5 Kasım 2008 Çarşamba

Un Giorno Perfetto (2008)



Şöyle bütün klişesiyle “Mükemmel Bir Gün, mükemmel bir film!” demek istiyordum; yönetmeni ve konusu buna çok müsaitti ama maalesef olmadı. Ferzan Özpetek'in yeni filmi, kendisinin en zayıf halkası, sıradan bir drama, etkileyemeyen bir trajedi. Boşanmış bir çift ve çocuklarının 24 saatini anlatan film içerdiği dram ve isminin tezatı haricinde neredeyse hiçbir sürpriz yapmıyor, yönetmenlikten çok iyi anlayan birinin tekniğini izlemek yanınıza kalıyor sadece.


Emma ve Antonio, boşanmış fakat sorunlarını çözememiş bir çift. Emma ergen yaşlardaki kızı ve çocuk yaştaki oğlunu yanına almış annesinin yanında yaşıyor. Üç işte birden çalışıyor geçinmek için. Antonio ise kafayı Emma'ya takmış durumda. Mesele ne ailesi, ne çocuklar, sadece Emma. Zaten çocuklar 1 yıldır babalarını görmemişler bile, nafaka da almıyorlar. Babanın, Emma'nın kaldığı caddeye gelip evi gözetlemesiyle başlıyor 24 saat. Pek tekin olmadığını hissediyoruz daha bu anlardan. Psikolojik olarak dengeli olmayan bu adam gün içinde kendi kontrolünü de kaybediyor ve olaylar gelişiyor. Girişte etkileyici değil dediğime bakmayın, öykü aslında oldukça vurucu, maalesef perdeye ve dolayısıyla da bize yansımıyor. Uyarlandığı kitabın çok satar olmasına şaşırmamak lazım bu durumda. Film ise Ferzan Özpetek tarafından çekilmedi iddiasına maruz kalsa, karşı savunma yapacak hiçbir koza sahip değil. Sadece çok güzel müzik kullanımı (Sezen Aksu dışında) ve Serra Yılmaz'ın cameo'su hariç. Bu kadının nasıl bir sinemasal cevher olduğunu o kısa anda yine yeniden farkediyorsunuz. Tüm film bir yana o sahne bir yana oluyor.




Isabella Ferrari de ayrı bir cevher tabi. Mini etek ve topuk giyip, kendini güzel hissetmeye çalışsa da, hayatın yoğunluğu altında ezilmekten kurtulamayan, belini doğrultamayan Emma rolünde parlıyor. Yüz ifadeleri, makyajın başarısı, oyunculuk kadar etkili olmuş. Karşısında Antonio'yu oynayan Valerio Mastandrea ise daha tutumlu bir oyunculuk sergilemiş, karakterinin etkisiyle. Çocukların biri Miley Cyrus'la karıştırılabilir kolaylıkla. Sempati duymak açısından zorlayıcı bir durum. Ancak erkek çocuk, tembel gözü ve tek tarafı buğulu gözlüğüyle filmden sonra en fazla akılda kalan karakter oluyor. Finalin de bunda büyük etkisi var tabi. Filmde başka bir sürü karakter var, yazının burasına kadar bahsetmememin nedeni hiçbirinin hiç önemli olmayışı. Beni en çok şaşırtan nokta da bu oldu zaten. Ferzan genelde kalabalık aileleri, arkadaş gruplarını anlatır ve üstüne de az yönetmen sayabilirim, bu işi daha iyi yapan. Fakat nasıl olduysa bu sefer sadece hayatın ufak, güçsüz bağlarla bağladığı yabancıları, hiç heyecanlandırmadan anlatmayı “başarmış”. Evet, birbirleriyle alakaları vardı ve bazı gerilimli sahnelerde bir araya geldi bu yabancılar ama filmin sonunda sanki birden fazla filmi zap yaparak izlemiş gibi hissettim. Özellikle politikacı ve oğlunun ilişkisi daha zorlama olabilir miydi diye düşündüm bazen. “Bunları seçimden sonra konuşalım evladım...” Hakkaten mi yani?



Filmin etkileyici alt öykülerinden biri olarak bu politikacı oğlunun öz annesiyle ilgili olan hikayesi sayılabilir. Ve biraz da kendi eleştirimize karşı çıkmak adına, önce annesinin öldüğü hastaneyi çizmesi sonra da “üvey anne”sinin resmiyle ilgili önemli bir sahne olması, bu “diğer” karakterlerin filmin o kadar da dışında kalmadığını gösterebilir. Tabi Emma ve Antonio'ya üst veya alt metinden bağlanmıyorlar halen, o da var. Tek bir tez oluştu kafamda ama yönetmenin bunu anlatmak istediğini hiç sanmadığımdam filme övgü olarak dönmeyecek. Antonio'nun bulaştığı her hayatta bir kırılma, bir çökme görüyoruz film boyunca. Bu, tüm karakterler arasında görünmez bir bağ kılabilir. Filmin rahatlıkla kaldırabileceği feminist bir okumayı da destekler bu. Zaten çoğu iyi film gibi gri bölge yapmıyor maalesef, genellikle kötü karakterler kötü çizilmiş, iyilerse iyi. Emma ve kızının öğretmeni arasında oluşan dostluk da filmin feminist tarafına güç veriyor. Öyküde yerinde ve zamanında gelişen tek şey bu. Geceyi yalnız geçirmemesi gereken iki kadın birbirini buluyor neyse ki. Bir de dondurma satıcısının sahnesi de oldukça zamanlıydı.



Sonuçta yönetmenin bir önceki filmini (Bir Ömür Yetmez) birden çok kez izlemiş, izlerken ağlamış biri olarak, bir de zaten eski hayran olduğum göz önüne alınırsa, bu trajedi denemesi beni çok üzdü, maalesef trajedisiyle değil. Bir önceki kısmen zayıf filmi “Kutsal Yürek” gibi sinemalara sessiz gelişine sevinsem mi üzülsem mi bilemedim. Sadece eli yüzü düzgün olan, yani vasat olan bu filmle tanınmasını istemem Özpetek'in. Elbette ben bunu beğenmezken çer çöp filmlerle kıyaslayıp da eleştirmiyorum, sadece beklentilerimi karşılamadığından yakındım. Yoksa girişteki sessiz sekans, finalin de sonrasında gelen sürpriz, şahane müzikler ve kötü haberin mistik olarak, duyulmadan önce anlaşıldığını gördüğümüz o son kare aklımda yer etti şimdiden.


Not: 3 / 5

Hiç yorum yok: