20 Aralık 2008 Cumartesi

Bis 2008 Günlüğü



Bis Film Festivalim yoğun programımın arasında, bir sinema aşığı olmanın ne kadar büyük şans olduğunu hatırlatıyor bana. Sık sık günlükleyemiyorum sizler için ama peşpeşe güzel filmler izlemeye devam ettim en son yazdığımdan beri. Bunlardan bir iki cümleyle bahsedeyim:


I'm Not There: Biyografi türünün belki de “2001”i. Nasıl “2001” bilimkurgu türünün her şeyini zamanında tersyüz ettiyse “I'm Not There”de sadece türü için değil, sinema tarihi için de yepyeni bir anlatım tekniğiyle bize Bob Dylan ve onun bir sürü yüzünden bahsediyor. Bir filmde aynı karakteri farklı kişilerin canlandırmasına şahit olduk (“Palindromes”) ama bu filmde hepsi Bob Dylan'dan esinlenerek yaratılmış karakterler de farklı. Zaman zaman bir jukebox müzikalinin basitliğinde, zaman zaman tam bir sanat filmi kalitesinde. Heath Ledger'ın son performanslarından biri oluşuyla da önemli. Cate Blanchett'ınki ise emin olun denildiği kadar sıyrılmıyor mükemmel oyuncu kadrosunun arasından. Farklı cinsiyeti oynuyor olmasının getirdiği bir ilgiydi o bence. Todd Haynes'in son işi “Far From Heaven”dan çok “Velvet Goldmine” sevenler için.



The Invasion: 90 dakikalık bir yavanlık, sıkıcılık, saçmalık, özensizlik örneği. “The Invasion of the Body Snatchers” gibi şahane bir filmin (ben 78'de yapılanını izledim) berbat bir yeniden çevrimi. Uzak durun.



Başkalarının Hayatı: Oscarlı bu film iki saatten uzun sürdü ve bittiğinde çok içten olarak “Ne güzel filmmiş!” dedim. Sinema sanatı en klasik şekilde kullanıldığında ortaya çıkan şahane işlerden biri. Üstelik insanlık ve “doğru eylem” hakkında çok güzel laflar ediyor. Çok tuttum, mutlaka fırsat bulup izleyin.



Dünyanın Durduğu Gün: Bunun yazısı gelecek inşallah yakında. İyi bir film, çokça naif ve inanması güç bir hikayesi var ama keyifle izlendiği gerçeğini değiştirmiyor bu.



Burn After Reading: No Country For Old Men'den sonra Coen'lerin festivalimdeki ikinci filmi. İlkinin aksine bu tam bir Coen işiydi. Kara komedinin ustaları yine olayları birbirine sokup güldürmeyi başardılar. Televizyon izleyen yaşlı insanlar gibi perdedeki olaya sesli tepki verdiğim bile oldu istemeden. Sürükleyici bir iş anlayacağınız. Ayrıca Brad Pitt ve George Clooney'in ne kadar yaşlandıklarını görüp erkekler dünyasındaki rekabet konusunda umutlanmak için güzel fırsat.



Definitely, Maybe: Festivalin hayal kırıklıklarından biri. Çok genç ve yetenekli kadrosuna, Abigail Breslin'e, “How I Met Your Mother” ayarındaki konusuna rağmen çok sevimli bir film değil. En garibi 115 dakikalık süresine rağmen finali bir çırpıda anlatıp geçmesi. Çok şey beklemeden görülürse eğlenceli olabilir belki.


Festival “Sonbahar” ve sürpriz filmlerle sürecek. Bis'in ikinci ayağı “Kendini İyi Bisset” yılbaşı neşesiyle kaynaşması için kapanıştan sonra yapılacak. “As Good As It Gets”, “Notting Hill”, “Mamma Mia!”, “Love, Actually” ve “The Holiday”den oluşan bu maratonu izleyip mutluluk hormonu salgılamak için sabırsızlanıyorum. Festival yarın sona eriyor. Takibe devam.

Hiç yorum yok: