25 Kasım 2008 Salı

Mustafa (2008)



Liderlik ve yalnızlık... 29 Ekim'de binbir gürültüyle vizyona giren “Mustafa” belgeselinin asıl konusu bu. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını anlatan yapıtın isminde de, afişinde yazan alıntıda da bunu görmek mümkün aslında ama şifreyi çözmek için filmi izlemek gerekiyor. Selanik'de babasının kaybıyla damgalanan çocukluğunu anlatarak başlayan film, o zamanlar kafasını dinleyebilmek için kendisine çalı çırpıdan bir sığınak yapan Mustafa'yı yıllar sonra ülkesini yeniden inşa ettikten sonra gösterirken Atatürk'ün hala aynı arzulara ve çekincelere sahip olduğunu görüyoruz. Hak edilmiş bir dinlence veya daha çok çalışmak arasında bir ikilem bu.


Liderlerin kaderinde yalnızlık olduğu bir gerçektir. Bu manasız bir yalnızlık değil kitleleri arkasında sürüklerken en önde tek başına yürümenin getirdiği bir sonuçtur. Filmde sık sık vurgulandığı üzere Avrupa ülkelerinde yüzyıllara yayılmış bir değişimi, hiç de kolay lokma olmayan bir halka 10 yıl içinde getiren bir liderin, takip edenlerinin çok önünde ve elbette bir başına yürümesi kaçınılmazdır. Mustafa Kemal'in duygusal hayatına damgasını vuran da budur. Filmin isminde gizli olan ipucu, onu sadece annesinin Mustafa diye çağırışıdır aslında. Ve annesinin kaybı, elinden her şey gelmiş ama yanında çok az kişi kalmış bir adamın mutlak yalnızlık emridir. Tabi ki “Mustafa”ya temaları olan bir film olarak bakınca durum bu. Bunca eleştiri almasının sebebi de Atatürk'ün insancıl taraflarını paylaşmakta sakınca görmemesi. Dikkat ederseniz “mükemmel olmayan taraflarını” demedim. Çünkü bence yalnızlığı kaldırabilmek, ud dinlerken gözyaşlarını saklamamak bir insana ancak özgünlük ve daha fazla mükemmellik verir. Mustafa Kemal'in kendini ilahlaştırmak gibi bir amacı hiç olmamış neyse ki. Onu yapan ve olabildiğince yanlış kullanan, güzelim memleketi hediye ettiği yeni nesiller olmuş. O nesil şimdi filmden memnun değil.



“Mustafa”, bu temalarla ilerliyorsa da hiç şüphe yok ki Atatürk'ün hayatının amacı olmuş, dünyada bir dahi olarak anılmasına sebep vermiş Türk Genel Devrimi ve kafasında şekillenişi başrol oynuyor filmde. Askeri okullarda eğitimini, bir asker olarak yükselmesini ve 19 Mayıs'ta kutladığımız hayatının kilometre taşını (Anadolu'ya ayak basışını) ilk yarıda izliyoruz. Mustafa Kemal'in kişiliğine hayran olmamak elde değil. Neleri, ta ne zamandan gördüğü, sürgün edilişine verdiği mağrur tepki ve devrim kavramına genel bakışı hayranlık verici. Bir lider olduğunun çok önceden beri farkında. Devrimi nasıl bir anda getireceğiyle ilgili sözleri örneğin benim yıllardır duyduğum en ilham verici sözlerdi. Halkı ikna ederek, alıştırarak yapmanın, onların tasvip etmesini beklemenin zaman kaybı olacağını biliyordu. Kendisindeki potansiyeli biliyordu ve bir adamın bir devletin seviyesine inmesinin değil, o milletin o adamın seviyesine çıkmasının doğru olacağına karar vermişti. Arkadaşlarıyla gelmek istedikleri mevkiileri tartışırken onlara “ben sizi o mevkilere tayin eden adam olacağım” deyişi ancak bir liderin ağzından dökülecek bir cümledir.



İkinci yarıda ise, savaş alanında kurtarılan memleketin bir de siyasi sahada kurtarılma çabası var. Biri komutanlıkta gösterdiği başarının aynısını insan ve devlet ilişkilerinde gösteriyorsa beni ikincisi daha çok etkileyecek demektir. Çünkü ikincisi ciddi anlamda daha zordur ve daha çok birikim ister. Atatürk'ün sefalet ve cehalet içindeki bir ülkeyi kısacık bir zamanda, onlarca lidere yayılması gereken bir vakitte tek başına toparlayıp, getirdiği seviye akla hayale sığmayacak cinsten. Savaşta işleri yoluna uydururken, maddi yardım gerekince Sovyet Rusyası'yla akıllıca bir işbirliği yaparken, dinsiz ithamlarıyla karşı karşıya kalınca meclisi Cuma namazıyla açtırırken strateji konusunda ne kadar başarılı olduğunu farketmemiz gerekirdi halbuki. Fakat filmi son teknolojiyle donatılmış bir salonda izlerken, çıkıp metroyla evimize dönerken Atatürk'ün devrimleri olmasaydı aynı konfor için 100-200 yıl daha beklememiz gerekeceğini hatırlamıyoruz maalesef. Halbuki Atatürk bunu söyleyip duruyor hayatı boyunca: “Beni Hatırlayınız...”



Bu aslında unutulma korkusundan değil. Bu, muhtaç olduğun kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu anımsamak için bir anahtar, bir şifre. Atatürk'ü hatırlamak, bir Türk için tükenmez bir güç kaynağıdır çünkü. Türkiye ileri gidecekse bu güce ihtiyaç vardır ve onun da tükenmemesi için Atatürk'ü hatırlamak şarttır. Filmin bunca izlenmesinden çok memnunum bu sebepten dolayı. Her ne kadar eleştiri alsa da, Atatürk'le insan katında bütünleşmemizi istemeyen, onu sadece asla bir daha yanına ulaşılamayacak bir ilahtan, bir geçmişten ibaret saymamızı isteyen gruplar şikayet etse bile. Filme dönersek, Can Dündar'ın sesinden anlatımı kesinlikle etkileyiciydi. Sadece heyecanlanmamız gereken kısımlarda, o hissi vermek için anlatıcı biraz abartıyordu sanki. İçerik, işini yapıyordu zaten, biçimde çok sınırlara gitmeye gerek yoktu. Bir de filmin çekimlerinin o tarihi havayı yeterince vermediğini söyleyebiliriz. Gerçi yeni görüntülerin yarısı kadarı teknenin köpürttüğü deniz, trenin geçtiği ray materyalinden ibaretti ama olsun. Atatürk'ün not defterleri, yazdığı kağıtlar belki o kadar gıcır gıcır olmasa, kıyafetler modern tekstil teknolojisinden nasiplenmiş gibi durmasa teknik olarak daha etkileyici bir sonuç alınırdı.



Unutmamak lazım ki filmde Selanik'e ve Rumeli'ye özlem de çok güzel biçimde işlenmiş. Atatürk'ün sakin veya çekişmeli hayat fırsatları arasında bocalayışında Selanik'te aç olduğu o huzurlu hayatı bir türlü yakalayamayışı baş etken. Film boyunca ara ara kendini gösteren fotoğraf çektirme sahneleri, o fotoğrafların Selanik evinin duvarlarında hayal edilişiyle mükemmel bir toparlamaya, finale fırsat veriyor. Atatürk'ün özlemini duyduğu her şey ve başardığı her şey bir araya geliyor adeta. Gözden bir şeyi kaçırmamak lazım elbet. O fotoğraflar portre fotoğrafları ve Atatürk her birinde yalnız.


Hayatına giren kadınlardan özellikle Fikriye'nin öyküsü, karanlık devrim öncesi zamanların yüreğe su serpen anektodları (sığır sürüsü gibi), annesiyle olan ilişkisi ve “savaşı kazanmadan dönme” öğüdü kuşkusuz içinizde bir yerlere işleyecektir. Bir de yaşlandıkça ve karaciğer hastalığına yenik düştükçe zaten iyice ilerlediği devrim yolunda en iyi arkadaşlarından bile ihanet görmesi, toplumun iyiliği için aldığı radikal kararların, bir ömrü beraber geçirdiği insanlar tarafından anlaşılamaması filmin en etkileyici anlarını oluşturuyor. Maalesef film ekibinin en iddialı isimlerinden Goran Bregovic tema müziği dışında çok başarılı bir iş çıkarmamış ancak müziğin desteklediği hikaye bir Türk'e hatta kafi bir dünya görüşü olan her adama dokunacak ve onu değiştirecektir. Bu yüzden, kimin hangi isim altında eleştirdiğine, bölmek için can atan hangi politik görüş sahibinin, hangi maske altında laf attığına dikkat etmeyin. Filme kendiniz bir şans verin. “Bir işin iyi olmasını istiyorsan kendin yapacaksın” felsefesini belirlemiş bir adamın, o işi zaten en iyi yapan adam oluşundan dolayı ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlayın. Onu hatırlayın...


Not: 4 / 5

2 yorum:

aslı dedi ki...

Gazetelerdeki yorumları okumadan, televizyondaki tartışmaları izlemeden gittim ben de bu filme. Çünkü üzerinde daha farklı düşünmemiz gerekiyor bence. Karanlıkta uyuyamayan bir adamın böylesine cesur olabileceğine inanır mıydınız? Bazı kalıpların, korkuların bizi ne kadar sınırladığını göremiyoruz hala. İçimizdeki cevherin farkında değiliz. Bir şeyler yapmaktan korktuğumuz için daha ileriye yürüyemiyoruz. Oysa ki bittiğine inanılan bir ülkeyken, kendi çabamızla ve işte Atatürk'ün bize bu gücümüzü göstermesiyle yeniden doğduk biz. Ama yine de aciz görüyoruz kendimizi.
Filmin en çok sevdiğim kısmını belirtmek istiyorum bir de. 2. yarıda ekonomik açıdan geçirdiğimiz zor günler anlatılırken şöyle bir kısım var. Atatürk memleketin durumunu görmek için çıktığı gezide, insanların sıkıntılı olduğunu görüp üzülüyor. Etrafındaki insanların işlerin yolunda olduğunu söyleyip, gerçekleri saklamış olmasından yakınıyor. Ve ekliyor; "En kötüsü de ne biliyor musun? Herkesin her şeyi bizden beklemesi." Bugün hala her şeyi ondan ya da onun yerini doldurabilecek olası bir liderden bekliyoruz. Oysa ki öyle bir insan bir ülkeye bir kere nasip olur. Biraz daha farkında, güçlü, azimli olmamız lazım. Bu ülke bir yerlere gelecekse, sorunlar bir şekilde çözülecekse bunu yapacak olan bizler olacağız.

lecterhouse dedi ki...

yazıdaki önemli bir eksiği tamamlamışsın :) çok güzel bir yorum olmuş, teşekkürler.