28 Aralık 2009 Pazartesi

Bu Kez De Tolga Akyıldız Yazarınızla Aynı Fikirde



Halen daha kendini ispatlamaya aç, 22 yaşında bir velet olduğum için müzik konusunda size "budur" dediklerimin çoktan kendini ispatlamışlar tarafından "evet budur" şeklinde onaylanmasından tarifsiz hazlar duyuyorum. Hakkı Devrim de gelip bu cümleyi "reklamda kurduğum cümle kadar uzun ve doğru" diye onore etmeden önce zamanında Blue Jean'de yazılarını okuyup "oha ne güzel yazılabiliyormuş" dediğim Tolga Akyıldız'ın 2009'un en iyi yerli albümleri listesini sunarım: 

1) AYLİN ASLIM/ CANINI SEVEN KAÇSIN
2) MaNgA/ ŞEHR-İ HÜZÜN
3) SILA/İMZA
4) TEOMAN/İNSANLIK HALLERİ
5) GÖKSEL/ MEKTUBUMU BULDUN MU
6) ATİYE/ ATİYE
7) BORA UZER/B1
8) REDD/21
9) DUMAN/1&2
10)NİL KARAİBRAHİMGİL/NİL KIYISINDA

Şimdi de benim ta Haziran'da yaptığım listeyi sunayım sevgili okurlar:

1- Aylin Aslım - Canını Seven Kaçsın
2- Duman - 1&2
3- Zuhal Olcay - Aşk'ın Halleri
4- Manga - Şehr-i Hüzün
5- Nil - Nil Kıyısında
6- Göksel - Mektubumu Buldun Mu?
7- Kenan Doğulu - Patron
8- Atiye - Atiye
9- Bora Uzer - B1
10 - Hande Yener - Hayrola

10'da 7 gibi bir tutarlılık, bir de zirvede ortak karar söz konusu.

Budur abicim işte...

Tolga Akyıldız'ın bloguna bir ziyaret düzenleyin şimdi.

21 Aralık 2009 Pazartesi

2000'lerin En İyi Albümleri

Bu listeyi yaparken iki kriteri göz önünde bulundurdum:

- Albümün çıkış tarihi 200* formatında olmalı.

- Toplama, cover, canlı albüm olmamalı.

Sıralamayı taze yaptım dolayısıyla fikirlerim değişebilir ama şimdilik sonuç budur:


1- Mor ve Ötesi - Dünya Yalan Söylüyor (2004)

2- Hande Yener - Nasıl Delirdim (2007)

3- Mazhar Alanson - Türk Lokumuyla Tatlı Rüyalar (2002)

4- Nil Karaibrahimgil - Nil Dünyası (2002)

5- Göksel - Körebe (2001)

6- Şebnem Ferah - Perdeler (2001)

7- Tarkan - Karma (2001)

8- Duman - Belki Alışman Lazım (2004)

9- Nazan Öncel - Hatırına Sustum (2008)

10- Mirkelam - Unutulmaz (2001)


2000'lerin ilk beş senesinden 8 albüm, son beş senesinden ise sadece 2 albüm listeye girebildi. 2001'in ne kadar verimli bir yıl olduğuna da dikkatinizi çekerim.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Altın Küre 2010 Adayları (Sinema Kategorileri)

Ödül sezonunun en seyirci dostu olanı, ülkesinin deyimiyle “hafif kalpli” komedilerin, Oscar'a hep bir-iki adım uzak oyuncuların dostu olan Altın Küre'lerin bu yılki adayları açıklandı. Her blog bu listeyle dolmadan önce ben yazayım, şaşkınlıklarımı dile getireyim dedim. Hakikaten çok ilginç aday tercihleri var arada:



En İyi Film (Drama):

Avatar
The Hurt Locker
Inglourious Basterds
Precious
Up In The Air

İki sene önce Altın Pusula'nın, geçen sene de çok büyük bir şanssızlıkla Avustralya'nın örnek olduğu fazla büyük bütçeden dolayı iticileşen film modeli efsane yönetmen James Cameron'un 12 yıl aradan sonra gelen filmi Avatar için işlemedi çok şükür. Önce Londra galasından iyi eleştirileri duyduk, şimdi de bu adaylık çığır açıcı bu filmi çekici kılmaya devam ediyor. Kathryn Bigelow ve Tarantino'nun filmleri diğer adaylar arasında.

En İyi Film (Komedi-Müzikal):

500 Days of Summer
The Hangover
It's Complicated
Julie & Julia
Nine

Bu kategori pek bir eğlencelik oluyor her sene. The Devil Wears Prada'yı bile en iyi film adayı yapmışlardı burada. Meryl Streep komedi yapınca film buraya girmeyi garantiliyor. Gördüğünüz üzere bu sene iki tane yaptı (Julie & Julia, It's Complicated) ikisi de mevcut. Ciddiye almak mümkün değil. Allahtan Twilight komedi filmi değil, mazallah onu da koyarlardı.



En İyi Yönetmen

Kathryn Bigelow – The Hurt Locker
James Cameron – Avatar
Clint Eastwood – Invictus
Jason Reitman – Up In The Air
Quentin Tarantino – Inglourious Basterds

Eastwood'un filmi en iyi filme dahil olmayarak şaşırttı ama burada durum dengelenmiş. Hepsi kıymetli isimler, destekliyoruz.

En İyi Senaryo

District 9
The Hurt Locker
Inglourious Basterds
It's Complicated
Up In The Air

Şerefsiz Piçler almalıdır bunu. Diğerlerini izlememiş olsam da.



En İyi Aktör:

Drama: Jeff Bridges (Crazy Heart), George Clooney (Up In The Air), Colin Firth (A Single Man), Morgan Freeman (Invictus), Tobey Maguire (Brothers)

Komedi-Müzikal: Matt Damon (The Informant), Daniel Day-Lewis (Nine), Robert Downey Jr. (Sherlock Holmes), Joseph Gordon-Levitt (500 Days of Summer), Michael Stuhlbarg (A Serious Man)

Brothers son derece eskimiş bir filme benziyor. Kocası öldü sanıp, kocasının kardeşiyle beraber olan bir kadın var, sonra öldü sanılan koca geri dönüp terör estiriyor bilmem ne... Aynen bu konuda olan klasik bir Türk filmi yok muydu? Her halukarda Tobey Maguire rolü için fiziksel değişime falan girmiş olabilir, ilginç bir şey var gibi gözükmedi bana. Komedi dalında ise Joseph Gordon sonunda layık olduğu ilgiyi görüyor gibi. Brokeback Mountain'ın olduğu sene, Brokeback Mountain olmasaydı, Joseph, Mysterious Skin'le Oscar adayı olmuş olabilirdi canlar. Bu ödül bu sefer yolunu açabilir. Sırası yeni gelmiştir belki.



En İyi Aktris

Drama: Emily Blunt (The Young Victoria), Sandra Bullock (The Blind Side), Helen Mirren (The Last Station), Carey Mulligan (An Education), Gabourey Sidibe (Precious)

Komedi-Müzikal: Sandra Bullock (The Proposal), Marion Cotillard (Nine), Julia Roberts (Duplicity), Meryl Streep (It's Complicated, Julie & Julia)

Julia'nın Duplicity'le aday olması yıllardan beri gördüğüm en saçma kararlardan biri. Filmde hiçbir numara olmadığı gibi kendisinin oyununda da yoktu. Sandra ise iki dalda birden aday. Kızın yolu Oscar'lara hiç düşmediği için burada olduğunca rahat ettiriyorlar kendisini. Meryl Streep de sıktı sanki.



En İyi Yardımcı Aktör:

Matt Damon (Invictus), Woody Harrelson (The Messenger), Christopher Plummer (The Last Station), Stanley Tucci (The Lovely Bones), Christoph Waltz (Inglourious Basterds)

En İyi Yardımcı Aktris:

Penelope Cruz (Nine), Vera Farmiga (Up In The Air), Anna Kendrick (Up In The Air), Monique (Precious), Julianne Moore (A Single Man)

En İyi Animasyon:

Cloudy With a Chance of Meatballs
Coraline
Fantastic Mr. Fox
The Princess and the Frog
Up



Çok eğlenceli ve ciddiye alınamaz ödül töreninde görüşmek üzere. Sırada TV kategorileri var.

Altın Küre 2010 Adayları (TV Kategorileri)



Dizi adaylıklarında fazla sürpriz yok açıkçası. Özellikle “yardımcı aktör” kategorisi her sene daha da sıkıcılaşıyor.

En İyi Dizi (Drama):

Big Love
Dexter
House M.D.
Mad Men
True Blood

En İyi Dizi (Komedi-Müzikal):

Entourage
Glee
The Office
Modern Family
30 Rock

Glee iyi bir dizi değil. Çok kötü bir dramatik yapısı, son derece plansız bir hikayesi var. Her bölümde diziye ismini veren kulüp dağılma tehlikesine giriyor, bir bölümde düşman olan öbüründe dost kesiliyor, her bölümde biri gruptan ayrılıp sonunda geri geliyor bilmemne. Zeka seviyesine dayanmak zor ancak müzik kullanımı çok güzel. Dolayısıyla müzikal anların arasını dolduran saçmalıklara katlanmak mümkün olabiliyor.

En İyi Aktör (Komedi-Müzikal):

Alec Baldwin (30 Rock)
Steve Carell (The Office)
David Duchovny (Californication)
Thomas Jane (Hung)
Matthew Morrison (Glee)



En İyi Aktris (Komedi-Müzikal):

Toni Colette (United States of Tara)
Courteney Cox (Cougar Town)
Edie Falco (Nurse Jackie)
Tina Fey (30 Rock)
Lea Michele (Glee)

Ah, hiç şansı olmasa da Courteney Cox'u bu ödüllerde görmek çok güzel. Oyunculuğu kötü olduğu için değil de dizi ödül toplayacak kadar ses getirmedi. Edie Falco'nun şansı çok büyük. Mary Louise Parker'ın ve tüm çaresiz ev kadınlarının yokluğuna anlam veremedim.

En İyi Aktör (Drama):

Simon Baker (The Mentalist)
Michael C. Hall (Dexter)
Jon Hamm (Mad Men)
Hugh Laurie (House M.D.)
Bill Paxton (Big Love)

En İyi Aktris (Drama)

Glenn Close (Damages)
January Jones (Mad Men)
Julianna Margulies (The Good Wife)
Anna Paquin (True Blood)
Kyra Sedgwick (The Closer)



En İyi Yardımcı Aktör:

Michael Emerson (Lost)
Neil Patrick Harris (How I Met Your Mother)
William Hurt (Damages)
John Lithgow (Dexter)
Jeremy Piven (Entourage)

En İyi Yardımcı Aktris:

Jane Adams (Hung)
Rose Byrne (Damages)
Jane Lynch (Glee)
Janet McTeer (Into The Storm)
Chloe Sevigny (Big Love)

8 Aralık 2009 Salı

Paylaşmak


Küçükken bize paylaşmanın güzel bir şey olduğu öğretilmişti yanlış hatırlamıyorsam. Bunu benimsetmek için öyküler, kitaplar okutulur, özel haftalar bile düzenlenirdi. Yalnız tıpkı öğrendiğimiz bazı coğrafya veya biyoloji bilgileri gibi “paylaşmanın güzel olduğu” öğretisini de büyüyünce kullanmayacağımızı bilmiyordum. Meğerse tersi daha çok prim yapıyormuş.


Tavuk konusunda ulu olan Kentucky Fried Chicken'ın reklamını izlerken düşündüm bunu. Özellikle de yerli markalarla çalıştıkları için Türkiye dahilinde sık sık gitmekten çekinmediğim restoran zinciri, Hot Wings denilen bir numaralı menüsünü genişletmiş, onu duyurmaya çalışıyordu. Adam kanat dolu kovayla Amerikan futbolcularının arasına düşüyor hani. Reklamın ana fikri de bu yiyeceğin (menü fiyatı 8 kağıt olan bu yiyeceğin) paylaşılamayacak kadar güzel olduğu. Herkes birbirinden kaçırmaya çalışıyor, kendisine saklamak istiyor falan filan.


Tam buna çok benzeyen bir reklamı hatırlamaya çalışırken aklıma “BenimO'nuzu kiminle paylaşırsınız” diye soran ve “kimseyle” diye cevaplayan reklamlar geldi. İşin komiği aklıma gelir gelmez, bir önceki reklamın peşine hemen bu reklam çıktı (bana çok olur bu tip şeyler). Burada da yine iki kuruşluk çikolatayı paylaşmamanın ne kadar doğru olduğunu gösteren bir hikaye var. İşin komiği daha büyük menfaatlerle de değişmiyorlar. Kral soyundan gelen bir çocukla, güzelliği bir tescilli kızla bile paylaşmıyor ana karakterler. Çünkü bunlarla paylaşmak daha değerlidir sıradan insanlarla paylaşmaktan. Reklam güzel ahlakla dolu resmen!


Sonra bu ardışık reklamların tesadüfen peşpeşe gelmediği şeklinde bir komplo teorisi kurdum. İnsanları birbirine düşürmek “kral soyundan gelen” tiplerin her zamankinden çok işine yarıyor bu ara. Televizyonda sık sık gördüğünüz şeylerin bilinçaltınıza yerleştiğinden de kesinlikle emin olabilirsiniz. Yeterince kavga yokmuş gibi tavuk kanadı ya da çikolatalı bisküvi hakkında da kavga etmeye ne dersiniz sevgili okurlar? Hayatımız daha güzel olur belki.

1 Aralık 2009 Salı

Hürriyet'ten Yılın En İyi Albümleri


Bu haftasonu Hürriyet gazetesi beni yeniden mutlu etti. Eklerinde her zaman ilgi çekici şeyler bulunan gazete 2009'un en iyi albümlerini seçmiş. Temmuz ayında benim de “ilk 6 ayın en iyi albümleri” listesi hazırladığımı hatırlıyorsunuzdur. İşte bu sitede geçirdiğiniz vaktin boşa olmadığını kanıtlar üzere Hürriyet'in 10 kişilik jüriyle hazırladığı bu seçki benimkiyle yüzde 60 aynı. Gerçi 2009'un tümünü değerlendirmek için henüz erken ama fikirlerimin 10 tane sözü kıymetli adamın ortak fikriyle paralel olması beni çok mutlu etti.


Bunu “hepsinin yerine beni okusanız da yeter” anlamında söylemiyorum tabii ki, öyle bir şey aklımdan bile geçmez :)


Ben 2009 listesini yapmak için Aralık'ta çıkacak olan Mirkelam/Kargo albümünü ve 2010'un Ocak ayını bekleyeceğim ama şu benzerliklere bir göz atalım.


Bir kere Hürriyet'in ilk 10 albümünün ikisi albüm değil, tekli (Ajda – Resim ve Demet Akalın – Toz Pembe). Hatta Demet'in teklisi ticari olarak satışa sunulmadı bile. Geri kalan 8 albümün 5'i benim listemin zirvedeki isimleri.


Hürriyet'in seçkisi:


1- Manga – Şehr-i Hüzün

2- Ajda Pekkan – Resim

3- Sıla – İmza

4- Yalın – Ben Bugün

5- Aylin Aslım – Canını Seven Kaçsın

6- Bengü – İki Melek

7- Demet Akalın – Toz Pembe

8- Atiye – Atiye

9- Duman – 1&2

10- Nil Karaibrahimgil – Nil Kıyısında




Benim seçkim:


1- Aylin Aslım - Canını Seven Kaçsın

2- Duman - 1&2

3- Zuhal Olcay - Aşk'ın Halleri

4- Manga - Şehr-i Hüzün

5- Nil Karaibrahimgil - Nil Kıyısında

6- Göksel - Mektubumu Buldun Mu?

7- Kenan Doğulu - Patron

8- Atiye - Atiye

9- Bora Uzer - B1

10 - Hande Yener - Hayrola


Eh, açıkçası Zuhal Olcay, Göksel gibi isimleri Bengü, Yalın gibi isimlere tercih edişimi de havada karada savunabilirim. Sıla'nın iyi bir şarkı yazarı olmasına rağmen korkunç ilk teklisi “Sevişmeden Uyumayalım”, Yalın'ın çıkış teklisi haricinde diğer albümlerinde de bulunabilecek düzeyde şarkılar yapması, Bengü'nün çalışmasının tümü benim listemde olmayışlarının sebepleri.


Listeyi hazırlayan Naim Dilmener, Tolga Akyıldız, Cem Hakko, Atilla Aydoğdu, Onur Baştürk, Varol Kaynar, Suat Ateşdağlı, İzzet Çapa, Nihat Sırdar, Tayfun Topal isimlerinden benim yazılarımı takip eden var mıdır bilemem ama kendi yazımdan başka çok az yerde rastladığım Aylin Aslım albümünü, genelde sadece eğlencelik görülen ama aslında çok başarılı bir pop albümü olan Atiye çalışmasını listelerinde görmek beni mutlu etti.


Bir de yeni projem var aslında, onun doğrultusunu da çok yerinde belirlediğimi hatırlattı bana bu haber. Hazır olduğunda ismini çok sık duyacağınızı umduğum çok eğlenceli Türk Pop sitesi www.gercekpop.com yakında yayında olacak.


Türk Pop'una çok yeni ve çok ferahlatıcı bir bakış atmaya hazır olun sevgili okurlar.



23 Kasım 2009 Pazartesi

İsmail Yeşim Okan Serdar Ayşe - Bölüm 1


Cumartesi gecesi Disko Kralı'nı izlemek gerçek bir işkenceye dönüştü. Yeşim Salkım ve Okan Bayülgen arasındaki olayı zaten okumuşsunuzdur ama program boyunca Salkım öyle gergin bir hava yarattı ki o ana kadar katlanamadım bile ben. Öncesinden bahsedeceğim o yüzden.


İsmail YK'nın yeni albümü geçtiğimiz hafta çıktı ve ilk günde 75.000 sattı. İkinci 75 binlik sipariş aynı gün hazırlanmaya başladı. Çocuk albüm satmayı beceriyor, bu yeni öğrendiğimiz bir şey değil. Müziğini “iyi müzik” olarak övmem mümkün değil elbette ancak söyleyebileceğim tek şey var o da İsmail YK'nın yerini bildiği. Cumartesi geceki olaylarla Salkım'ın bu özelliğe sahip olmadığı için çıktı.


Salkım'a bir ara hastaydım. Hep Böyle Kal albümünü çok güzel kliplerle, çok özenli hazırlanmış TV reklamlarıyla, merak veren jingle'lar kullanarak tanıttığı günlerde. Parası cebinde, Kral TV'si arkasındayken öyleydi. Şimdi üstüste 4-5 tane hem satmayan, hem de başarısız albüm yapınca farklı bir yere geldi. Artık her gün başka birinin tarafında, yanında. Bir kaç sene önce “Bazen” albümünü yaptığında Sezen'den hem yeni (Bazen), hem eski (Tutuklu) şarkılar alıp, ona övgüler yağdırmasını biliyordu. Kim derdi ki çok zaman geçmeden aynı hafta içinde hem Sezen'i i**n g**üne sokup hem de Serdar Ortaç gibi Türk Pop'unu katletmiş birini savunmak için program terkedecek. Cumartesi günü Okan, Serdar'ın tekerleme sözlü, benzer melodili parçalarını (haklı olarak) eleştirince, son 4 şarkılık albümünde Serdar'dan iki parça alan Salkım “senin ağzına bir ayar çekmek lazım” diyerek stüdyoyu terketti. Bugün de okuyoruz Sezen'in Kürt açılımına desteği için “onun oğlu nerede askerlik yaptı, laf olsun diye konuşmasın” demiş. Şarkı kimdense, destek ona.




Yeşim Salkım'ın Okan'a kızmasının bahanesi de Serdar'ın eleştirilirken orada bulunmayışı. Salkım, yıllardır medya organlarına çıkıp da arkasından konuşmadığı ünlü bıraktı mı?


Yeşim Salkım karşısında sessiz sedasız oturan İsmail YK'ya program boyunca resmen “çamur” bakışlar attı. İki lafının birinde de ona sataşıyordu. Günümüzde basit şarkı sözlerinin ezberlendiğini, bunların çocuk şarkısı olduğunu söylerken de İsmail YK'yı kastediyordu. Sormak lazım bu ülkedeki en tekerleme şarkı sözü yazarı savunduğu Serdar Ortaç değil de kimdir?


Yeşim Salkım, Deli Mavi'yi, Aysel Gürel şarkılarını söylerken “Karabiberim” ciddiye alınamaz müzik kulvarındaydı. Şimdi Ortaç'tan söylerken İsmail YK öyle oldu. Yarın Yeşim Salkım yenilgiyi halen kabul etmez de İsmail'den şarkı alırken, o gün kim satıyorsa o kötü olacak.


İsteyen istediği ikiyüzlülüğü yapsın tabii, bana giren çıkan yok. Benim uyuz olduğum en kaypak işleri yapanların, en saygıdeğer bilirkişi kesilmeleri. Yeşim Salkım ben haftada birden fazla kez traş olmaya başladığımdan beri güzel şarkı yapmadı, Türk müziği için bir şey yapmadı, ülkeye bir şey yapmadı, onu bırakın yaşadıklarından 17.893 tane röportaj çıkarken bir tane bile şarkı çıkmadı. Kendisi en rekabetçi ve en dirençli tüketicilerimizden biridir. Hiçbir şey üretmez.


O Cumartesi gecesi talk-show'una gelip, millete çamur bakışlar atarken bunları düşünmeli. Şu ülkeye çöp müzik dinlediğini parodi denen ulu şeyle (Kafanı Kırarım Köpek) anlatmaya çalışan adamlara trip atarken bunları düşünmeli.


Bir de, anasını satayım, şarkı söylerken bir tane notayı tuttur bari.  

İsmail Yeşim Okan Serdar Ayşe - Bölüm 2



Ayşe Özyılmazel de hangi pop müzik palyaçosuna laf edilse Hızır gibi yetişir ya bunu da yazmış bugün. Kendisinin albümü çıkacak diye bir gün Sinan Akçıl, bir gün Serdar Ortaç methiyesi okuyoruz köşesinde. Mübarek, şarkı istemeye gittiğinde yazı arşiviyle mi gidecek çok merak ediyorum. Pop müziğin çöküp de tüm insanların gündelik hayatına kalitesizlik saçmasına sebep olan o bakış açısına mükemmel bir örnek vermiş yazısında. İşte o paragraf:

“Serdar Ortaç ister kabul edin, ister etmeyin bu ül
kenin en sevilen şarkılarına imza atmış, konser salonlarını ağzına kadar dolduran, bu ülkenin nabzını en iyi tutan, hakkının teslim edilmesi gereken bir sanatçıdır. Onun Leonard Cohen'lik iddiası yoktur, o günümüzün eğlence müziğini yapar. En iyi şekilde yapar. Milyonların sevgilisidir. Onun şarkısı çaldığında eğlenmeyen kimse yoktur. Serdar Ortaç bir başarı hikayesidir. Ben artık bir takım burnu havada tiplerin Serdar Ortaç'a değer biçmesinden sıkıldım. Bir takım kendine entel süsü vermiş kompleksli insanların herkese değer biçmesinden de sıkıldım. Okey mi?”

Okey Ayşecim okey. Durum dediğin gibiyse bununla savaşmak gerekir Ayşe. Millet kötü müziğe alışmış diye, kötü müziğin propagandasını yapıyorsun. İnsanlar güzel, manalı müzik dinleyip, hayatlarına bir şey katsın, kendilerini açıklamak için bir yardımcı yol bulsun, onların iyiliğinden ilham alıp kendileri de iyi şeyler yapsın demiyorsun da, “bu millet bununla eğleniyor, sen nasıl buna laf atarsın” diyorsun.



Anlamadığım şey, bunu diyenler yarın öbür gün izdivaç programına kalitesiz der, “millet bununla eğleniyor” demez. İzdivaç programını savunan Serdar Ortaç'a laf atar. İkisini de beğenmeyen gider sanat filmleri için “koy kamerayı 90 dakika çek, oldu sana sanat filmi” der.

Milletin sanattan anladığını anlamak ne zor. Hiçbir artistten bir çıkarı olmayan ve hepsinde koyun sürüsünün takip ettiğini değil, anlamlı ve faydalı olanı savunan biri olarak bu konuyu şöyle özetleyeyim. İsmail YK her şeye rağmen, şarkılarında bir şey anlatmayı becerdiği için gözümde Serdar Ortaç'tan daha değerlidir. Serdar Ortaç da en azından ürettiği için Yeşim Salkım'dan değerlidir. Yeşim Salkım da en azından zamanında doğrudürüst şarkılar söylediği için Ayşe Özyılmazel'den daha değerlidir. Ayşe Özyılmazel de değerlidir tabi. Yazılarından daha değerli. 

7 Kocalı Hürmüz (2009)


7 Kocalı Hürmüz'ü izlemeden önce beğeniyordum, izledikten sonra daha da beğendim. Gala öncesi yazımın aksine bu sefer daha yaratıcı bir format kullanarak filmin en takdir ettiğim ve etmediğim kısımlarını belirteceğim.


7 üzerinden 1: Filmin girişi. Süresi kısa değil ve gereğinden daha sinik ilk 15 dakikasını sonradan telafi ediyor. Ama bu giriş film hakkında endişelendirdi beni açıkçası. Özellikle galada olmamıza rağmen filmin gerçeküstü yapısı rayına oturana kadar salondan hiç tepki gelmeyişi, böyle giderse tam bir hayal kırıklığı olacağını düşündürttü. Neyse ki işin rengi sonradan değişti.


7 üzerinden 2: Ses çalışması. Hacivat ve Karagöz'ün hatalı ses çalışması yüzünden gişede sağlam bir darbe almasından sonra aynı ekibin benzer bir hatayı yapması bana üzücü geldi. Evet, diyaloglarda falan çok şükür bir sıkıntı yok ama özellikle ilk şarkılarda şarkı sözlerini anlamak mümkün değildi. Zaten müzikal sahnelerin tek sıkıcısı olan ilk şarkı az önce bahsettiğim girişin içinde kalıyordu, bir de sözlerini anlayamayınca pek bir şey ifade etmedi.




7 üzerinden 3: Süresi. Filmde gerçekten çok eğlendim ama temponun çok güzel bir yükselişin ardından yangın sahnesinde tavan yaptıktan sonra kadı efendinin huzurunda birden tekrar yere serilişi kötü bir tercihti. Evet kadınlar “Yalnız Kullar”ı söyleyince kıpır kıpır bir final yaptık ama aradaki o sekans, öykü için lüzumlu olsa da bitse artık dedirtti. 

Senaryo boşlukları. Fantastik tarafı filmin inandırıcı olmasını bir değerlendirme kıstası olmaktan çıkarıyor. Ancak bu senaryo boşluklarının açıklaması olamaz. Filmin esas oğlanı doktor beyin ailesi ve Hürmüz arasındaki tanınma sorunu, doktor beyin diğer taliplerinin bir daha anılmaması, askerdeki hiç görünmeyen kocaya finalde bir pas atılmayışı muhtemelen uzun süreye kurban gidip eksik kalmış kısımlardı. Devamlılık hatalarına da birden çok kez rastladık.


7 üzerinden 4: İyi not alanlara geldik artık. Açıkçası kocaları bu kısımda sayabiliriz. Erkan Can gayet iyiydi ama defalarca Karadeniz şivesiyle izlediğimizden yeni bir şey yoktu. Sarp Apak yetenekli olduğunu gösterdi ama genelde abartıyla güldürüyordu. Bekçi koca pek bir katkı sağlamadı, askerdeki koca zaten gözükmedi. Yönetmenin çok övdüğü Öner Erkan ise beklediğim kadar özel bir performans göstermemişti. Berberdeki sahnesinde oyunculuğu tavan yapsa da kendisine özellikle dikkat çekilmemiş olsa, filmin önemli unsurları arasında sayacağımı sanmıyorum. Memet Ali Alabora ise sadece yakışıklı gözükmekle görevliydi. Zor bir rolü yoktu ama olanın da hakkını vermiş.




7 üzerinden 5: Cengiz Küçükayvaz'ı ayrı tutmak lazım. Tamam onun kekeleyişi de daha önceden kullandığı bir karttı yanlış hatırlamıyorsam. Ancak bu filmde bir başka olmuş, komedi için son derece kolay bir kaçışı (konuşma özrü), son derece saygıdeğer bir oyunculuğa dönüştürmüş. Filmin kızları Gülse ve Pınar da bu notu aldılar benden. Açıkçası Gülse şahane mimikleriyle bir adım öndeydi ama keşke hikayenin sonlarına doğru, işin karmaşıklaştığı sahnelerde vücut dilini biraz kıssaydı. Her kelimesini ayrı bir kıvrılmayla söyleyişi filmin başında çok komik gelse de sonlarına doğru yoruyor ve eskiyordu artık. Yine de deplasmandaki bu ilk ciddi oyunculuk sınavını (kendi yazmadı ne de olsa) başarıyla verdi kendisi ve özellikle deli kuşçuyu hacı baba kılığında görüp gülmemek için kendini tuttuğu sahneyle övgüleri haketti. Galadaki halleri de bu karizmatik kadındaki star ışığının kanıtıydı.


7 üzerinden 6: Senaryonun ve yönetmenin mizah anlayışı çok çok doğruydu. Ezel Akay film öncesi “belki gülmezsiniz...”le başlayan bir cümle kurdu ama film boyu çok güldük. Medyada hemen hemen hiçbir yazısına katılmadığım yazarlardan “Hürmüz'ün masumiyeti gitmiş, Sex and The City'nin Samantha'sı gibi olmuş” diye yazılar geldi ama bunları haksız buluyorum. Hürmüz'ü sevmediği kimsenin koynuna girerken görmedik ve açıkçası namusun başka bir tanımı olduğunu da sanmıyorum. Dolayısıyla Hürmüz'ün text üzerindeki yorumlanışı da güzeldi. Dış setler de bu notu aldı benden, filmin fantastik hallerine çok yakışmışlardı.




7 üzerinden 7: Nurgül Yeşilçay. Çok çok güzeldi, rol için biçilmiş kaftandı. Filmin varoluş sebebiydi (haklarını ilk kendisi satın almış). Oyunculuğu şahaneydi. Perdedeki varlığı şahaneydi. Eğreti Gelin'den beri kendisine en çok yakışan rolü buydu kanımca. Vücudunu kullanışı, kocalara gösterdiği farklı suretler arasında gidip gelişi, filme adını veren rol vasıtasıyla tüm yapıtı sırtlayışı takdire şayandı. Kısacası kendine aşık edip bıraktı. 


Final sahnesi ve müzik kullanımı. Halk arasında “üç de yetmez beş tane” gibi sözleriyle tanınan “Yalnız Kullar” şarkısının bir yerde geleceği belliydi ve film seyirciyi finale kadar bekletti. Sonra da bombayı öyle bir patlattı ki sormayın. (İzlemeyenler okumasın) O son karede, tam da şarkıyla coşmuşken, seyirciyi yabancılaştırmanın dibine vurmak suretiyle kamerayı göstermek, sonra da Nurgül'ün “bakın sizi nasıl da eğlendirdik” dercesine objektife göz kırpışı 100 üzerinden 100 alacak bir manevraydı benim nazarımda. Şu an yazarken bile eğlendim yani. (İzlemeyenler okuyabilir) Koreografiler, kostümler, iç mekan set tasarımları, filmin her yanına hakim yönetmenlik ve tabi ki görüntü yönetimi yine tam notla çıktılar bu naçizane değerlendirmeden.


Bu son derece sistematik notlamadan sonra filmin benden aldığı puan 5 üzerinden 3.5 sevgili okurlar. Filmi izlemenizi, finale kendinizi hazırlayıp, çok eğlenmenizi tavsiye ediyorum.

19 Kasım 2009 Perşembe

7 Kocalı Hürmüz'ü İzlemek İçin 7 Sebep


7 Kocalı Hürmüz yarın (20 Kasım Cuma) itibarıyle gösterimde olacak. Yaratıcılığımı fazla zorlamadan yazının formatını filmi görmek için 7 sebep olarak belirledim. Filmde yeterince yaratıcılık var keza.


1. Nurgül Yeşilçay'ın beyazperde kariyeri son derece takip edilesi olduğu için. Kız genç neslin en çok “yıldız potansiyeli” taşıyanı olmasının yanında, sevdiği projenin haklarını satın alıp, şahane bir şekilde yaptıracak kadar da tutkulu. Bahsettiğim proje bu film oluyor işte. Gerçi Hürmüz deyince akla en uygun oyuncu olarak zaten Nurgül gelirdi ancak kızın bunu bilmesi, kendisinin farkında olması, kariyerini (doğru olarak) planlayabilmesi çok güzel. Epeydir kendini dizilerde harcamıyor oluşu da bir hoşluk. (Yönetmen tarafından filmin asıl starı ilan edilen Öner Erkan'a dikkat etmekte de fayda var.)


2. Filmin tamamının stüdyoda çekilmiş oluşu. Yanılmıyorsam 10 yıllardır bunu yapan ilk Türk filmi bu. Tabii ki çekimler için Allah'ın yarattığı doğal setleri reddetmek ciddi bir girişim. Dekor, kostüm, ses, ışık, görüntü sorumlularına ekstra bir sürü yük yüklenmiş oluyor. Şahane set görüntülerine bakınca iyi bir iş çıkmış gibi görünüyor. Filmin masalsı atmosferini düşününce bu seçim, yapıtın gerçekliğine ya da gerçeküstülüğüne nasıl yaramış göreceğiz. Bu arada lisede sinemasever bir arkadaşımın Allah'ın görüntü yönetimine 10 üzerinden 8 verişi aklıma geldi. Çok alemdi vallahi.


3. Şarkılı, türkülü oluşu. Böyle şen şakrak bir konusu varken, hatta bu olmasa bile, iyi müzikleri olan ve bunları göstermekten çekinmeyen bir film genelde bir adım öne geçer zaten. Ezel Akay'ın filmografisine bakınca adamın her şeyden çok müzik kullanımını bildiğini söyleyebiliriz. Firuze'den “Beni Affet”i, Hacivat ve Karagöz'den “4 Kitabın Manası”nı kim unutabilir?


4. Ezel Akay faktörü. Bir filme verilen emek miktarını düşününce, bu adamın son derece cesur, tutkulu bir sinemacı olduğunu görebiliriz. İlk filmini genç sayılmayacak bir yaşta çekmesine rağmen, ürününü tamamlamak konusunda aceleci davranmayan, detaycı olan ve temiz işler çıkaran biri Akay. Neredesin Firuze'yi ilk izleyişte sevmesem de şimdi çektiği iki filminde belli bir standart üzerinde olduğunu rahatlıkla savunabilirim. Reklamcı geçmişi de filmin görüntülerine şahane bir katkı sağlıyor. Ne de olsa ülkemizdeki en gelişmiş video sektörü reklam.


5. Fragmanın orijinalliği. Filmi çekici kılmak için önemli bir şeydir fragman. Kötü filmi iyi, iyi filmi kötü veya çok daha iyi gösterebilir ama bunları zaten biliyorsunuz. Benim bu filmin fragmanından anladığım oldukça farklı ve işe yarayan bir mizah anlayışına sahip olduğu, Gülse ve Nurgül kimyasının sımsıkı tuttuğu ve muhtemelen verdiğiniz zamanı bırakın iki kuruş bilet parasına bile acıyacağınız filmlerden biri olmadığı. İzleyin kendiniz görün.






6. Oyunun geçmişi ve kültürümüzdeki yeri. Günümüzde dünyadaki imajımıza bakmayın, aslında ulus olarak kadına verdiğimiz değer ve bahşettiğimiz güç hep diğer milletlerin bir adım önünde olmuştur. Bu oyun da erkekleri amaçlarına alet aden, kurnaz bir kadını sempatikliğini hiç bozmadan anlattığı için önemli bence. Bu ay Sinema Dergisi'nde yayınlanan söyleşiye göre bunun sebebi erkeklerin hepsinin Hürmüz'ün muamelelerine müstahak olmasıymış. Evet, bu durumda cinsiyet arası dengelerin tarafsız olarak kurulduğunu iddia edemeyiz ama sinemanın geneline bakınca son derece yaygın ataerkil sinemanın karşısında dengeleyici bir unsur olarak duracaktır.


7. Bu akşamki galasına beni davet etme tatlılığını göstermiş bir ekibin işi oluşu. Bu tamamen kişisel bir sebep, biliyorum, dolayısıyla fazla açıklamaya girmeyeceğim. Ancak bana ilk defa bir film galası deneyimi yaşatacakları için (hem de oldukça büyük bir filmle ve büyük bir galayla) sebep olan herkese teşekkür ederim ;)

18 Kasım 2009 Çarşamba

Yaran Haberler, Yaran Okuyucu Yorumları


Hürriyet'in yazı dili bazen ilkokul çocuklarını mumla aratıyor. Haberin son cümlesine bakıp gülmekten geberebilirsiniz:

"Akçıl, Ekim ayında Hadise’yi alıp Hollanda’ya uçtu. 21 ekim akşamı sevgilisiyle otomobil gezintisi yapan Akçıl, 22 Ekim’in ilk dakikalarında yani Hadise’nin doğum gününde otomobilin teybine bir CD taktı. CD’de yepyeni bir şarkı vardı. Ve bu şarkı sadece Hadise için Akçıl tarafından özel olarak bestelenmişti. Sevgilisinin bu jesti, Hadise’yi sevinç gözyaşlarına boğdu... Hadise ensesine dövme yaptırdı."

Yazım hatası mı var yoksa Hadise'nin kafası mı iyiymiş anlamadım ama gidip enseye dövme yaptırmak biraz abartılı bir tepki sanki. 

Şarkının sözlerini de yazmışlar. Buna gelen yorumlar da ayrı komik:

"Doğum günün kutlu olsun

Sonumuz her zaman mutlu olsun

22 Ekim bizim için her şeyin doğuşu yemin ederim

Seni dünyaya getiren anneye binlerce teşekkür ederim"


yesim özcantekin: bu ne ya sanki 22ekim resmi bayramda, bayram için yazılmış ilkokul şiirleri gibi :D..

anna nash: şaçmalık. bildiğin sms. nesi şarkı sözü bunun??ayrıca 1000 kere yapılmış bir hareket olarak nesi yaratıcı bunun??

michelle carter: Cok komik :)))) Ben olsaydim hemen ayrilirdim adamdan.

heidi amsterdam: bune bee sakızdan cıkmıs manı gıbı

zeynep çevik: Deger verilmek guzel bişey de bu arada kaynanayıda unutmamış / UYANIK :)

saliha uzun: pehhhh bu sözleri duyunca kahrından ağlamıştır herhalde bukadar ünlü söz yazarından beklenmeyecek kadar basit

gamze gamze: İlkokul çocuğu bile daha güzel söz yazar. Sadece bir şarkıyla geçiştirmemiştir umarım:)

Milletin sevgilileri doğum gününde "I Will Always Love You" yazıyor anlaşılan, bu kadar dalga geçtiklerine göre :) Şaka maka basit falan ama bu 4 satır bile "Evlenmeliyiz"den 4 kat daha güzel, o yüzden Hadise öpüp başına koysun. Fırsatten istifade kendisine mutlu yıllar dilemeyi ihmal etmeyeyim.

17 Kasım 2009 Salı

Tamamlayıcı Yazı


Yazarınıza verdiği desteğe her zaman minnet duyduğum müzik yazarı Suat Kavukluoğlu, Burcu Güneş'in son klip şarkısı "Gözlerinde Bıraktım Aşkı"nın hangi şarkılara benzediğini yazmış. İncelemesinde iki şarkıdan bahsediyor: Hande Yener'den Acele Etme ve Nilüfer'den Ne Masal Ne Rüya. Ben, benim bulup da yazmaya üşendiğim benzerliği de yazmıştır zannediyordum ama sadece beste benzerliklerine değinmiş kendisi. Halbuki sözlerde de çok bariz bir benzerlik var, onu da ben yazayım.

Öncelikle yazıyı
buradan okuyun.

Sonrasında da bu şarkının ve Burcu'nun sesinin her zaman benzetildiği Sertab'ın Sevdam Ağlıyor şarkısının sözlerine bakın.

Gözlerinde Bıraktım Aşkı

Al gönlümü bir kuru dalla bir tatlı sözle
her vuruşunda
kalbim ağlıyor ağlıyıyor ince ince
Ses ver sana
zalim demeye dilim varmıyor
Ah aşk affedilmişliğine minnet et diyor

Senin eşin bir benzerin yok
Ben aşkı sende bildim
Zulümlerin hüzün vermiyor
Önce Allah sonra sensin

Sevdam Ağlıyor

Bir duru sözle gönül alana
Bir kuru dalla
çiçekle gelene
Gitti gidiyor yaralı yüreğim
Gitti gidiyor kanadından tut

Ne sarayda ne handa
Bir
zalim ocağında
Sevdam ağlıyor
Ne gam ölsem uğrunda
Beni zehir zemberek
Diller dağlıyor

Özellikle de iki şarkının hemen girişindeki bu tamlama benzerlikleri, kuru dallar, gönül almalar, kalplerin, sevdaların ağlayışı bana ilginç gelmişti. İşte şarkının bestesi Suat'ın belirttiği parçalara benziyorsa, sözleri de bunu andırıyor.

Ha bunlar şarkının son derece güzel, sarkmayan bir pop şarkısı olduğunu, hatta günümüzde bir sürü çöp şarkının arasında parladığı gerçeğini değiştirmiyor.

Eveet, dağarcığımızı geliştirdik, şimdi de Burcu'nun mevzubahis klibini izleyerek kutlayalım.


20 Ekim 2009 Salı

Nefes (2009)



Konusu, geçtiği mekanı, zamanı ne olursa olsun beyazperdede şeref ve fedakarlık üzerine az film görür olduk. Çünkü bunlara günlük hayatımızda da pek rastlamıyoruz artık. Bu mevzulara değinenler de işi çığrından çıkarıp duygu sömürüsüne götürmeyi tercih ediyorlar. Nefes'in ismini ilk duyduğumda kulağıma bir de dürüst ve gerçekçi bir film olduğu gelmişti (fragmanındaki yazılardan önce). Öncelikle bu yüzden, sonralıkla da hem büyük bütçeli hem de kaliteli gözüktüğü için merakımı kamçıladı. Bir film hem kahramanlığı anlatıp hem ağdalı olmayabilir miydi? Bir film hem yerli sinemanın en pahalı filmlerinden olup hem de iğrenç gişe numaralarına başvurmayabilir miydi? Sorular içinde kıvranırken yapımcılar da en az bir-bir buçuk yıl boyunca beklemede tuttular bizi. Sonuç olarak film geçtiğimiz Cuma gösterime girdi ve...

...beklediğimize değdi.

Nefes'i gönül rahatlığıyla öveceğim bu yazıda. Ufak tefek kusurlarını da göz ardı etmeyeceğim ama filmi izlerken resmen dua ettim her merkez sinema (ticari sinema, gişe sineması) filmimiz bu kadar özenli çekilse, bu kadar kendine özgü olabilse diye. Nefes özellikle başlarında içine girilmesi zor bir film, hikaye ilerlemeden konuya tam olarak hakim olamıyorsunuz. Bunun yanında seyirciyi de zorluyor, filmin kalanını izlemeyi hak etsin ama oralara geldiğinde tam olarak havaya girmiş olsun diye (sobaya bıçağı vurma sahnesi örnek). Ancak bunlara rağmen milyon dolarlarla çekilmiş bir gişe filmi bu. Milyonlar izlesin diye promosyonu yapılacak bir film. İzlemezse zarar edecek bir film. O yüzden içindeki sanata bu kadar düşkün olması, ucuz stratejilere başvurmaması son derece takdir edilesi.



Filmin başta seyirciyi askerlerin yerinde hissettirmek için zorlaması, anlaşılmaz seslere, boğucu bir beyazlıkta olan kar manzaralarına bulaması çok tahmin edilebilir bir seçimdi. Ancak kurguda garipsediğim bir yöntem izlemiş yönetmen Levent Semerci. Filmi uzun ve özerk diyebileceğim sekanslara bölmüş. Bunların ilki karakola yeni gelen komutanın "öleceksiniz" monoloğu. Ki Masumiyet'in meşhur monoloğuna meydan okuyacak kadar gerçekçi ve güzel yazmışlar. İkincisi askerlerin hayatını anlatan, filmden apayrı duran, seyircide sempati uyandırma amacı güden dış sesli sekans. Üçüncüsü askerlerin telefonda konuşmalarını gösteren, dördüncüsü komutanın vedasını anlatan sekanslar. Beşincisi ise tüm filmin bizi hazırladığı çatışmanın olduğu final sekansı. Bunların hepsi kendi içinde bütünlük gösteriyor, gelgelelim filmle aralarındaki sınırlar da seyirciye belli oluyor. Filmin içine erimemiş olmalarına başarısızlık diyemem çünkü çok bariz olarak yönetmenin seçimi bu. Ancak komedi olsa peşpeşe skeçler olarak görülecek bu kurgu tercihi kesinlikle şaşırttı beni.

Oyunculuklar şu anda düşünebildiğim tüm son zaman yerli filmlerinin çevresinde tur atar. Artık son derece gerçekçi set koşullarından mı, yönetmenin oyuncular üstündeki mükemmel hakimiyeti mi (benim oyum bundan yana), yoksa mucizevi bir şekilde tüm oyuncularda Allah vergisi dev bir yetenek oluşundan mı bilemem. Ancak bu kadar kalabalık bir kadro ve tanınmamış bir başrol oyuncusu gördüğüm en iyi grup performanslarından birini vermişler. Filmde oyunculuk namına sarkan, olmamış denilecek bir tek saniye bile yok. Yönetmenin buradaki başarısı ve tavrındaki doğruluğun yanında teknik olarak da övülecek yaklaşımları var. Birkaç çok bilindik hızlı kurgu manevrası var ama filmin gerisi Semerci'nin alamet-i farikalarıyla dolu. Özellikle yansıtıcı yüzeylerin kullanıldığı iki sahne aklımda kaldı: Birincisi camda helikoperin kalkışı yansırken bir askerin izleyişiydi, diğeri de komutan traş olurken aynanın önünden çekilince gözüken Atatürk portresi. İyi bir yönetmenin iş başında olduğu anlaşılıyordu bu sahnelerde.

Kurgunun aksine hikaye bütünlük üstüne. "Biriniz ölürseniz hepiniz ölürsünüz" de bu demek, ağzımıza alırken üstünde yeterince düşünmediğimiz "Vatan sağolsun" lafı da bu demek. Askerlik de bu demek aslında. Senin bir parçası olduğun ve senden çok daha büyük bir şey uğruna kendini feda edebilmek demek. O yüzden çatışma sahnesinde görüntünün sesin birbirine girmesi, karakolun bir bütün olarak başına geleni anlarken, film boyunca takip ettiğimiz herhangi bir karaktere ne olduğunu zorla çıkarabilmemiz bundan. Hemen sonrasında jenerikte de oyuncuların adı yanında karakterlerin adı olmadan gösterilince her şey bariz oluyor. Önemli olan birliğin kendisi. Karakterler değil. Gerçi çatışma sahnesinin her türlü standarda göre fazla uzun olduğunu da atlamayayım.



Filmin bence en önemli kusuru tüm tavrını bir yana koyarak finalde baş karakterine yazdırdığı veda mektubu. O asker böyle güzel yazamaz demeyeceğim çünkü bence güzel bir yazı da değil. Fazla süslü, fazla duygusal ve filmin gerçekliğine yakışmamış. Evet, sevdiğini yıllarca söyleyemediğinden pişman olan bir adamla bağdaşmıyor o mektup ama ondan önce filmle bağdaşmıyor. Duygusal olduğu için filme eklenmiş bir parça bu ve bence başta attığı "öleceksiniz-ölmeyeceksiniz" nutuğu 10 kat, 100 kat daha duygusal. Daha süssüz, daha az sembolik bir mektup olsa ne güzel olurdu halbuki. Arkada çalan müzik, mektuptan çok daha hisli geldi bana. "Yüreğindeki güneşe rüzgar katamadım" falan gibi laflar Issız Adam'ın vıcık finalinden çalınmış gibi. 

Yazı romana dönüştüğüne göre bir paragraflık yergi filmi ne kadar sevdiğime gölge düşürmez diye umuyorum. Medya ise aynı tepkiyi vermiyor sanki. Ben çocukken "Er Ryan'ı Kurtarmak" gösterime girdiğinde köşe yazarlarına kadar gazete eklerinin her sayfası ondan bahsetmişti. "Cuma izlemeyin, tüm haftasonu etkisinden çıkamazsınız" gibi yazılar vardı. Bir Türk için Er Ryan'dan katlarca daha etkileyici bir filmle karşı karşıyayız ama nette bile düzgün bir eleştiri yazısında rastlayamadım, bırakın başka yazarları. Filmin değindiği mevzulara başka gözden bakan filmler gösterime girince yer yerinden oynuyordu ama. Allahtan film çok fazla salonda gösterime girdi de halkın medyanın yönlendirmesine gerek kalmadan filmi destekleyeceğine inancım tam. Çok doğru bir kararla 29 Ekim öncesi milleti ısıtacak kadar zamanı da oldu, Cumhuriyet Bayramı'nda iyice ilgi toplar diye umuyorum. Kaldı ki aslında filmi (muhtemelen gelecek haksız eleştirilerin aksine) milliyetçi bir film olarak görmek şart değil. Film birlik olmaktan bahsediyor ve birincil yan hikaye olan Orhan'ın ölümü ve komutanın intikamının yanında tüm küçük yan hikayeler son derece uluslar arası dilde konuşuyor. Savaş konusundaki yaklaşımı mükemmel. Karakterlerin bireysel hırslara karşı duruşu mükemmel. Komutanın "ben bu savaşın bu şekilde bitmeyeceğini bilmiyorum mu sanıyorsun" deyişi mükemmel. Yani o kadar öğretici ve doğru yerleri var ki bunların bir kere bile sırıtmaması, etik olma çabasının hiçbir yerden fırlamaması inanılmaz bir başarı. Sondaki büst sahnesi de dahil buna, çok çok gerçekçi bir sahne o. Gösterim tarihi konusunda bir engeli yoksa Oscar ödüllerine ülkemizden aday adayı olarak gitmeyişi sanatsal olarak kaçırılmış kocaman bir şans. Politiğine girmek istemiyorum.

Bu filmden bir sinemaseverin, bir sinema adamının ve günümüz dünyasında bir sürü değerleri törpülenmiş her insanın öğreneceği çok şey var. Türk sinemacılarına gelince en bıçak sırtı konular bile nasıl sömürüye ve abartıya bulanmadan anlatılır diye ders alabilirler. "Nefes" benim bu yıl gördüğüm en iyi yerli gişe filmi. Üstelik gizli ve adi niyetlerini gözyaşlarınıza talip hikayesine gizlememiş bir eser. Halkımız umarım kıymetini bilir ve hikaye Türk askerinin gözünden anlatılıyor diye eleştirenlerin ya da Türk askerlerini adam öldürme meraklısı, Rambo kılıklı tipler gibi göstermiyor diye eleştirenlerin çeneleri kapanır. Bütçesi yakın zamana kadar açıklanmamıştı, şimdi de 2 milyon civarında olduğu söyleniyor. Matematiğini yapmadım ama genel bir hesap yapınca Güneşi Gördüm'den bir kişi bile az izlerse milletçe zarar ettik demektir.

Fatih MELEK


17 Ekim 2009 Cumartesi

Lady Duff




Bir Madonna bir de Kylie olma heveslisi aynı albüm kapağından yaptırınca...

16 Ekim 2009 Cuma

Türk Ünlüleri Hakkında Bilinmesi Gerekenler

1- En büyük hayalleri Türkiye'nin bilmemkimi olmaktır:




Türkiye'de sanat için sanatla veya ticaret için sanatla uğraşmanın en önemli koşulu dünyada sizin yaptığınızı daha iyi yapan birinin varolmasıdır. Ağzından "Türkiye'nin şusu olacağım, busu olacağım" gibi bir laf çıkmayan ünlü bulamazsınız. Örneğin dansedip şarkı söylüyorsanız "Türkiye'nin Madonna'sı" olmak istersiniz, kalça kıvırabiliyorsanız "Türkiye'nin Jennifer Lopez'i" veya "Türkiye'nin Shakira'sı" olmak istersiniz, Asuman Krause, Türkiye'nin Beyonce'u olacağım" der, en ucuz pop şarkısını yaptıysanız da içinde rap varsa "Türkiye'nin ilk RnB sanatçısı" oldum dersiniz, sesiniz bir kaç oktavsa Celine Dion veya Mariah Carey, zayıfsanız Amy Winehouse, komedi oynuyorsanız Jim Carrey veya Robin Williams, Tamer Karadağlı iseniz Robert De Niro kontenjanlarımız da hazırdadır. Kimse dünyada eşi benzeri görülmemiş bir şey yapmak istemez, yaparsa da dünyanın bilmemkimine benzeterek örtbas eder. Şşşşş.


2- Şizofreni oynamak ulaşılabilecek en üst noktadır:




Kaderin bir oyunuyla ünlü olmuş ve tek oyunculuk deneyimi dördüncü sınıftaki okul müsameresi olan birinin bile tek hayali vardır: Şizofren rolü oynamak. Zorlayıcı rol deyince akıllarına nedense şizofren gelir. Hastalık hakkında fikirlerini sorsan muhtemelen 5 cümle bir araya gelmez ama oyunculuğun da güzelliği burada efendim. Kendine uzak bir rolde başarılı olmak en önemlisi. Bu beyanat şizofrenle sınırlı olmak zorunda değildir. Deli, psikopat, eşcinsel, hırsız, seri katil rolleri de son derece çekicidir. Gelgelelim bu lafları edenler nerede oynar: Boğazda bir yalıda geçen entrikaları anlatan bir zengin oğlan fakir kız dizisinde. Kim neyine güveniyor bilemiyorum.


3- Bu albüm (film) kariyerlerinin en iyi albümüdür (filmidir):



Lafta herkesin tamamladığı en son eser kendilerini en iyi anlattıkları, en kişisel olan, en kadın gibi hissettikleri, kendisine en çok yakışan eserleridir. Gelgelelim kimse bizim piyasamızda 5-6 yıldan fazla zirvede kalamaz. Lafta yükselen çizgi, bir türlü gerçek hayata yansımaz. Kimse "o zamanlar çok daha iyi işler yapıyordum" demez, herkes "müzik piyasası (Türk sineması) çok kötü hale geldi" der. Bir şekilde hiçbir şarkısını yazmadıkları albümler de "en kişisel albümleri" olabilir.


4- Müzikal




Bizim ünlülerimiz için dünyada bir müzikalde oynamaktan daha güzel bir şey olamaz. Daha doğrusu öyle derler. Yalnız bunun sebebi sandığınız gibi değil. Müzikaller herkesin ilgilenmediği, özellikle entellektüel kesime hitap eden, büyük kitlelerden çok nitelikli kitlelere hitap eden şeylerdir. Dolayısıyla bunu yapmayı istemek size "sanattan anlayan bir ünlü" imajı kazandırır. İkincisi, müzikaller reyting veya satış kurbanı olamaz, en kötü bilet satışları az olabilir, o da gazeteye haber olmaz. Üçüncüsü bir gün dizide oynamak zorunda kalabilecek her şarkıcı ya da bir gün albüm çıkarmak zorunda kalabilecek her oyuncu için kaçış noktasıdır. Yeni mecranız için "ne alaka" diyene "zaten her zaman müzikal istemiştim" dersiniz olur biter.


Bu kadar çok heves varken niye kimse bir "şizofren müzikali" yapmaz bilmiyorum.


5- Kimse geri dönüş yapamaz




Amerika ve Avrupa gibi büyük piyasaların ağzının suyunu akıtan "küllerinden doğma" hikayeleri burada sökmez. Türk insanı bitirdiği insanı genelde bitirmiştir. O yüzden hazır zirvedeyken keyfini sürmek lazımdır. 3. maddede de dediğim gibi bizde zirveye çıkmak kolay, inmek daha bile kolaydır.


Aynı zamanda yurtdışında en çok eğitim alanlar ne satan ne de beğenilen albümleri en sık yapanlardır, dans ve ses yeteneği Türklere aynı anda bahşedilmemiştir, hemen hemen hiçbir ünlümüz sunuculuğu beceremez ve isminizi ciddi kılmak için sonuna project ekleyip az seyircili bir mekanda sahneye çıkmak yeterlidir.


Bazı ünlüler bu kurallara uydukları gibi, sanki programlanmış gibi tekrarladıkları şeyler vardır. İşte belirli ünlüler hakkında bilmeniz gerekenler:



Pelin Batu: Batu'nun şikayet etmediği bir yazısını, röportajını bulamazsınız. Pelin Batu sürekli şikayet eder.




Yeşim Salkım: Müzikal kariyerinin bitmediğini kabullenemez. Her yeni albüm yeni ve tertemiz bir sayfa, yeni bir fiyaskodur.




Özlem Tekin: Her albümü en sert albümüdür. Hiçbir albümü pek sert değildir. Bu bir sorun da değildir aslında.




Selda Alkor: Ağzını açtığında genelde ilk söylediği "kıymetinin bilinmediği, aslında Oscar'ı hakettiği"dir.




Emre Altuğ: Her şarkısında (ama her şarkısında) sevişmekten bahseder. Şarkıları arasında seksi olanı yoktur. Daha çok Bir Demet Tiyatro'dan Saldıray Abi'yi hatırlatır.




Tuğba Özay: Keşfedilmeyi bekleyen mükemmel bir yazar, kusursuz bir müzisyen, fevkalade bir oyuncudur. Yapacağı her iş için başyapıt yaratmış gibi konuşur. Ortaya çıkan Saddam'ın Askerleri filmi veya Bedel kitabıdır.


İlk aklıma gelenler bunlar. Bugün magazin eklerine bir göz attım, klavye başında bu şekilde döküldüm işte. Aklınıza gelenler varsa yorum köşesine ekleyebilirsiniz.


Hande Yener ve Rüyagacılar resimleri Türk ünlüleri hakkındaki en bilgilendirici site Coulrophobic Times'a aittir.