da yine Emek Sineması'nda, bu senenin muhtemelen en gözde filmi “Slumdog Millionaire” var. Gösterime girecek sonra tabi ama “illa 15 lira verip izlemeliyim” diyorsanız, pişman olacağınızı zannetmiyorum. Oscar 2009'un bu en güçlü adaylarından biri, bağımsız sinemanın gerçek dünyayı fethettiği anlardan birini yaşatabilir bizlere.

Saat oldu 22.00, AFM Bağımsız Film Festivali'nde dört tane film izledik ama halen AFM'ye girmedik. Üç parçasından birini Michel Gondry'nin, bir diğerini ise süper film “Yaratık”ın yönetmeni kimse onun çektiği “Tokyo” derdimize deva olacaktır. Bu tip parçapinçik şehir güzellemelerinden asla başyapıt çıkmaz ama beğenmek için üç film var karşınızda. Bu da üç kat memnuniyet ihtimali demek. Hem de tek film parasına. Oley.

“Bu akşam Cuma, ama dışarı çıkıp alkolü abartıp kusmaya üşeniyorum, nasıl kusacağım ben?” diyorsanız “Tokyo Gore Police” diyorum sizlere. Nöbetçi Sinema kuşağından bu film kan, şiddet ve vücut deformasyonu üzerine hiç sınır tanımamış, fragmanını izlemek bile yeterince zor bir deneyimdi. 00.30'da filme girip 109 dakika boyunca sabrınızı denemek isterseniz hiç kaçırmayın. Ancak her “zor” filme benzemiyor bu gerçekten sınır tanımamışlar. Uyarmış olayım. Şiddet ve cinsellik ne kadar abartılırsa merakımız da o kadar kamçılanıyor tabi. Biri daha demişti bunu ama kim? İsmi de bana benziyordu ama... Hah, elbette! Freud. Selam çaktım buradan kendisine.

The Burning Plain (2008)



!F 2009'un ilk galası olan “The Burning Plain” festivalin bu seneki macerasına güzel bir başlangıç yapmamı sağladı. Gerçi zaten yarı ve çeyrek sinemaseverler !F'i İstanbul Film Festivali'yle karıştırırken galaların da Emek Sineması'na taşınması atmosferde ciddi bir sarsılmaya sebep olabilir fakat yeni AFM Beyoğlu'nun halihazırda hiç çekici bir sinema olmadığını düşünüyorum. Emek, pek bağımsız sinema yeri değilse de, AFM Beyoğlu sinema yeri bile değil.

Uzatmadan mevzuya geleyim. Film uzun yıllara yayılmış kompleks bir hikayenin çeşitli uçlarından anlatmaya başlayarak yavaş yavaş bizi çözüme doğru götürüyor. Yönetmen, “21 Gram”, “Babil” filmlerinin senaristi Guillermo Arriaga. Dolayısıyla hikayesi kesişen bir sürü insan konsepti de İngilizce-İspanyolca dil de şaşırtmıyor bizi. Farklı olan şey bu sefer öykünün aile içinde geçmesi. Yani hayatın biraraya getirdiği yabancılar değil bu filmin karakterleri, öyle ya da böyle doğuştan bağları olan insanlar. Bu, senaristin artık oldukça tanıdık olan tavrına yeni bir nefes getirmiş, iyi de olmuş. Filmin (bahsettiğim diğer filmlerin yönetmeni) Inarritu filmlerinden farklılıkları ise genelde eksik kaldığı kısımlara denk düşüyor. Yani senarist kendine taze bir gidişat bulmuşken, yönetmenliği de kendisi yapınca bazı yerler acemiliğine gelmiş.

Örneğin görüntü yönetimi tek bir saniye bile şaşırtmıyor bizi. Sarı sıcak renkler ve soğuk mavinin tezatı her zaman işe yaramıştır, özellikle de yolu Meksika'ya düşen filmlerde. Fakat arada bir, biri çıkıp farklı renklere boyasa bu filmleri güzel olacak. Filmin duygusal tonu da çok çekici gelmedi bana. Hikaye aslında oldukça vurucu ve ağır işlenebilirmiş. Yönetmen filmin tam anlamıyla etkileyici olmasındansa, geniş kitlelerce sevilesi olmasını tercih etmiş sanki. Slyvia karakterinde bunu açık açık görmek mümkün. Ticari filmler bile sevilmeyesi karakterlerini finale doğru böyle şekere bulamazlar. Bir yandan da gerçekten kanınızı donduracak çok az sahne varken, aşktan kalbinizin ısındığı birçok sekans var. Tabi bu illa kötü bir şey olmak zorunda değil ama hikayenin hakkı yenmiş gibi oluyor biraz.

En yakalayıcı sahneler, ilginçtir, bir aksiyon filmi andırırcasına en gürültülü sahneler, uçak çakılması, patlamalar gibi. Bunların çekiminde büyük ustalık göstermiş Arriaga, çok iyi iş çıkarmış. Oyuncu kadrosu oldukça göz doldurucu, Kim Basinger, Brett Cullen gibi deneyimli isimlerin hiç gerisinde kalmayan Jennifer Lawrence gibi genç yetenekler de var. Charlize Theron meselesi ise benim için hala bir soru işareti. Kendisini bu denli takdir edilesi kılan bir oyunculuk performansını henüz izlemedim, bu film de durumu değiştirmedi.

Arriaga'nın filmi büyük bir ustalıkla kurduğu zaman çizgisiyle, kurgusuyla ve “acıyı hissetmek” üzerine işlediği senaryosuyla ilgiyi hak ediyor (duygusal olarak yaralı her karakterin fiziksel olarak da yaralı olduğuna ve sebeplerine dikkatinizi çekerim). Kesinlikle kaçırmayın diyeceğim bir iş değil ama filmlerde derinliktense güzel vakit geçirmeyi arayan arkadaşlarınızı götürürseniz sonrasında dır dır etmeyeceklerini, sizin de paranıza acımayacağınızı garanti edebilirim. Akıldan çıkmayacak bir drama olmasa da “The Burning Plain” aşk, yıllanan acılar ve geçen zaman üzerine, kendini izlettiren bir yapıt.

Not: 3.5 / 5

10 Şubat 2009 Salı

Keremcem'in İyi Zamanları



Keremcem sonunda becerip, eski umut verici günlerine dönebildi. Yeni şarkısı "Sana Ferrari Gerekti"nin özellikle nakarat kısmı oldukça güzel. Klip açık ara çektiği en iyi klip. Yine takım elbisesiyle ama utangaçlığını atmış, iyi olmuş. Fakat bazı notları düşmek lazım:

1-
Eski aşkına şarkı yazmak tabi ki anlaşılabilir bir şey ama sırf kız ünlü olduğundan (Yasemin Ergene) bunu magazin haberine dönüştürüp albüme promosyon yapmak kötü bir şey. Yasemin Ergene'nin "biz zaten aşk yaşamadık" demesinden daha bile kötü. Kızın şarkı yazma yeteneği de yok şimdi ne yapsın. Oturup "Sana albüm satışı gerekti" mi desin?

2-
Madem klibe çok bütçe ayırmıyorsunuz ve o seti talan etmeyeceksiniz, o zaman sanki her yer yanıp tutuşuyormuş izlenimi vermeye çalışmayın. Topu topu bir (muhtemelen bozuk) ışık parçalayıp, iki maytap yakmışsınız. Klibin konusu "Keremcem tüm heyecanıyla şarkı söyledi ve etraf yandı bitti kül oldu" ise yakıverin bir iki perde, bir tane de amfi parçalayın. Funda Arar'ın bir klibi vardı zamanında "Aşksız Kal" diye, sevgilisinin evini dağıttığı. Üç liraya çekmişlerdi heralde, hiçbir şeyin gerçekten kırıldığını görmüyorduk. Ona benzemiş.

3- Keremcem'in bir ped markasının animasyon maskotuyla yaptığı "Hayallerin Peşinde" şarkısı bok gibiydi. En kibar deyişle. Klibi de öyleydi. Bu "genç kız sevgilileri" bilmiyorlar ki sırf onlara hitap eden işler yaptıklarında zerre faydası olmuyor. Onlar ne albüm alan tayfadan, ne de müzikten anlayıp sanata değer katan tayfadan. O yüzden Keremcem, ilk albümdeki gibi sevilesi, kişisel şarkılar yaz, müzikten anlayan insanları bağla kendine.

4- Klipteki tavırlar, bence enfes olmuş. Tek başına yaptığı danslar acaip eğlenceli. Dengesi de olmasa kafası iyi diyecektim. Arkasına 10 tane dansçı alıp önlerinde kazık gibi dikilen solistlere 10 basar.

5- Yeni albüm "Dokun" sessiz sedasız çıktı piyasaya. Henüz öncekinin üstünden 1 yıl geçmişken. Bir şans vermek lazım, ilk albümün ve bu şarkının hatırına. Ancak kapanış şarkısı "Hayallerin Peşinde"yi ben dinlemem, Keremcem kendi hayrını düşünüyorsa kimseye de dinletmesin.

9 Şubat 2009 Pazartesi

Bi' Kamp Geldi



Eski haliyle Nina Persson'un solo projesi, yeni haliyle üç kişilik bir grup (Nina Persson, Niclas Frisk, Nathan Larson) olan A Camp yeni albümü ve yeni şarkılarıyla döndü. The Cardigans'dan ne haber ne şarkı gelmediği için haklarında pek yazamıyorum ve ne kadar sevdiğimi bilmiyorsunuz ama hakikaten çok severim. İşte yeni albüm ve üç kişilik yeni gruptan detaylar, resimler. İsveç'te 28 Ocak'ta yayınlanan "Colonia" en çok satan albümler listesinde hemen zirveye oturuverdi ayrıca. İngiltere'de ise indie albüm listesinin 10 numarasında. Yıllardır The Cardigans'ın Avrupa'da göz ardı edilmesine uyuz oluyorum. Küçük bir ihtimal ama belki bu albümle Nina'nın talihi döner.



Colonia

Avrupa Çıkış Tarihi: 2 Şubat 2009

Amerika Çıkış Tarihi: 28 Nisan 2009

Single'lar: 1- Stronger Than Jesus 2- My America

Şarkı Listesi:

1- The Crowning
2- Stronger Then Jesus
3- Bear On The Beach
4- Love Has Left The Room
5- Golden Teeth and Silver Medals
6- Here Are Many Wild Animals
7- Chinatown
8- My America
9- Eau De Colonia
10 - I Signed The Line
11- It's Not Easy To Be Human
12- The Weed Had Got There First



Hangi şarkıyı nereden dinleyeyim:

Stronger Than Jesus

Love Has Left The Room

I Signed The Line

Bear On The Beach

My America



Videoyu da izleyeyim:



Youtube linki şu şekilde: http://www.youtube.com/watch?v=wUVMpluF7kQ Üstteki videoyu göremiyorsanız, proxy siteleri ve bu verdiğim adresi kullanın

Uzanamadığım Ciğerler



İlk “Recep İvedik” filminden nefret etmedim. Yapımcısı Faruk Aksoy'un gerçek sinemaya yaptığı sözlü saldırılara rağmen filmi genellikle savundum burada. Çünkü Şahan'ın yeteneğinin ne derecede olduğunu biliyordum. Üstelik “filmi eğlenmek için yaptım” tavırı da oldukça anlaşılırdı.
Fakat şimdi ne olduysa, Gökbakar yapımcısının laflarını almış, tekrar bize satıyor. Üstelik olabilecek en sevimsiz şekilde. Biri sürekli “ben iyiyim” derse iyi olmadığını anlarsınız ya Şahan da sürekli “ben ödülü siklemiyorum, bana seyirci lazım” dedikçe anlıyorsunuz ki bir yarası var. Bu adam çok yetenekli bir komedyen, beni gülmekten nefessiz bırakmışlığı var ama beceremediği işe (sanat filmi) saygı duyacak kadar “dolu” bir insan değil demek ki. İşte tam da yeni film gösterime girmekteyken sanat filmleri hakkında ettiği, kendisinin değil de Recep İvedik'in ağzına yakışacak sözler:

“Hiç dayanamam. (...) Bana şöyle geliyor, Bebek'ten başlasam kar yağarken sigara içerek atkımla beraber denize baka baka yürüsem ve biri çekse bunu. Eminönü'ne geldiğimde film bitse 90 dakika yürümüş olurum oradan oraya herhalde. Al sana sanat filmi. Hiç diyalog yok, böyle denize bakacağım sadece durup, martılara bakacağım. (...) Aslında bakma çok ciddi paralar kazanıyorlar. Popüler sinemadan daha iyi kazanıyorlar. Ön imaj veriyor. Filmi malediyorlar 250 milyara. Oyuncuların hiçbirine para vermiyorlar, hepsi amatör. 'Gel Mehmet sen oyna, gel bilmem ne sen oyna'. Konu belli, ağır dram. Zaten toplasan 17-18 plan. Planların tanesi 7 dakika olduğu için... Ondan sonra bir festivalde ödül 'uuuuuu' milyon eurolar gelsin. (...) Bir yapılan eser ne kadar anlaşılamazsa, ne kadar böyle içinde garip karanlık, kasvet, ağırlık, uyuşukluk, basıklık barındırırsa o kadar sanat filmi olacakmış gibi bir inanış var. Hiç kimse anlamaz mesela, 'Çok iyi film'... Nesi iyi lan? Bunlar ne ya? Bir facebook, bir sanat filmi kabul edemiyorum.”

Ben kızıyordum millete, “Şahan TV 8'de az ama öz izlenen bir komedyenken destekliyorlar, çok izlenince sevmiyorlar” diye. Fakat izlenmek adamı böyle bozacaksa, sevmeyen kimseye “haksızsın” diyemem. Konuştuğu bu cahilce lafları kim söylerse söylesin, o kişi sinemaya bulaşmamalı. İnsanın derdi para olunca, bir de bu kadar belli olunca ne kadar ucuz duruyor. Allah'a çok şükür sanat filmi zevkimiz Şahan Gökbakar'ın insiyatifine kalmamış. Kendisine gerçekten sinemadan uzak durmasını teklif ediyorum. Herkesin hayrınadır. Çektiği film bana bunu söyletemedi ama bu demeçleri, bunu gerektiriyor. Sanat sinemasından anladığı buysa, popüler sinemayı doğuran dala bu kadar saygı duyuyorsa gitsin başka meslek yapsın.

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) KASABA – MURAT DALKILIÇ
2) ANLAMAZDIN – AYLA DİKMEN
3) SON ÖPÜCÜK – ASLI GÜNGÖR
4) BEN KİMİM – CANDAN ERÇETİN
5) GRAM – SERDAR ORTAÇ

Yabancı Liste

1) CIRCUS – BRITNEY SPEARS
2) SINGLE LADIES – BEYONCE
3) HOT N COLD – KATY PERRY
4) JUST DANCE – LADY GAGA
5) HEARTLESS – KANYE WEST

Yerli Rock

1) AŞK DURDUKÇA – YÜKSEK SADAKAT
2) YANDIM YANDIM YANDIM – BERTUĞ CEMİL EE. NİLGÜL
3) DURSANA DÜNYA – PİNHANİ
4) İDDİA – MOR VE ÖTESİ
5) DAYAN YALNIZLIĞIM – EMRE AYDIN

Aslı Güngör'ün piyasaya çıkışını ve başarısını oldukça olumlu bir şey olarak görüyorum. Deniz Seki'nin düştüğü hallere düşmeden kendi şarkılarını yazıp söyleyen bayanlara hiçbir itirazım olamaz. Fakat “Kalp Kalbe Karşı” gibi oldukça güzel ve kalıcı bir şarkıdan sonra kendi albümünü”Son Öpücük” gibi “yaptım, oldu, dinleyiverin işte” bir şarkıyla tanıtması beni hayal kırıklığına uğrattı. Kızın sesi çok güzel, melodileri genellikle hoş fakat bu şarkı “eh”. En hassas yerlerden vuran sözleriyle bizim milletin aklını başından alacaktır tabi. Şaşıracak değilim.

Murat Boz'un bi' şaşkınlık anında 5. sıraya fırlayan “Para Yok”u 12 numaraya geri gitmiş. Nazan Öncel ise yükselişini sürdürüp 12 numaraya oturmuş. Bu şarkının neden rock listesine kabul edilmediğini pek anlamıyorum ben. Göksel giriyorsa mesela, Nil ve Nazan Öncel de kabul edilmeli. Ayrıca ilginç bir noktaya değineyim. Bu hafta yerli rock listesinde ilk 20 sırada bir tane bile bayan sanatçı yok. Çeşitlilik güzel şeydir, birbirinin aynı şarkıları yapan yarı arabesk rock gruplarından gına geldi.

Listenin en güzel sürprizi bu sitede hayranlıkla karşıladığımız yeni Nil şarkısı “Seviyorum Sevmiyorum”un 63'ten 15. sıraya yükselmesi. Bence 1 numara potansiyeli var şarkıda ama kaç hafta sonra orada görürüz bilemem. Klip şart bunun için öncelikle. Herkes Candan Erçetin gibi olamıyor. Fiziksel olarak yayınlanmayan “Ben Kimim” ile haftalardır ilk 5'in içinde yer alan Candan Erçetin, bu hafta 4 numarada.

Listenin bir diğer güzel sürprizi 26.sıradaki Zuhal Olcay. Bülent Ortaçgil ile yaptıkları yeni albümünü halen merak etmekteyim, yakında dinleyeceğim umarım. “Yine Aşk Var” Olcay'ın yeni şarkılar yapmasının doğru bir karar olduğunu kanıtladı. Bir de aklıma gelmişken (nereden bilmiyorum) Aşkın Nur Yengi'nin bu hafta gitmeyi planladığım Balans konseri iptal edilmiş. Londra'da soğuk algınlığından dolayı duydum. Epeydir yeni müzik üretmeyen bir sanatçının, zaten 40 yılda bir konser verirken, bir de böyle özensiz davranması beni biraz üzdü. Ben İstanbul'a geldiğimden beri dördüncü konseri heralde bu, ki onlardan biri de iptal olmuştu. Yengi'ye çocukluktan beri hayran olmam bu gerçekleri değiştirmiyor maalesef. Herkese iyi dinlemeler.

Türkiye Box Office 30.01.2009 - 01.02.2009


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Güz Sancısı

2

79.119

284.754

2

Kadri'nin Götürdüğü Yere Git

3

55.262

370.266

3

Despero

2

50.596

158.094

4

Valkyrie

1

39.465

39.465

5

Yes Man

3

33.710

256.260

6

Issız Adam

13

29.181

2.696.880

7

Inkheart

2

28.658

97.716

8

Changeling

1

23.120

23.120

9

Vali

4

21.350

424.741

10

Kirpi

1

21.009

21.009



Önceki haftasonunun gişe listesi böyleydi. Geçtiğimiz Cuma günü gösterime giren filmlerin ise kalite ortalaması oldukça yüksek. "Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi", "Beşir'le Vals", "Dunya & Desie" ve "Şüphe", şüphesiz izlenmesi gereken filmler olarak parlarken "Gerçek Masallar" ve "Öldür Beni" de meraklısına hitap ediyor. “Şüphe”deki oyunculuk şölenini, "Benjamin Button"daki acaip hikayeyi, "Beşir'le Vals"in mükemmel görselliğini kaçırmak istemezsiniz. İyi seyirler.

3 Şubat 2009 Salı

Yha Magazinci Hakim Falan Mısın?



gerçekten çok harika bir şarkı murat bozunda klipte olması harika olmuş… süper bir sarkı 10 numara ses müttiş yaa bayıldım hella olsun aynen tempo murat:) gerçekten çok güsel şarkı süper yhaa ben böle bi şarkı görmedimm duymadım hayatında başarılar dilerim güzel güzel şarkılar bekliyoruzz.. YA BAYILDIM ŞARKIYA TVDE İZLEDİM HEMEN İNDİRDİM MURAT BOZDA RENK KATMIŞ KLİBE SÜPER:):):):) çok güzel şarkı bayıldım bu şarkı birinizde varsa birisi bana yollarsa sevinirim gercekten cok harika bir sarkı olmus gerci murat bozu pek sevmiorum ama klibe cok yakısmıss YOK BOYLE BİR ŞARKI YAA TAMM BENLIKK VALLA RUHUMA HITAP EDEN SARKILARA BAYILIYORUMM YAA DİLİNE SESINE SAGLIK BASARILARIN DEWAMINI BEKLIYORUMMM ….!!! songaz devam etmen dilegiiyle ya evet çok süper olmuş ben muratı mavi şeker programında izledim ve gerçektende çok senpatik buldum kendisini klip hakında söyliceğim süper harika yani bomba olmuş ayrıca murat bozun alması dahada süper olmuş yürü be kim tutar seniiiiiiiiiiiiiiiii??? yaaa süper ötesi =) mükemmelsinnn…..:):)xD manyak şarkı yaaaaa adam da çok tatlı hele o gülüşü aaaaaaah ahh murat bozun tahtın9ı oynatcak gibi görünüo çok güzel şarkı olmuş sizi ece erkenin progmanında izledim taıana da güzel bence keşke türkiyeli olsa onu güzellik yarışmasına katılırdı. ayh süper şarkı ya murat bozla dahada güzel olmuş iki murat yakıyo ortalığı walla ayyy dinle dinle bi hal oldum ezberledm walla şarkıyı:D murat boz nie klipte bn onu anlamadım süper manyak bi şarkı ya senin kadar güzel bişarkı söyleyeni ne gördüm nede duydum harikan çüüüüüüüüüüüüüssssssss yha inanılmas bişi ben cok beyendim….bide murat bola beraber cekmiş yha ayrı bi tadı var klibin yahu…..kral da hergün saat tam 2:30da verilio ……sevenlere duyrulur…. daha iyilerini bekleris murat….:D:D:D:D:D ses rengini çok beğendim,sanat yaşamında başarılarının devamını diliyorum murat. şarkı manyak güzelya çok beyeniyorumya umarım daha çokgüzel şarkı çıkar emo cular msn eklesin emocukıjjj ßuse..:D yaaa irem sen neden insanları yrgılıyosun sen magazinci hakim falanmısın bence insanları yargılamadan önce düşün hemşarkı süperrrrrrrr süreklii diinnleommm yhaaaaaa sarkıyıııııı aallahmm süperr yhaaa baska bişey bulamıommmmmm söyleyeckk süper harikaaaa bayıldmm all her seyinii yanınaaaaa süperrr hele murat bozz da çok yakışmışşşşşşşşşşşşşş ama yiine hatırlATMAK İSTERİM Kİİİ FIRAT ÇÖLOGLUUUUUUUU DAHA AYRII AMA SNDE ÇOKK GÜSEL YAPAMIŞŞSNNN YHA BAYILDMM ANLATAMAM VALA YHAA

Sırf okuyun da eğlenin diye koydum bunları. Seçme değiller, hepsi komik. Bu haftaki Türkiye listesinin 1 numarası Murat Dalkılıç'ın şarkısı hakkında bir sitedeki yorumlar bunlar. Şaşmamak lazım bu kadar dinlenmesine. Son cümleye özellikle dikkat. Yazan kız krize giriyor tam ortasında.

Bu arada madem konusu açıldı bir haber daha verelim. Murat Boz'un ilk albümü sonrası anlaştığı (o günden beri iyi şarkı yapmıyor) Dokuz Sekiz Müzik, yeni "hit"i Murat Dalkılıç'ı kaybetmiş durumda. Dalkılıç, Sony Müzik ile anlaşmış, albümü de oradan çıkacak. Beni ilgilendirmiyor da, sevenleri için söylüyorum. Yha süper şarkı valla.

Güz Sancısı (2008)



Tomris Giritlioğlu'nun yönettiği “Güz Sancısı” genç oyuncu kadrosu ve umut verici görselliğiyle 6-7 Eylül olaylarını anlatan bir dönem filmi. Önceki hafta gösterime girmeden önce dediğim gibi halkımızın ilgisini cezbetmeyi başardı. Giritlioğlu'nun hassas tarihi konulara olan ilgisi popüler yüzlerle birleşince bu sonuç kaçınılmaz oldu. Yani bir ürün olarak çekici bir paket var elimizde, ama bir film olarak nasıl?


Kısa cevabı: tatsız tuzsuz. En azından süresinin çoğu boyunca. Politik ayrılıklara rağmen aşık olan siviller alışık olmadığımız bir konu değil, film de bunu anlatıyor. Hele de Türk erkeği kalpsiz babasına başkaldıran bir genç, Rum kızı ise fahişe olunca her şey daha da bilindikleşiyor. Ancak buna rağmen, en garanti fırsatları bile kaçırarak ne gerilimli olabiliyor film, ne de romantik; ne üzücü olabiliyor ne de sivri. Karşımıza çıkan hemen her karakteri daha önce başka filmlerde izlemişiz. Üstelik bunun suçlusu ilk gördüğümden beri aynı şekilde oynayan Okan Yalabık değil, senaryo. Yönetmen, iyi filmin içinde sembolizmin, metaforların olması gerektiğine o kadar inandırmış ki kendini, duyguyu vermektense (ki sembolikten çok duygusal olmaya yönelik bir hikaye bu, kabul edelim) hamam böcekleri, sürekli kesilen sonra evi basan su gibi ipuçlarıyla doldurmuş filmi. Defalarca izleyip de anlamlarını çözmelik. Maalesef defalarca izlenecek kadar eğlenceli bir film değil.



Bu gidişat neredeyse finale kadar böyle sürüyor. Fakat olaylar patlak verdiğinde temponun artışı elle tutulur gözle görülür bir şekilde oluyor.Bu utanç verici tarihi gerçekleri özetlemek gerekirse; Kıbrıs olayları zamanı artan Rum düşmanlığı, körükleyenlerden dolayı patlamaya hazır bomba olmuştur. Bir gün Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldığını iddia eden yalan bir haber duyulur. Gaza gelmeye her şeyden daha müsait insanımız Beyoğlu'na daldığı gibi Rumların yaşadığı, çalıştığı nere varsa talan eder, yağmalar, çalar (bu noktada “en azından manasızca kızgın olmakla yetinseydik” dedim) ve aklınca ders vermiş olur. Gerçek hayatta son derece yüz kızartıcı, bir film içinse altın madeni bir konu bu. Filmin sanat departmanı, tüm sahneler boyunca olduğu gibi bu yağma sahnelerinde de inanılmaz iyi iş çıkarmış, Piyanist'in “talan olmuş sokaklar” sahnelerine ne kadar benzediği hiç önemli değil. Gördüğümüz manzara son derece etkileyici. Filmin genelinin aksine.



Başrol oyuncuları Murat Yıldırım ve Beren Saat, “Güz Sancısı”nı sırtlayan isimler. Daha önce büyük bir yetenek gösterisine maruz kalmadığımız Saat, muhtemelen kendi yapmadığı dublajın etkisiyle kendisini aşmış. Murat Yıldırım için ise diyecek söz bulamıyorum. O kadar doğal ve buna rağmen kendini tekrarlamayan bir oyunculuğu var ki minimalist yönetmenlerimiz neden üstüne atlamıyor anlamıyorum. Kendini zorla ön plana atmadan çok başarılı olabilen oyunculardan Yıldırım. Umarım sinemada kıymeti bilinir.



Bu iki oyuncunun hatırına, yine finale doğru romantik olabilen bazı sahneler var. Yakınlaştıkları sahneler olabildiğince kaliteli çekilmiş. Bir de oynadığı her filmde kendisinden bahsedilmesini hak eden İlker Aksum var. Karakteri, tüm diğer karakterler gibi daha önceden tanıdığınız bir tip ama film boyunca verilmeye çalışılan gerilim bir tek bu adam gözlerini kocaman açınca akıyor izleyiciye. Yine Zuhal Olcay'ın filme ufak ziyareti ilgiyi körükleyen anlardan oluyor. Anlayacağınız efsanevi işler çıkarmamışlar belki ama oyuncular yönetmenin işini üstlenip filmden çıkması gereken duyguyu kısmen çıkartmışlar. Tomris Giritlioğlu'nun yönetmenliği biraz ısmarlama olmuş böyle bir öykünün üstüne. Halbuki ne kadar yetenekli olduğundan hiç şüphem yok. Genelde o sihri perdeye yansıtmayı başarır. Fakat sıkılırsanız da işlerin değiştiği finale kadar sabrediniz. Sinemada arkamda oturan adamın, sıkılan arkadaşına söylediği gibi: “Oflama, oflarsan sihir bozulur.”


Not: 3 / 5

Türkiye Top 5

Yerli Liste


1) KASABA – MURAT DALKILIÇ

2) ANLAMAZDIN – AYLA DİKMEN

3) BEN KİMİM – CANDAN ERÇETİN

4) GRAM – SERDAR ORTAÇ

5) PARA YOK – MURAT BOZ


Yabancı Liste


1) CIRCUS – BRITNEY SPEARS

2) SINGLE LADIES – BEYONCE

3) HOT N COLD – KATY PERRY

4) JUST DANCE – LADY GAGA

5) NUMBA 1 (TIDE IS HIGH) – KARDINAL OFFISHALL


Yerli Rock


1) AŞK DURDUKÇA – YÜKSEK SADAKAT

2) İDDİA – MOR VE ÖTESİ

3) YANDIM YANDIM YANDIM – BERTUĞ CEMİL EE. NİLGÜL

4) DURSANA DÜNYA – PİNHANİ

5) DAYAN YALNIZLIĞIM – EMRE AYDIN


Murat Dalkılıç yine zirvede. “Kasaba” adlı şarkısının zorla ele geçirdiğim orijinal sözlerini yayınlıyorum:


"Zaman zaman, zirveye çıkan, şarkılar olmuyor pek aman aman.

İnip inip sonra yine çıkan, bu şarkılar gitsin duman duman.


Türk listelerde pek iş yok, yaşanan kısmet.

Murat yine 1'e çıkmış, yapıyor nispet.


Al şarkını da yanına.

Kulağıma bundansa hem ateş girsin hem soba.

Kalmayacak yarına.

Bunu git de ver ya bakkal ya da kasaba."


Sonra gelip de “madem beğenmiyosun, daha iyisini yap” demeyin, yaptım işte. Diğer sıralara bakınca, Serdar Ortaç'ın sonunda dinlediğim ve azıcık da olsa umut verici olan döneminin (Dansöz, Gitme, Şeytan, Düşman) sonu olduğuna karar verdiğim, iğrenç şarkı “Gram” dördüncü, Murat Boz'un Murat Dalkılıç'a verdiği desteği abartıp “madem o kötü bi şarkı yaptı ben de yapayım” diyerek piyasaya sürdüğü “Para Yok” ise beşinci sırada. Kulaklarınıza geçmiş olsun canlarım. Çok zorda kalırsanız 12 numaradaki Nazan Öncel ve “Seni Bugün Görmem Lazım”a koşun.


Yabancı müzik konusunda kadınlar egemenliğini sürdürmeye devam ediyor. Listede Britney, Katy Perry, Beyonce, Lady Gaga, Rihanna, Christina Aguilera, Pink, Pussycat Dolls gibi kimi ararsanız bulmak mümkün. Her hafta aynı isimleri görmekten bıktım ama. Amerika'da “If U See Amy” olarak sansürlenen “If U Seek Amy” (hızlı okuyunca “fuck me” cümlesini hecelemiş oluyorsunuz) ülkemize sansürsüz haliyle bir gelse de neşe katsa şu basamaklara. Herkese iyi dinlemeler.