15 Kasım 2008 Cumartesi

Issız Adam (2008)



Uygar Şirin'in Sinema dergisindeki “Vicdan” yazısı (Kasım 2008) beni ciddi şekilde sarsıp, sinema yazarlığı konusundaki özgüvenimi mahvettikten sonra film yazılarına kısacık bir ara vermek zorunda kaldım. O yazının yanında pek esamesi okunmaz benimkilerin ama kalanlara oranla fena iş çıkarmadığıma ikna olduktan sonra yine karşınızdayım. Issız Adam yazısını bu kadar geciktirerek de iyi bir iş yapmadığımı biliyorum. Zira ağlayacağını zannedip salonlara koşan izleyicilere, ne bulacakları konusunda bir uyarı verebilirdim en azından. Çağan Irmak'ın yüksek bütçeli (ve idare eder hasılatlı) Ulak'ından sonra samimi, kişisel bir çabası olarak beklediğim Issız Adam herhangi kasıntı bir romans çıktı maalesef. Star muamelesi gören bu biricik yönetmenimizin çizgiyi biraz daha yukarı çekmesi gerekiyor bence, bu ilgiyi hak etmesi ve sürdürebilmesi için.


Zevk sahibi ve zengin Beyoğlu hayatını, zevk düşkünü ve duygusuz cinsel hayatıyla tamamlayan Alper, her gün geçtiği bu yollarda bir gün Ada ile karşılaşır. Tülin Özen'in aileler için olan versiyonu gibi gözüken bu şirin kızımız tipik bir “my sassy girl” vakasıdır. Çok çabuk agresifleşebilir, erkeklere karşı, hele de Alper gibi erkeklere karşı güveni sıfırdır ve çocuklara kostümler hazırladığı bir dükkanı vardır. İkilinin kesişen yolları ışık hızıyla ayrılacak gibidir, fakat Alper buna izin vermez. Biraz yüzsüklükle, biraz şirinlikle kazandığı Ada'nın ilgisi ikisinin de hayatlarını sarsacak ve Alper'in eski halleri yüzünden önemli testlerden geçecektir.



Filmin iki yarısını birbirinden ayırıp incelemekte fayda var. Fayda varsa da bütünlük yok demek oluyor. Filmin ses bandının çoğunu dolduran “aranjman” şarkılara benziyor ilk yarı. Orijinal beste Fransız ama melodiye cuk oturmuş sözler yerli. Yanlış anlaşılmadan bu benzetmenin içinden çıkabilecek miyim bakalım. Bu “Fransız”lığına rağmen, hatta bazı diyaloglardaki yapmacıklığın bile tam “Fransız” olmasına rağmen, bu benzerliğin yüzeyde kaldığını görüyorsunuz. Derinlerde başka bir şeye benziyor anlatım: bir pembe diziye. Korkunç ilk sevişme sahneleri sonrasında kızın evden gitmekte kararsız kalışı, öyle sıradan anlatılmış ki, açın televizyonu, her benzer sahnede bir shot yapın, 1 saatte zurnasınız. Bir de diyaloglarda zaman zaman görülen yapmacıklığa değinmişken Çağan Irmak'ın kendi hayrı için olur olmadık yerde sitkomlara laf sokmasının yasaklanmasını istiyorum. “Mustafa Hakkında Her Şey”de Başak Köklükaya'nın sitkomlara laf sokuşu nasıl eğreti duruyorduysa, 5 yıl sonra burda Ada'nın aynı şeyi yapışı da öyle duruyor. Ülkede sitkom geleneği bile var sayılmaz (iki saat süren, komik olmayan episodik güldürülerimiz var sadece), niye bu kadar dertli bu konuda anlayamıyorum.



Gelelim yine iç açıcı olmayan metaforlara. Alper her sevişme sonrası nevresimleri değişirken, Ada'yla sevişmeleri sonrasında asla böyle bir şey görmeyeceğimizi tahmin etmeyeniniz var mıydı? Ada'nın dijital fotoğraf makinesi kullanmayı reddetmesi, karaktere ne gibi bir yenilik katmış oldu? Irmak, Alper'in evcilleşmemiş hayatıyla, vahşi cinsel tavrını eşleştirmek için çok mu düşündü? İkinci sevişme sahnesinin (aşık oldukları), tek bir saniyesine bile inanan biri çıktı mı? Sorular böyle uzayıp gidebilir. Bu gibi kolaya kaçmalar, filmin en büyük kusurları (hele de o dijital makine olayı). Analog makineleri hala seven insanlar kutsal falan gelmiyor izleyiciye, sevgili görsellik düşkünü yönetmenler. Sırf o makineler kocaman ve antika görünüp, filmde daha iyi durduğu için, filmin başka hiçbir yerine yaramıyorsa, kullanmayın. Ayrıca Alper karakteri bu kadar tutarlı ve doğru yazılmışken, kızın evinde kalmayı asla istemeyeceği de unutulmasaydı keşke. Bu tipler, kendi evlerinden başka yerde rahat edemezler, genelde bu kıza batar ve yeni bir kavga konusu doğar burdan.



Yazı zannettiğimden uzun olacak ama ziyanı yok. İzleyen arkadaşlarımın yüzde 90'ı beğenmiş olsa da, bunların yüzde 30'ı çok beğenmiş olsa da benim diyeceğim daha bir sürü şey var. Ancak dozu biraz hafifletmek için müziklere değinelim burada. Filmin müzik kullanımı kusursuz, her şarkı filmde bulunduğu yerde olmak için yazılmış adeta. Üstelik restoran eleştirmeni, iş sonunda yalnız başına şarap içen patron, felsefe yapmak için kasan yemek pişirme sahneleri klişelerinin aksine filmin en orijinal, en kendine ait yerini temsil ediyor bu müzikler. Ben yıllar sonra hatırladığımda ilk olarak müzikleriyle hatırlayacağım örneğin. Bir de bu filmdeki gittikleri “45'lik” adlı mekan gerçekse, kesinlikle görmek istiyorum. Yoksa da Çağan Irmak belki memnun edemediği nadir izleyicilerinden biri olan beni mutlu etmek için böyle bir işe girişebilir.



Gelelim ikinci yarıya. Fransız olay burada iyice yok oldu. Bir ebeveyn girdi hikayeye, ikinci yarı o şekilde başlayıp bitti. Anne rolündeki Yıldız Kültür filmin en iyi oyuncusu, bu performans filmin en iyi performansı olabilir. Fakat “anne” hikayesi bu film için ancak bu kadar fuzuli olabilirdi. O kadar uzadı ve zaman geçtikçe “ne olacak ki bu filmde şimdi?” sorusunu o kadar sık sordurttu ki belki montajda tamamen kesilip atılsa daha iyiydi. Eminim o zaman finalde annenin dahil olduğu sahne daha bile etkili olurdu ve belki gerçekten ağlardım. Taşrada yaşayan anne İstanbul'a oğlunun yanına geldi, Alper vereceğini tahmin ettiğimiz her tepkiyi verdi, Ada, insan üstü şirinliğiyle gerçekliğini iyice kaybetti, bir de üstüne üstlük annesine bağıran insanlara ne kadar uyuz olduğumu hatırladım. Ki o sahne de tamamen manasız kaldı sonra. Kafese koyulmuş, özgür ruhlu bir adamın nasıl gitgide saldırganlaştığını anlatıyordu yönetmen, o kadarını anladım da, bizim 30-40 dakikamızı almadan da yapabilirdi bunu.


Sonra efendime söyleyeyim, geldik ağlama duvarına. Karakterlerin iç sesleriyle konuştukları kısım, sadece ağlatmak için konulmuş ve uzatılmış olabilir ancak bunu sorgulamazsanız zaman zaman gerçekten etkileyici oluyordu. Ada'nın kısmı daha güzel işlenmişti burada, peşpeşe izlediğimiz tercihleri, annenin de şahane oyunculuğuyla birleşince filmin en dokunaklı kısmını yarattı. Alper ise film boyunca izlediğimiz tahmin edilebilir Alper'di. Yalnız ne yalan söyleyeyim, diş fırçasının oradaki aksesuarı hakikaten unutup, sonra hikayeye geri döndüğünde şaşırdım. Hikayede tuttuğu yere ise şaşırmadım tabi, zira yıllardır her filmde gördüğünüz bir şeye şaşırmak zor.



Ulak'ta zerre beğenmediğim sanat yönetiminde bu sefer çok iş vardı. Her set, her arka plan özenle tasarlanmış, oluşturulmuştu. Çağan Irmak hakkıyla, karakterlerinden birini eski bir sanat yönetmeni yaparak havasını da atıyordu. Afiş çok güzeldi. Beyoğlu ve Tünel'in kullanımı şahaneydi, bu mekanları her gün görüyor olsam da filmdeki kendine has duruşlarından etkilendim. Zaten ilk yarının en büyük başarılarından biri de mekan kullanımıydı. İstanbul'un en çok ziyaret edilen yerlerinden de olsalar, hep güme giden bu güzel yerler (ya dilenciler gezer, ya ancak pavyonlarını görürüz) bu sefer sahip oldukları o romantik potansiyeli konuşturabilmişlerdi. Sonra bir de filmin, söylemek için sabırsızlandığı o lafa (herkes gibi) bayıldım. "Sen karda donuyorsun, uyumak tatlı geliyor ama aslında ölüyorsun.” cümlesi. Senaryonun tavan yaptığı yerdi, hiç de kasıntı veya, itici olmadan, metafor kullanabildiğini gördük Çağan Irmak'ın. Niye filmin çoğunda tersini yapmış bilmiorum ama.


Filmin basındaki tanıtımlarını okuduysanız, hikayeye bir ölümcül hastalığın dahil olacağını sanıyor olabilirsiniz. Öyle bir şey yok. Ayrıca filmde gerçekten kederlenir ve ağlarsanız, ya zaten yer arıyordunuz demektir, ya da müzikten çok etkileniyorsunuz. Zira hikayede gözyaşlarını coşturacak hiçbir şey yok gibiydi benim için. Ağlama fenomeni “Babam ve Oğlum”u anımsatmak için böyle bir yola başvuruyor olabilir tanıtım şirketi ama doğru gelmedi bana. Babam ve Oğlum bir tanıtım mucizesi değildi çünkü, izleyicilerin beğenisinden doğan efsanevi bir başarıya imza attı. Çağan Irmak bu sebepten dolayı, niyeti belli filmlerdense, kendi kişisel filmlerini yapmalı bence. Bir de sitkom yönetmeli. Sırf laf olsun diye.


Not: 2.5 / 5

2 yorum:

triancula dedi ki...

yok artık naptın ama sen ya.

ben filmi kısa ama şöyle değerlendiriridim.


inanılmaz akıcı ve zorlama olmayan doğal diyaloglar

güzel mekan seçimleri ve uyumlu bi yönetim

güzel oyunculuklar (ada'nın biraz abartıya kaçan ve "çalıştım da geldim" kokan kızma sahnesi dışında)

neiliyim bir de genel olarak hoş bir tat bırakışı

sevmediğim bikaç yer vardı sen değinmişsin ama güzel yerlerini es geçmişsin. tamam anne sahnesi biraz klişeydi olabildiğince güzel olmaya çalışılmıştı da biraz sıktı ve ilk yarıyla ikinci yarı arasında "NALAGA" dedirtti - "Yemekteyiz - Selimhan Efsanesi"

evet aynen öyle dedirtti, hop 2.yarı şak anne sahnesi.

o komedi şeylerine laf sokan diyaloglar da gayet güzeldi. en azından o türlü sahnelerin melis birkan'la geçmesi ve kızın da bana göre baya bya doğal ve enfes oynamasından ötürü (dediğim sahne hariç) hi de kötü durmamıştı.

bence sen herkes çok beğendi diye biraz kulp aramışsın. işin kötüsü bu film de tüm kusurlarını örtmek için kasmayan, kulp bulmak isteyene rahatlıkla kulpunu sunan bir film. ha eğer çok ciddi promosyonla çok ciddi bir "YAPTIM BEN" havasıyla sunulsaydı eminim ben de kusur bulmaya yer aricaktım. ama kendi halinde bir film!

güzel bir vakit geçirtti mi beyoğlu-tünel arka fonunda sana? evet! daha fazlasını beklemek yanlış olur hem zaten yönetmenin iddiası da bu değil, bu bi festival filmi değil ve kimse bunu inkar etmiyor.

valla billa kızdım azıcık bu yüzden.

:)

lecterhouse dedi ki...

oğlum hiç öyle bi yaklaşım gördün mü benden? :) millet sevdi diye niye gıcıklık yapayım. kasıntılık vardı işte senaryoda, daha çok çalışılması lazımmış üstünde. çağan'ın tıpkı 4 günlük kurban bayramında yazdığı mustafa hakkında her şey senaryosu gibi aceleye gelmiş bence. ne kadar sürdü bilmiyorum ama dahası lazımmış. akıp giden bi film olmamış (özellikle ikinci yarı), duygulandıran, ben de böyle bir aşk yaşasam dedirten bi film olmamış. daha niye öveyim. şarkılar, mekanlar, sanat yönetimi çok güzel dediğim gibi. iyi bulduğum kısımlarını söylüyorum. festival filmi değil, ama ticari diye gidip de çılgın dersaneyle kıyaslamak ayıp olurdu filme. düzgün ticari film standartlarında bu kadar iyiydi maalesef :)