3 Ocak 2009 Cumartesi

Australia (2008)



Bir ürünün promosyonu kendinden yürüyen şanıyla birlikte yapılırsa ortaya inanılmaz sonuçlar çıkıyor; The Dark Knight gibi. Gereğinden fazla görkemli olur da hakkında sadece parası konuşulur ise “The Golden Compass” gibi kimseyi memnun etmeyen filmler görüyoruz, hem ticari hem eleştirel anlamda. “Avustralya”nın ilgi çekmesi için yönetmeninden daha fazlasına ihtiyacı yok aslında. Baz Luhrmann 46 yaşında olmasına rağmen dört film yönetmiş ve onlarla şimdiden sinema tarihine adını yazdırmış bir isim. En son çektiği büyüleyici çalışması “Moulin Rouge!”un yıldızı Nicole Kidman ile 7 yıl aradan sonra güçlerini birleştirdiği film maalesef en başta andığım fazla pazarlanan filmler gibi gözüküyor dışarıdan. Fakat izlemeye karar verirseniz, Luhrmann'ın yine çok iyi iş çıkarttığını görmek mümkün.


Önceki filminde günümüz şarkılarından 1900'de geçen bir müzikal yapan yönetmen yine hikaye anlatımında, daha doğrusu hikaye akışında farklı bir şeyler denemiş. Filmlerdeki geleneksel giriş gelişme sonuç üçlemesini “Avustralya”da iki defa izliyoruz. 3 saatlik süresinin bu şekilde hakkını veriyor ve salondan hiç sıkılmadan ayrılıyorsunuz. Her şeyiyle “Rüzgar Gibi Geçti”ye saygı duruşunda bulunan film öncelikle Avustralya'daki baş belasını çiftliğini adam etmek için gelen İngiliz leydisinin et endüstrisindeki tekeli bozmasını, sonrasında ise bu macera boyunca yakınlaştığı karakterlerle arasına İkinci Dünya Savaşı'nın girmesini izletiyor. Kimileri neredeyse episodik olan bu anlatımı, Avustralya 1 ve Avustralya 2 diye bölünebilecek halini beğenmeyebilir. Ben bu kadar akıcı giden 3 saatlik filmlere sık rastlamıyorum.



Prodüksiyona harcanan 100 küsür milyon doları setlerde, makyajlarda, kostümlerde kuruşuna kadar görmek mümkün. Bir de filmi herhangi bir dev bütçeli yapıttan ayıran, izleyiciye film izlettiğini anlatan anlar var. Eski filmlerde karakterler aslında içinde bulunmadıkları bir dekora efekt vasıtasıyla oturtulunca eğreti gözükürdü. Filmde bu kısa kısa da olsa bilinçli olarak yapılmış. Luhrmann'ın postmodern bir tabloyu andıran bazı kadrajlarını görmek de beni elbette şaşırtmadı. “Moulin Rouge!” onlardan ibaretti zaten.


Filmin yeterince ağırdan almasa da güzel işlediği meselelerden ilki ırkçılık. Finalde düştüğü notlarla asıl amacının bu olduğunu da belirtmiş oluyor. Başta endüstrinin içindeki sonra ise dünya çapındaki savaşlar buna malzeme ediliyor her seferinde. Nicole Kidman'ın Lady Ashley karakterinin (Ashley, “Gone With The Wind”deki beyaz atlı prens karakterinin ismidir aynı zamanda) değişimi, Kidman'ın hakkı verilmeyen oyunculuğuyla izleyiciye güzel yansıtılmış. Kendisinin rollerini belli bir mesafeyle canlandırdığını hep gördük ve takdir etti bugüne kadar. Aynı tercihi yapmayı tercih ettiği saçma filmler yüzünden olsa gerek şimdi “donukluk” olarak eleştiriliyor.



Aborjinlerin ele alınışı filmin en çok tepki alan yönüydü. Filmde mistik güçleri göz ardı edilmeyen bu topluluk “Gone With The Wind”deki kölelerin rolünü üstlenmiş hikayede. Açıkçası 3 saat süresi olan bir filmin, kilit noktalarından biri olan “aborjin kültürü” ilginç şarkılarından daha fazlasıyla işlenebilirmiş. Hikayenin bek kemiklerinden biri olarak değil olay akışlarına beklenmedik müdahaleler olarak çıktılar karşımıza daha çok.


“Avustralya”nın hem herhangi bir epik gibi olmayışı (Luhrmann'ın kendine has müzah anlayışı buna birinci etken) hem de epiklerin en klasiği gibi olmak isteyişi filmin ele aldığı çoğu konuda işini yarım bırakmasına, sadece Lady Ashley ve vahşi adam Drover'ın aşkının ve de ırkçılık meselesinin tam olarak anlatılmasına sebep olmuş. İkincisinin tamamlanması için yine de notların gerektiğini hatırlayalım. Fakat eninde sonunda hemen hemen tüm oyuncu kadrosunun iyi iş çıkardığı (Nullah rolünde çocuk oyuncu Brandan Walters şok edici derecede iyi), yönetmeninin hem imzasını belli edip hem de tercih ettiği bir filme istediği kadar özendiği, sanat ve kostüm çalışmasının göz doldurduğu, hikayesinin de gözleri doldurduğu iyi bir film, “Avustralya”. Bütün tanıtım çalışmasının verdiği etkiye rağmen sevilesi bir film. Belki tüm zamanların en hipnotik şarkılarından biri “Somewhere Over The Rainbow”un etkisini de atlamamak lazım elbette. Ne de olsa karşımızdaki, şarkıların gücü hakkında bir hikaye.


Not: 4 / 5


2 yorum:

LightYears dedi ki...

peağvağ :)

dıroğva :)

lecterhouse dedi ki...

hehehe "pride is not peağvağ mrs. ashley". çok alem şu avustralya aksanı.