27 Kasım 2008 Perşembe

"İstiyorum Ki Türkiye'ye Gerçek Şovu Gösterelim" - Yonca Evcimik Röportajı



Öyle sıradan bir yazı değil bu, bütün çocukluğum boyunca albümlerini eskittiğim kadınla sohbet ettim. Zamanda geri gidip, 8 yaşındaki halime "Başardın oğlum!" diyesim var. Umarım röportajı beğenirsiniz.

Fatih: Röportaj yapmayı kabul ettiğin için teşekkürler Yonca. Klip çekimi tam gaz sürerken bu sohbete zaman ayırdın.


Yonca: Rica ederim, hoş geldin.


F: Öncelikle önemli soruyu sorayım. Yoncaevcimik.com'un hayatındaki yeri nedir senin için?


Y: Çok büyük. Ben bu site sayesinde kendimi çok şanslı hissediyorum çünkü ben dahil Türkiye'de herkes internetten bihaberken, kimse ne işe yaradığını bilmezken kurduk bu siteyi biz. Yani yaklaşık 1000 sene önce diyebilirim heralde, arkadaşım Elif Dağdeviren internetle ilgili bir portal hazırlıyordu. O biliyordu ne kadar önemli olacağını bu ortamın. Bana dediler ki “gel senin siteni yapalım, bu çok önemli olacak ileride”. Ben de inşaat işine mi giriyoruz diye bocalarken hazırladırlar. Ki bu gerçekten eski bir tarih... Bir düşünürsek 8.15 Vapuru dönemine uzanıyor, çünkü o single'da kullandığımız kırmızı motifi kullanmışlardı sayfa tasarımında. 93-94 dönemi anlayacağınız.


F: Yine ilklerden olmuşsun, hiç şaşmıyor heralde?


Y: Ya böyle teknolojik bir kadınım işte. (Gülüyor) O zaman ne işe yarayacağını bilmiyordum ama iyi ki yapmışız. Hep güncelliyoruz siteyi, belli aralıklarla da tamamen değişiyor. En son bu albümle değiştirdik ve çok da güzel oldu. Fan Club'ın çok geniş olmasına yarıyor bu tabi.


F: Heralde bunun etkisiyle hayran kitlen bu kadar sadık.


Y: Kesinlikle öyle. Çok uzun zaman oldu şaka maka. İlk fanlarımı evlendirmeye başladım.


F: Benim bile yaşım geldi, normaldir heralde.


Y: (Gülüyor) Benim çok önemsediğim bir şey bu. Seven insanlarla beraber olmak, fikirlerini öğrenmek, gençlerle iletişim halinde olmak. Her gün daha da genç insanlar ekleniyor, ben de bunu büyük bir memnuniyetle takip ediyorum.


F: Dünya müzik marketinde ticari olarak deneysel bir tutum başladı. Devasa anlaşmalar artık sanatçının konserlerini, merchandise ürünlerini topyekün kapsıyor. Dijital ortam en büyük pazar oldu. İşler değişti kısacası. Bu yeni albümün karma oluşu böyle bir niyetle mi oldu?


Y: Açıkçası bununla hiç alakası yok. Ben bunun bir örneğini de 95'te yapmıştım. Çıtır Kızlar ve Birkaç İyi Adam'la. Başta kendi albümleri çıktı sonra ortak albüm hazırladık. Arasıra benim aklıma düşüyor böyle bir şey. Kat'iyen deneysel olsun, ticari olsun diye değil, tamamen içimden gelen bir şey. Ben bu gençlerin bir kısmını dans yarışmasından tanıyorum. Yetenekli insanların kaybolup gitmesi de çok üzüyor beni. Çünkü hiç hak etmeyenler meşgul ediyor piyasayı, pastadan pay almaya çalışıyorlar ve alıyorlar da. Onları gördükçe gaza geldim, doğru olanını göstermek istedim.


F: Daha önceden yaptığın gibi ilk adımlarını sen attırdın. Peki nerede görmek istiyorsun onları?


Y: Elbette çok iyi yerlerde görmek isterim. Çıtır Kızlar ve Birkaç İyi Adam çok popüler oldular, bütün tv programları peşlerindeydi, reytingleri artıyordu çünkü. Popkorn için Çıtır Kızlar'ın update olmuş hali diyebiliriz. Görünümleriyle ve tarzlarıyla dünyaya daha yakınlar. Uğur ise başlı başına bir şey. Şarkı yazıyor, söylüyor ver her türlü dansı mükemmel bir şekilde yapıyor. Bunun örneği çok az ülkemizde. Artık bundan sonra kendi ellerinde gerçi ama kalıcı olmalarını ümid ediyorum elbette.



F: Eski albümlerinin büyük hayranıyım ana fiziksel kopyalarını bulan cennetlik. Neden bu durum?


Y: Çok teşekkürler. Bunun benle değil de Şahin Özer'le ilgisi var açıkçası. Onun yapması gereken bir iş. Günümüzde artık o kadar hızlı tükeniyor ki her şey, popüler müzik iyice “popüler”leşti. Anlık tükeniyor, beğeniler değişiyor. Devamlı rafta durmaları için birinin takip etmesi lazım. Heralde alıcı olsa yine takip edilirdi, 40 yılda bir aranıyorsa bulmak zorlaşıyor. Albümlere bakalım mesela, 2001'deki Herkes Baksın Dalgasına'yı saymıyorum, o çok trajik bir biçimde anlaşmanın feshedilmesiyle (Universal) bir ay içinde çıktı kayboldu. Fakat ondan bir öncekinin tarihi 1998. 10 yıllık olmuş, az değil. Belki müzik marketlerin peşine düşmesi, bir arşiv yapmaları lazım. İnternet sitemizden de ulaştırılabilir belki ileride.


F: 90'larda Türk Pop Müziği'nde bir kimlik vardı. Arabeske hiç bulaşmadan etkileyici olabilen, kendine has bir müzikti. Şimdi dünya müziğine ulaşmak kolaylaşmasına, vizyonun genişlemesi gerekmesine rağmen, işler tam tersi iyice sıradanlaştı. Sebebi nedir sence bunun?


Y: Kesinlikle doğru söylüyorsun. Bunun sebebi sadece bizim gelişmememiz. Daha fazla eğitim, daha fazla okuyan insan olmalı ama Türkiye'de öyle değil. Biz gelişmeyince, Türkiye de değişmiyor. Zaman zaman yeni bir şeyler yapıldığı oluyor, belki beğeniliyor da. Örneğin benim yaptığım Hot For You gibi. Dünya işi denedik ama o zaman da tiraj düşüyor. Benim de, bir sürü insanın da başına geliyor bu, gelmeye de devam edecek. Kendi çizgisinden şaşmayıp, arpa boyu yol alarak ilerleyenler çok daha iyi satıyor. Onlar sevildiğine göre diyorsun ki demek ki ülkenin duymak istediği buymuş.


F: Yavaştan mı almalı yani?


Y: İyi bir şey olarak söylemiyorum bunu. Kendini geliştirmemektir çünkü. Öyle yapsam ben zevk alamam, zevk almayacaksam da niye yapayım.


F: Satışlardan bahsetmişken, herkes korsanı suçladı ama bence memnun etmeyen, güvenilmez albümler daha etkili oldu bu düşüşte. İçinde tek bir lokomotif şarkı olup gerisi ipe sapa gelmez şarkılarla doldurulan albümler dinleyiciyi küstürdü gibi geliyor bana.


Y: Zaten korsanı da mp3 solladı. Zamanında etkili oldu korsan piyasa, buna karşı konulamazdı. Onun dinmesini beklerken internetin devri geldi, iyice beter oldu durum. Ancak bir şey satmayınca hemen ya yapımcı, ya dağıtım suçlanıyor. Bana öyle geliyor ki insanlar sevse mutlaka yerini bulurdu. Demek ki herkese hitap etmiyormuşuz. Bunu da gayet cesurca söyleyebilirim, benim de yaptığım, satmayan işler oldu. Eski tirajları yakalayamıyorsak bunda bir iş vardır, demek ki o zamanki gibi ulaşamıyoruz dinleyiciye.


F: Son üç release tam albüm değildi. Önce best of – remix albümü (Best of Yoncimix) geldi, sonra maxi single (Aşka Hazır), sonra da single (Oldu Gözlerim Doldu). Şimdi yeni albümün de tümünü sen söylemiyorsun. Bir küslük mü var?


Y: Yok, alakası yok. Normalde kendim yapacaktım bütün albümü, öyle yola çıktık. Ama sonra durdum düşündüm: “niye?!”. Yani ne farkedecek, niye kendimi harap edeyim, bu genç insanların da yaptığı güzel işler var, hepsini bir araya toplayayım dedim. Uğur'un kendine has bir soundu var, kızların şarkısı çok hoş. İyi ki de böyle yapmışım, tam da ekonomik olarak sıkıntılı bir döneme giriyoruz. Yukarıdan biri mesaj vermiş resmen bana, başka türlü yapsam çok üzülürdüm.



F: Albüm kapağında mikrofonun altında, estetik şekilde de olsa, beli bükülen bir kız var. İsmi de “Şöhret: İbret Öyküsü”. Böyle hissettiğin oldu mu hiç? Yonca Evcimik isminin altında ezilmek gibi...


Y: Aslında bunu hiç düşünmedik biliyor musun? Ama şimdi öyle bakınca çok hoşuma gitti. (Gülüyor) Fotoğraf çekilirken Ayten yakalamış o pozu bir anda, sıkılıp kendi kendime patladığım bir saniyeydi. Mikrofonun eklenişi de tasarım sırasında oldu. Çok beğendim zaten, bütün kartonetin tasarımına bayıldım, tek kelimeyle. Doğal bir pozdu, “Herkes Baksın Dalgasına”nın kapağında da aynı durum olmuştu. Çekimler arasında dinlenirken yakalanmış bir pozdu o, sonra çok beğendik, kullandık. Öyle derdim yoktur, yüzüm gözükmemiş, kenardan çıkmış, az gözükmüş falan diye. O yaratım sürecinde iyi bir şeyler yakaladık mı onu kullanıyoruz.


F: Albüm mesajını yerine ulaştırabilir, çok satabilir veya Uğur ve Popkorn'a çıkış yaratabilir. Hangisine vesile olmasını istersin?


Y: Valla hayırlara vesile olmasını istiyorum tabi. Ticari kaygı olmaması elbette mümkün değil ama o zor biraz. Benim isteğim, şarkılar sevilsin, Uğur ve Popkorn'un yolu açılsın. Hep beraber gerçek şov nasıl olurmuş, Türkiye'ye gösterelim. Bugünlerde işin iyice suyu çıktı, dans eden, edemeyen herkes sahneyi dansçıyla dolduruyor, koreografi yok, hiçbir şey yok. Gelişmiş müzik endüstrilerinde böyle bir şeye rastlamak mümkün değil. Şov yapanlar hep dans ediyor, kadın olsun erkek olsun. Müzisyen kimliği ön plana çıkaranlar ise buna ihtiyaç duymuyor zaten. Siz Sting'in arkasında dansçı görüyor musunuz? İki sene önce bunun kavgası koptu zaten ülkede, dansçının yeri, gereği nedir diye. Şimdi herkesin arkasında var. Çünkü biliyorlar dünyada işi şovun götürdüğünü, ama hiç de dans edeyim, çaba sarf edeyim diye bir dertleri yok.


F: Zaten kimsenin ismi dansla özdeşleşmiyor artık. Senin çıkışın “dansçı” kelimesiyle özellikle vurgulanmıştı.


Y: Çünkü oraya ulaşacak dansçı yok. Hedefi bu olup da yola böyle çıkan yok. Dünyada moda oldu diye yapıyorlar.


F: Albümü daha çok “Şöhret” şarkısıyla duyduk ama çıkışı Çapkın Kız'la yapıyorsun. Bunun sebebi nedir?


Y: Aslında amacım Şöhret'le çıkmaktı. Çünkü çok seviyorum o şarkıyı ve orada söylediklerimin çok arkasındayım. Ama herkese dinlettikten sonra yönelim Çapkın Kız'a oldu. Plak şirketim, Mucize İşler de (Pasaj Müzik'in alt markası), ismini de çok seviyorum zaten, ona destek verdi. Dedim ki bu sefer dikbaşlılık etmeyeceğim. Çünkü bugüne kadar kafama neyi koyduysam onla çıkmıştım. Bu sefer söz dinleyeceğim dedim. İnşallah doğru yoldur.


F: Peki projenin gidişatı nereye?


Y: Kayseri diyelim... (Gülüşmeler)


F: Bir konser durağı olaraktır inşallah. Müzikal bir şova dönüştürme planları var diye biliyorum. O açıdan sordum.


Y: Var böyle planlarımız, ufak tefek görüşmelerimiz. Şu klibimiz bir çıksın, Özgür Aras'ın ayarladığı röportajları, televizyon programlarını bir yapalım, bir canlanalım tam anlamıyla, o zaman duruma bakacağız. Fakat var böyle planlar kafamda.


F: Çılgın Bediş'e kadar odağın hep müzikteydi. Evet tiyatro kökenlisin ama diziye kadar hep müzikle gördük seni. Diziden sonra çeşitlendi ilgi alanların: okul, lisanslı ürünler, kitaplar derken. Nedir Çılgın Bediş'in senin kariyerindeki yeri?


Y: Söylediklerin doğru. Ben sahneye ilk Yedi Kocalı Hürmüz'le çıktım. İlk kendimi orada görünce anladım ki ben dans edeceğim, şarkı söyleyeceğim ve tiyatro yapacağım. Kendimi bildim bileli üçünü yapmak istedim. Müzikal bunun başlangıcı oldu. Kendi zamanında Bediş fikri doğunca ve tam da istediğim gibi bir dizi olunca yapmaya karar verdim.Çok da tuttu, haftanın yedi günü çekiyorduk, öyle böyle değil. Albüm mümkün değildi yani. Tam bundan 10 sene öncesi yine bir ekonomik sıkıntı baş gösterdi, yine dizilerin bütçelerini ufaltmak dağıtmak söz konusu oldu, biz de kaliteyi düşürmektense diziyi bitirmeye karar verdik. Sonrasında Günaha Davet geldi, o zamanlar başka bir hayale kapıldım: sanat merkezi. 2001'de tam havaya girmiştim ki yine ekonomik sebepler erteletti. O yıl Herkes Baksın Dalgasına'yı yaptık, hukuki sebeplerden onu da tam olarak sunamayınca sanırım moralim bozuldu, kendimi okula adadım. 2003'te kuruldu, tam ona ne kadar devam edeceğiz, nereye gider derken Yoncimik meselesi başladı. 2005'te taktım kafaya neden lisanslı ürünümüz yok diye. Dallanıp budaklanması böyle oldu yani, ondan sonra hep beraber yürüdüler.


F: Sanki sorumun cevabını aldım ama anlaşılmadığını düşündüğün bir işin oldu mu? Bügün yapsam farklı olur dediğin?


Y: Herkes Baksın Dalgasına değil. Anlaşılmadı diyemem çünkü anlayacak fırsatları olmadı insanların. 1 ay bile kalmadı rafta. Klibi çektik (Sexy) onun televizyona çıkmasıyla, albümün toplanması aynı anda oldu. Tabi keşke layığını bulsaydı çünkü ben o albümü çok severim, çok güzel bir albümdü. Soruna gelirsem, anlaşıldığını düşünüyorum aslında ama belki Hot For You dönemi denilebilir. Aslında ciddi geri dönüş vardı Türkiye'den, Avrupa'dan; hem yabancı, hem yerli gazetelerle röportajlar, İngiltere'den, Belçika'dan listeler halen durur benim elimde. Yani duyurduk ve ses geldi ama o rüzgarı kullanamadık biz. Yapımcı olarak da sanatçı olarak da arkasında durulmadı o işin. Demek ki öyle olması gerekiyormuş o dönem bilmiyorum. (Gülüyor) Daha çok kurcalayınca sinirlerim bozuluyor.


F: Konser gelir mi yakında?


Y: Ne kadar özledim anlatamam. Ama benim özlediğim, daha önce yaptıklarım gibi büyük sahne şovları. Kostümüydü, dekoruydu, dansçısıydı, hepsini içinde barındıran. Onun için de mutlaka ve mutlaka sponsor lazım. Öteki türkü tırışkadan nağmeler oluyor çünkü, şov gibi durmuyor bile. Benim Ataköy konserim Türkiye'de ilkti. Bir dekor yaptırdık ki dünya paraya. Teknik de yoktu. O dekor sonra parçalana parçalana farklı sahnelere dağılmış. Sektörü olmadığı için o yatırılan para orada kalıyor.


F: İki büyük müzik sektörünü iki ayrı müzik idare ediyor. Rnb Amerika'da güçlü, dans müziği ise Avrupa'da. Sizin ikisine de ilginiz malum. Hangisine daha yakın hissediyorsunuz.


Y: Ben çok seviyorum Rnb'yi. Kendimi yakın hissetmekten çok, seviyorum.Elbette dans müziği de yapacağım çünkü dansçıyım. Dünyadaki trendlere göre benim müzikal vizyonum da genişliyor, çünkü beynime ulaşanlar değişiyor. Pop-rock da yaptım ve seviyorum ama heavy metal sevmedim örneğin hiç. Yapmam da dolayısıyla. Trend olup sık sık kulağımıza çalınan şeyler ve tabi ki yapmaktan zevk aldığım müzik benim tarzımı oluşturmakta başrol oynuyor.


F: Çok teşekkürler bu güzel sohbet için. Klibin hayırlı olmasını diliyorum, albüm de umarım, dediğin gibi, hayırlara vesile olur.


Y: Çok sağol, ben teşekkür ederim.


26 Kasım 2008 Çarşamba

Türkiye Box Office 21.11.2008 - 23.11.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Osmanlı Cumhuriyeti

1

376.957

376.957

2

Issız Adam

3

116.664

494.700

3

Destere

1

62.638

80.333

4

Mustafa

5

29.449

1.047.879

5

Quantum of Solace

3

23.045

253.984

6

High School Musical 3

2

21.500

84.007

7

Aşk Tutulması

5

15.787

316.931

8

Üç Maymun

5

4.599

121.197

9

Fireflies In The Garden

2

4.206

19.483

10

Fırtına

2

4.109

14.433


Şimdi, gişe başarısı denilen film Osmanlı Cumhuriyeti gibi iş yapandır. Öyle her gösterime girip 100.000 kişi tarafından izlenen film için çıkan “gişe rekorları kırdı” yorumlarına inanmayın. Çarşamba gösterime girip Cuma'ya kadar 250.000, Cuma'dan Pazar'a yine 250.000 kişi tarafından izlenilen Mustafa'yla kıyaslayınca bile iki günde 376.000 izleyici çeken Osmanlı Cumhuriyeti açık ara önde duruyor. Ben epeydir rastlamamıştım bu kadar iyi açılış yapan filme. Ancak tanıtımlara bakarsak pek de komik değil gibi. İzlersem olduğu kadarıyla idare edicem artık.


Issız Adam ise ticari olarak iyi iş yaptı diyebiliriz. Ulak'ın hasılat/bütçe oranından çok daha başarılı en azından, o da yeterli. Ancak herkesin dilinde olduğuna göre daha çok da izlenebilirmiş. Çok akıllı işaretlerden “cinsellik unsurları içerir” manalı olanını kapmış olması bu sonucu doğurmuş olabilir. Bir de bu film hakkında yazılan tonla yazıdan hala daha bir tane bile katıldığım fikre rastlamadım. Ömür Gedik'in Çağan Irmak'ı Sezen Aksu'yla kıyaslaması tuhaflığından tutun da yerden yere vuran Hıncal Uluç'un yazısına da, kadını anlatacakken erkeği harcamış diyen Reha Muhtar'a da katılmıyorum. Gerçek sinema eleştirmenlerinin fikrini öğrenmek için dergileri beklemek gerekiyor maalesef. Gazetelerde çıkanları hem günlük oldukları için yakalamak zor hem de en güvendiğim kalemlerin gazetelerde tam sayfa kaptığını söyleyemem. Belki de benim haberim yoktur.


Geçen gün dolu salonda izlediğim Mustafa 1 milyon barajını, sürpriz yapmayarak devirdi. Daha bile izlense keşke. Bu filmi gerçekten milliyetçilik adına kötüleyen biri varsa (çünkü benim karşıma çıkanların artniyetleri olduğunu düşünüorum) hakikaten otursun bir daha düşünsün ideolojisini. Ben Mustafa Kemal hakkında en bilgili olan kişi olduğumu iddia edemem ama sinemanın dili hakkında sağlam bir birikimim oldu artık. Seyirciye gösterilenden başka şeyler amaçlanıyorsa sezebiliyorum. Burada öyle bir şeye rastlamadım. Atatürk'ü seven birinden geliyor bu belgesel.


Hiç sevmediğim Fireflies In The Garden'la ilgili bir yazı yazmadım çünkü, beyazperde.com'daki eleştirisinin başlığı benim düşüncelerimi özetliyordu. Kişisel mişisel bi filmdi ama ilgi çekici bir hikayesi yoktu maalesef. Üç Maymun beni memnun ederek güzel bir gişe yaptı, umarım NBC sinemasına duyulan ilgi artarak büyür. Seyirci ilgisinden bahsediyorum tabi yoksa hakkı veriliyor sinema dünyasında.


Cuma'ya Cannes galibi “Sınıf”, Coen'lerin yeni filmi “Burn After Reading”, animasyon “Madagascar 2” ve “Lorna'nın Sessizliği” gösterimde. 4 filmin 4'ünde de iş var, ama ticari anlamda söylemiyorum bunu tabi. Burn After Reading ilk tercihim olacaktır, sadece Brad Pitt'e gitgide uyuz oluşum biraz ayak diretiyor. Tarantino filmi için gıcık bir bıyık bırakıp, yuvarlak şapkalarla baba modunda takılması, karısıyla beraber fiziksel ve manevi güzellikleriyle övgüyü sonuna kadar haketseler de ikisinin de aslında çok yetenekli oyuncular ve Jolie'nin gişe canavarı olmadığının unutulması kıl eden durumlar. Ben bu Hollywood'un çok yetenekli ve çok güzel aktrislerine olan özleminden dolayı saçmalamasını komik buluyorum artık. Charlize Theron, Reese Witherspoon gibi isimlere hiç düşünmeden Oscar verilmesinin saçma olduğunu heralde sonrasında işe yaramayan kariyerlerinden de anlayabiliriz. Grace Kelly, Greta Garbo, Vivien Leigh, Marilyn Monroe gibi hem yeteneğiyle hem güzelliğiyle çarpan oyuncular kendiliğinden gelir, ortalama yetenekleri abartarak değil. Her neyse o başka bir yazı konusu. Coen'lerin her filmi her zaman çekici olacaktır elbette. İyi seyirler.

25 Kasım 2008 Salı

Mustafa (2008)



Liderlik ve yalnızlık... 29 Ekim'de binbir gürültüyle vizyona giren “Mustafa” belgeselinin asıl konusu bu. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını anlatan yapıtın isminde de, afişinde yazan alıntıda da bunu görmek mümkün aslında ama şifreyi çözmek için filmi izlemek gerekiyor. Selanik'de babasının kaybıyla damgalanan çocukluğunu anlatarak başlayan film, o zamanlar kafasını dinleyebilmek için kendisine çalı çırpıdan bir sığınak yapan Mustafa'yı yıllar sonra ülkesini yeniden inşa ettikten sonra gösterirken Atatürk'ün hala aynı arzulara ve çekincelere sahip olduğunu görüyoruz. Hak edilmiş bir dinlence veya daha çok çalışmak arasında bir ikilem bu.


Liderlerin kaderinde yalnızlık olduğu bir gerçektir. Bu manasız bir yalnızlık değil kitleleri arkasında sürüklerken en önde tek başına yürümenin getirdiği bir sonuçtur. Filmde sık sık vurgulandığı üzere Avrupa ülkelerinde yüzyıllara yayılmış bir değişimi, hiç de kolay lokma olmayan bir halka 10 yıl içinde getiren bir liderin, takip edenlerinin çok önünde ve elbette bir başına yürümesi kaçınılmazdır. Mustafa Kemal'in duygusal hayatına damgasını vuran da budur. Filmin isminde gizli olan ipucu, onu sadece annesinin Mustafa diye çağırışıdır aslında. Ve annesinin kaybı, elinden her şey gelmiş ama yanında çok az kişi kalmış bir adamın mutlak yalnızlık emridir. Tabi ki “Mustafa”ya temaları olan bir film olarak bakınca durum bu. Bunca eleştiri almasının sebebi de Atatürk'ün insancıl taraflarını paylaşmakta sakınca görmemesi. Dikkat ederseniz “mükemmel olmayan taraflarını” demedim. Çünkü bence yalnızlığı kaldırabilmek, ud dinlerken gözyaşlarını saklamamak bir insana ancak özgünlük ve daha fazla mükemmellik verir. Mustafa Kemal'in kendini ilahlaştırmak gibi bir amacı hiç olmamış neyse ki. Onu yapan ve olabildiğince yanlış kullanan, güzelim memleketi hediye ettiği yeni nesiller olmuş. O nesil şimdi filmden memnun değil.



“Mustafa”, bu temalarla ilerliyorsa da hiç şüphe yok ki Atatürk'ün hayatının amacı olmuş, dünyada bir dahi olarak anılmasına sebep vermiş Türk Genel Devrimi ve kafasında şekillenişi başrol oynuyor filmde. Askeri okullarda eğitimini, bir asker olarak yükselmesini ve 19 Mayıs'ta kutladığımız hayatının kilometre taşını (Anadolu'ya ayak basışını) ilk yarıda izliyoruz. Mustafa Kemal'in kişiliğine hayran olmamak elde değil. Neleri, ta ne zamandan gördüğü, sürgün edilişine verdiği mağrur tepki ve devrim kavramına genel bakışı hayranlık verici. Bir lider olduğunun çok önceden beri farkında. Devrimi nasıl bir anda getireceğiyle ilgili sözleri örneğin benim yıllardır duyduğum en ilham verici sözlerdi. Halkı ikna ederek, alıştırarak yapmanın, onların tasvip etmesini beklemenin zaman kaybı olacağını biliyordu. Kendisindeki potansiyeli biliyordu ve bir adamın bir devletin seviyesine inmesinin değil, o milletin o adamın seviyesine çıkmasının doğru olacağına karar vermişti. Arkadaşlarıyla gelmek istedikleri mevkiileri tartışırken onlara “ben sizi o mevkilere tayin eden adam olacağım” deyişi ancak bir liderin ağzından dökülecek bir cümledir.



İkinci yarıda ise, savaş alanında kurtarılan memleketin bir de siyasi sahada kurtarılma çabası var. Biri komutanlıkta gösterdiği başarının aynısını insan ve devlet ilişkilerinde gösteriyorsa beni ikincisi daha çok etkileyecek demektir. Çünkü ikincisi ciddi anlamda daha zordur ve daha çok birikim ister. Atatürk'ün sefalet ve cehalet içindeki bir ülkeyi kısacık bir zamanda, onlarca lidere yayılması gereken bir vakitte tek başına toparlayıp, getirdiği seviye akla hayale sığmayacak cinsten. Savaşta işleri yoluna uydururken, maddi yardım gerekince Sovyet Rusyası'yla akıllıca bir işbirliği yaparken, dinsiz ithamlarıyla karşı karşıya kalınca meclisi Cuma namazıyla açtırırken strateji konusunda ne kadar başarılı olduğunu farketmemiz gerekirdi halbuki. Fakat filmi son teknolojiyle donatılmış bir salonda izlerken, çıkıp metroyla evimize dönerken Atatürk'ün devrimleri olmasaydı aynı konfor için 100-200 yıl daha beklememiz gerekeceğini hatırlamıyoruz maalesef. Halbuki Atatürk bunu söyleyip duruyor hayatı boyunca: “Beni Hatırlayınız...”



Bu aslında unutulma korkusundan değil. Bu, muhtaç olduğun kudretin damarlarındaki asil kanda mevcut olduğunu anımsamak için bir anahtar, bir şifre. Atatürk'ü hatırlamak, bir Türk için tükenmez bir güç kaynağıdır çünkü. Türkiye ileri gidecekse bu güce ihtiyaç vardır ve onun da tükenmemesi için Atatürk'ü hatırlamak şarttır. Filmin bunca izlenmesinden çok memnunum bu sebepten dolayı. Her ne kadar eleştiri alsa da, Atatürk'le insan katında bütünleşmemizi istemeyen, onu sadece asla bir daha yanına ulaşılamayacak bir ilahtan, bir geçmişten ibaret saymamızı isteyen gruplar şikayet etse bile. Filme dönersek, Can Dündar'ın sesinden anlatımı kesinlikle etkileyiciydi. Sadece heyecanlanmamız gereken kısımlarda, o hissi vermek için anlatıcı biraz abartıyordu sanki. İçerik, işini yapıyordu zaten, biçimde çok sınırlara gitmeye gerek yoktu. Bir de filmin çekimlerinin o tarihi havayı yeterince vermediğini söyleyebiliriz. Gerçi yeni görüntülerin yarısı kadarı teknenin köpürttüğü deniz, trenin geçtiği ray materyalinden ibaretti ama olsun. Atatürk'ün not defterleri, yazdığı kağıtlar belki o kadar gıcır gıcır olmasa, kıyafetler modern tekstil teknolojisinden nasiplenmiş gibi durmasa teknik olarak daha etkileyici bir sonuç alınırdı.



Unutmamak lazım ki filmde Selanik'e ve Rumeli'ye özlem de çok güzel biçimde işlenmiş. Atatürk'ün sakin veya çekişmeli hayat fırsatları arasında bocalayışında Selanik'te aç olduğu o huzurlu hayatı bir türlü yakalayamayışı baş etken. Film boyunca ara ara kendini gösteren fotoğraf çektirme sahneleri, o fotoğrafların Selanik evinin duvarlarında hayal edilişiyle mükemmel bir toparlamaya, finale fırsat veriyor. Atatürk'ün özlemini duyduğu her şey ve başardığı her şey bir araya geliyor adeta. Gözden bir şeyi kaçırmamak lazım elbet. O fotoğraflar portre fotoğrafları ve Atatürk her birinde yalnız.


Hayatına giren kadınlardan özellikle Fikriye'nin öyküsü, karanlık devrim öncesi zamanların yüreğe su serpen anektodları (sığır sürüsü gibi), annesiyle olan ilişkisi ve “savaşı kazanmadan dönme” öğüdü kuşkusuz içinizde bir yerlere işleyecektir. Bir de yaşlandıkça ve karaciğer hastalığına yenik düştükçe zaten iyice ilerlediği devrim yolunda en iyi arkadaşlarından bile ihanet görmesi, toplumun iyiliği için aldığı radikal kararların, bir ömrü beraber geçirdiği insanlar tarafından anlaşılamaması filmin en etkileyici anlarını oluşturuyor. Maalesef film ekibinin en iddialı isimlerinden Goran Bregovic tema müziği dışında çok başarılı bir iş çıkarmamış ancak müziğin desteklediği hikaye bir Türk'e hatta kafi bir dünya görüşü olan her adama dokunacak ve onu değiştirecektir. Bu yüzden, kimin hangi isim altında eleştirdiğine, bölmek için can atan hangi politik görüş sahibinin, hangi maske altında laf attığına dikkat etmeyin. Filme kendiniz bir şans verin. “Bir işin iyi olmasını istiyorsan kendin yapacaksın” felsefesini belirlemiş bir adamın, o işi zaten en iyi yapan adam oluşundan dolayı ne kadar şanslı olduğumuzu hatırlayın. Onu hatırlayın...


Not: 4 / 5

Türkiye Top 5

Yerli Liste


1) AŞK-I VİRANE – RAFET EL ROMAN

2) BAS GAZA – İSMAİL YK

3) HERKES EVİNE – ZİYNET SALİ

4) APTAL – DENİZ SEKİ

5) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER


Yabancı Liste


1) WOMANIZER – BRITNEY SPEARS

2) KEEPS GETTIN' BETTER – CHRISTINA AGUILERA

3) IF I WERE A BOY – BEYONCE

4) HOT N COLD – KATY PERRY

5) FORGIVE ME – LEONA LEWIS


Yerli Rock


1) YANDIM YANDIM YANDIM – BERTUĞ CEMİL EE. NİLGÜL

2) KARA GÖZLÜM – SEKSENDÖRT

3) İHTİMAL – GECE YOLCULARI

4) DAYAN YALNIZLIĞIM – EMRE AYDIN

5) BU KEZ ANLADIM – EMRE AYDIN


Birini az biraz desteklersek öbür hafta listenin üçüncü sırasında karşımıza çıkıyor! Genelde ilk iki sırayı domine eden Ferhat Göçer, İsmail YK, Tarkan, Serdar Ortaç gibi sıkıcı isimlerin aksine üçüncü sıra gerçekten sevilesi şarkıların zirvesi oluyor listede. Hadise'den Deli Oğlan, Ajda'dan Aynen Öyle, Ziynet Sali'den Herkes Evine son zamanlarda bu kuralı bozmayanlardan. Hande Yener'in Acele Etme'sini andırarak başlayan ve gitarlı, oynak melodisiyle dinleyiciyi hemen yakalayan Herkes Evine, sözlerinde minimum anlam içerse de, klipte Hadise'den ciddi esinlenmeler olsa da kendini sevdirmiş belli ki. Biri Türkçe diğeri Yunanca (ve İngilizce) iki CD şeklinde yayınlanan albümde Beş Çayı, Ahir Zaman, Olmaz Olsun gibi güzel şarkılar var. Mutlaka dinlenmesi gerek demiyorum ama iki sene önce “aman kuzum, amman yavruuum” sözleriyle gıcık olduğum Sali için ileriye doğru büyük bir adım. Listeler de bunun kanıtı.


Yabancı liste ve yerli rock listesinde hemen hemen hiçbir hareket yok. Yerli listede Ajda'nın 6. sırada “Aynen Öyle” ile, 34. sırada ise “Flu Gibi” ile karşımıza çıktığını görüyoruz. İlk 40'ın içinde iki şarkı; gayet güzel bir başarı. İsmail YK ise korkulanı yaptı ve sebepsiz yere Bas Gaza ile 2 numaraya kadar yükseldi. Geçen haftalarda 6. sıraya çıkması bile tuhafken bu ilginin sebebini anlamış değilim. Herkese iyi dinlemeler.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Sezen Aksu - Sen Ağlama



Artık sadece güncel albümlerin değil, yerli müziğin klasikleri üzerine de yazacağımı söylemiştim. Göksel'den Körebe, Nazan Öncel'den Demir Leblebi'den sonra, sıra Sezen Aksu'yu efsane yapan albüm Sen Ağlama'da.

Fatih daha ilkokulda etrafta bıcır bıcır koşturan, bacak kadar bir çocukken dinlediği bir albümdü bu. Kendisinden üç yaş daha büyüktü “Sen Ağlama” ve Sezen’in çoğu albümünün aksine kaset kopyası yoktu evlerinde. O yüzden eğer şanslıysa babasını, plakçaların iğnesini takmaya ikna eder, sonra kafasına kocaman gelen, pofuduk müzik seti kulaklıklarını takar, setin önüne kurulur, o müziğin içinde kaybolurdu. İğneyi kendisinin takması yasaktı (bu kuralı kırdığında iğne de kırıldı zaten), o yüzden “Git”, “Sezen Aksu Söylüyor” ve tabi ki “Gülümse”ye oranla çok daha az dinleyebiliyordu bu albümü, halbuki favorisi de buydu. Plağın kapağı birkaç yıl sonra gördüğü kaset kapağına oranla çok daha karamsar ve karizmatikti. Sezen Aksu’nun resmi değil çizimi vardı kapakta, içini ise konserde çekilmiş resimler süslüyordu. Bir de plaktan gelen ses bambaşkaydı. “Tükeneceğiz” şarkısından hemen sonra bir çizik vardı maalesef ve orada her seferinde takılır, ürkütücü bir tekrara başlardı. Altı, yedi yaşındaki çocuk bunlardan korkuyordu işte.


Şimdi yıllar sonra bilgisayardan şarkı isminin üstüne tıklayıp da dinlediğimde aynı hissi verdiyse (kısmen) albümün hakkında yazma zamanı gelmiştir dedim. O dinlediğim büyülü kadının hakkındaki bir yazım gazeteye çıktı, o albümdeki çoğu şaheser sözü kaleme alan Aysel Gürel’i kaybettik, o albümdeki klasik melodileri ve düzenlemeleri yapan Onno Tunç uzun yıllardır aramızda değil, plakçalar artık çalışmıyor, yani çok şey değişti ama albümün mükemmelliği aynen yerinde duruyor. İster hüngür hüngür ağlamak, ister ne kadar sevdiğinizi hatırlayıp içinizi ferahlatmak isteyin, her durumda işe yarayan Sen Ağlama ile açılıp, yazılmış en güel savaş karşıtı şarkılardan biri olan 1945 ile kapanıyor halen. Yeter ve Tükeneceğiz gibi şarkılar halen yeni gibi yorumlanıyor, Bir Başka Aşk ise hala ürkütüyor biraz beni, gerçek gibi gelen plak sesi çizik yüzünden mekanik bir şekilde tekrarlamaya başlayacakmışçasına.


Aysel Gürel


1984 tarihli albüm Türk Pop’unun bir dönem çok iyi yerleşip başyapıtlar vermesini sağlayan her şeyi içeriyor. Sıfır arabesk, geniş bir vizyonla yazılmış sözler ve Sezen Aksu duygusu. 90’larda tavan yapıp, aynı onyılın sonunda kaybolup giden o güzel müziği tekrar hatırlamak için mükemmel bir çalışma bu. İlk şarkısı “Hasret oldu, ayrılık oldu. Hüzünlere bölündü saatler…” diye giren Sen Ağlama. Bu şarkının belki de en özel tarafı, Sezen, Aysel ve Onno’nun beraberce yazdığı albümdeki tek şarkı oluşu. Diğer şarkılarda ikişer ikişer güçlerini birleştiren bu büyük isimler, bu kilometre taşı şarkıyı beraber yazıyorlar. Halen daha da ayrılınan sevgiliye bu denli dokunaklı bir aşk şarkısı yazıldı mı bilmiyorum. Aday varsa bile kıyaslamayı kazanması çok zor.


Aynı yıllarıma denk gelen bir de Beta formatlı video kaset vardı evimizde. “Sezen Aksu Söylüyor” adlı bu müzikal Sezen şarkılarının teatral oyunlarla desteklendiği eğlenceli bir seyirlikti. Defalarca seyredip, o zamanlar ezbere bilmem yıllar sonrasına dayanmadı maalesef. Şimdi o videodan hayal meyal kalan anılar bu albümün şarkılarıyla bütünleşiyorlar. Örneğin Haydi Gel Benimle Ol’u söylerken vokalistler arasında seçmeye çalıştığım Aşkın Nur Yengi’yi hatırlıyorum. Bu son derece iç açıcı ve eğlenceli şarkının alkışlı kısımlarında görürdüm Yengi’yi. O zamanlar Sezen’den çok sevdiğim tek isimdi. O müzikalin tarihi de 1985. Ben izlediğimde (90’ların başları) hem albüm hem de video yıllanmıştı anlayacağınız.


Onno Tunç


Üçüncü şarkı Geri Dön, yaklaşık 25 yıl sonra bile son derece tehlikeli olabilen bir parça. Geri dönmek için son kalan engel gurur olduğunda insanın kalbini deşebilir, haberiniz olsun. Şarkının sözleri Sezen’in yaşlanmaya takmadan önce yazdığı o klasik acıklı, romantik sözler. Herkesin aklına gelmeyecek cümleler değil ama herkesin dudaklarından veya kaleminden dökülmeyecek cümleler bunlar. “Bazen bir dost ya da bir çiçekle evime gelirsin, her şey seni hatırlatır da yeniden” gibi. Bu yüzdendir ki Türkçe bildiği sürece en entelektüel adamı da mahvedebilir, Hülya Avşar filmlerine de cuk diye oturur.


Geçtiğimiz sezon ikinci baharını yaşayan Yeter’e geldik şimdi. Deniz Seki, Yonca Lodi ve adını hatırlamadığım biri daha tarafından tekrar yorumlanan bu şarkı, Sezen yorumuyla yine en etkileyici halinde oluyor. Seki’nin versiyonunu da çok beğendim ama bu albümün bütünlüğü ile ayrılmaz bir şarkı bu. Sanki temasal olarak çok benzeyen Haydi Gel Benimle Ol ve Bu Gece’nin onlara daha az benzeyen kardeşi gibi. Ancak dikkatli bir kulak müzikal yakınlıklarını anlayacaktır. Bir de tabi bu şarkılardan sonra merasimle plağın ters yüzünü çevirmek gerekiyordu. O yüzden kafamda tam ortadan ikiye bölmüş olabilirim albümü. Her halukarda beşinci şarkı Bu gece, Haydi Gel Benimle Ol’u tamamlıyor ve daha bağıra çağıra bir versiyonunu diniyoruz o şarkının. Çalışmanın zamansız klasiklerinden biri daha oluyor yıllar geçtikçe.


Sabahattin Ali


Barış Manço’nunkiyle karıştırılmaması gereken ve ondan çok daha fazla sevdiğim “Dağlar Dağlar” albümün poptan biraz uzaklaşıp, neredeyse özgün müzik aroması içeren bir şarkısı. “Benim meskenim dağlardır dağlar” deyince hemen hatırlayacaksınız. Kendisinden öneki şarkılardan hem içerik hem de biçim olarak ciddi bir farklılık gösteriyor ve iyi de ediyor. Zira sözler Sabahattin Ali'den ve albümdeki en özgün melodilerden biri (Ali Kocatepe imzalı) bu şarkınınki. Daha önceden bahsettiğim Sezen Aksu Söylüyor müzikalinin kapanış şarkısı da bu. Bu müzikalin postmodern bir çalışma olduğunu söylemek saçma olur ama finali kesinlike öyleydi. Dağlar Dağlar gittikçe derinden gelmeye başlarken, beyaz kıyafetli Sezen Aksu silüeti buğulanıyor, sonra nasıl oluyorsa bu silüet havalanıyor, görüntünün üstüne bindirilen dağ manzaraları üstünde ruh gibi gezinmeye başlıyordu. Zaten tuhaf olan melodi (“dağlardır dağlar” kısmı tekrar halinde) üstüne binen helikopter sesi efektiyle iyice garipleşiyor, plak takılmasından ürken çocuk bundan da ürküyordu haliyle. Şarkı bitip de sesin derinliği kaybolunca, bir de oyuncular sahneye gelip gururla selam verince (Sezen en sonda) keyfime diyecek olmazdı. Selam sahneleri hep favorimdir zaten.


Bir önceki şarkı gibi Sabahattin Ali ve Ali Kocatepe ortaklığı olan Çocuklar Gibi’yi o zamanlar dinlerken utanırdım, “sevişen yaramaz çocuklar gibi” derdi şarkıda çünkü. Eşlik edemediğim tek parça da bu olurdu haliyle. Ne demek istediğini hiç anlamazdım (şimdi nedense fazlasıyla anlıyorum), yine de sabırla dinlerdim. Albümün en iyilerindenmiş meğersem, fark etmek için sözlerde geçtiği gibi biraz yorulmak gerekiyormuş sadece. Bu şarkıyı 10 şarkının en acıklısı Tükeneceğiz takip eder ve “Etrafımızı sarıverecek, bir boşluk ki asla bitmeyecek” sözlerinden gerilmeye başlarken, plaktaki çiziğin de yaklaştığını hatırlayıp kendi kendime huzursuz olurdum. O zamanlar çok kere anlamaya, hayal etmeye çalıştım o boşluğu. Neyin tükendiğini bir türlü anlayamadım. Biten bir aşkın, gerçekten ne zaman bittiğini, bittiğinin kabullenildiğini, onun da (kimisi için) ne kadar acılı bir süreç olduğunu anlatıyormuş. Sözü müziği Sezen’e ait olan bu şarkı o zamanlar yazdıkları arasında en fazla edebi sanat kullandığı imiş bence. Genelde açık açık söylediği şeyleri bu sefer mecazlara başvurarak anlatmış. Çünkü zaten her türlü güzellik var albümde. Sezen’in kaliteli yeniliklerini de bulacaksak burada bulmalıydık.


CD Kapağı


Aşkla büyümekten bahseden “Bir Başka Aşk” çiziğe denk geldiği için en az sempati duyduğum şarkıydı içlerinde. Fakat şimdi bakıyorum da onu da en az diğerleri kadar yi biliyorum, diğerleri kadar dinlemişim. Muhtemelen elime geç ulaşan kaset kopyasını eskitirken ezberlemişimdir. Aysel ve Onno iş birliği burada ufaktan kendini belli ederken (“İçinde kavga eden senler bir bir barışıyor, ömrüne senden de önemli bir şey karışıyor”) bir sonraki şarkıda tam 12’den vuruyor. O zamanlar Eurovision’a niyetle yazılan “1945”, çok önce değil 2006 yazında benim gözlerimi yaşartıyordu. En son Mor ve Ötesi tarafından yorumlanan bu mükemmel, insancıl, olgun parça o zamanlardan bu yana marş edinilmeliydi bence. Bir ülke bu ve bunun gibi 5 tane şarkıyı ezbere bilse insanları ne güzel olurdu, ne barışçıl olurdu hayal bile edemiyorum. 1945’ten Aysel Gürel yazımda da favori iki işinden biri olarak bahsetmiştim (diğeri “Ünzile”) ve bu yazıda da asla yeterince övemem. Kendi boyundan büyük müzik setinden gelen müzikle beslenen ufacık çocuk, “öfkeyle beslenen çocuklar yalnızdırlar” dizesini dinlerken ne kadar şanslı olduğunu fark etmedi belki ama onun büyümüş ve bu satırları yazan hali farkında ve de minnettar. Bu şansa sahip olduğu ve minnetini dile getirecek bir şarkısı olduğu için. Albümdeki her şarkı hayatımda bir yere oturdu sonraki yıllarda ama en çok 1945'le özdeşleştiğim için seviniyorum.


Sen Ağlama, burada bahsettiğim ve unuttuğum ve farkında olmadan içime işlemiş bir sürü sebepten dolayı hem Sezen’in hem de Türkiye’nin en iyi albümlerinden biri olacak hep. Bir gün tekrar göreceğimize emin olduğum üstünden kalite ve etkileyicilik akan yerli işlerin en eskilerinden biri olacak. Hakikaten o müzikaller, o orijinallik, o güzel şarkılar kimin tercihiyle yerini bugünkü çöp işlere bıraktı bilmiyorum ama “ölüsü bile yeter” derler ya bu gibi albümlerin hakkı her zaman verilecek ve takipçileri zamanı geldiğinde ortaya çıkacaklar. Şimdiki ufacık çocukları da yeni güzel albümler etkileyecek ve onlar da 1945 gibi şarkılarla büyümek fırsatı bulacaklar umarım. Sanatla ve yaratıcılıkla uğraşan herkesin amacı da bu olmalı bence. Sezen, Aysel, Onno, Ali Kocatepe, (ölümünden 36 yıl sonra) Sabahattin Ali ve Atilla Özdemiroğlu’nun ellerinde yükselen bu başyapıtın kıymeti bilindi ve Sezen’i ilk defa bir müzik tanrıçasına dönüştüren de bu albüm oldu. Yenilerinin kıymetini bilmeye hazırız hatta sabırsızlanıyoruz bile artık.

20 Kasım 2008 Perşembe

Bedük - Dance Revolution



Ülkede devrimden bahsetmeden dans müziği yapmak iyice zorlaştı. Hande Yener'in yaptığına bu isim verildikten sonra, Rafet El Roman kızmış, “devrim öyle kolay olmaz” demişti. O aralar bu tip tartışmalara katılmayan yoktu ama Funda Arar'ın Hande Yener'e destek vermesi gibi post modern hatıralar kalmış aklımda hayal meyal. Şimdi Bedük'ün yeni albümü de “Dance Revolution” olarak isimlendirilince mevzuyu tekrar ziyaret etmek gerekiyor. İşini güzel yaptığı konusunda hiçbir itirazımız olmayan Bedük belli ki bu konseptle anılmak istiyor. Basın bültenlerinin ilk cümlesinin “ilk albümüyle yapılamazı yapan Bedük...” diye başlaması elbette tesadüf değil. Bunun yanında yeni albüm de devrim falan değil. Ana akım piyasada varolabilen (yani klipleri en çok izlenen müzik kanallarında sık sık yayınlanan ve bir mankenle çıkması kesinlikle haber olacak kişiler) Türk müzisyenlerden gördüğümüz işlere benzemiyor, evet. Ama Rafet El Roman'ın kulaklarını çınlatalım, albümün “devrim”i sadece bir konsept olarak kullandığını, zaten tarihe geçmek gibi bir niyeti olmadığını düşünüyorum naifçe.


Halbuki Murad Küçük'le beraber “Video Music Revolution” adlı bir DVD basacak kadar materyalleri olacak yakında. Bedük'ün hepsi başarılı video kliplerine imza atan bu yönetmenin çıkardığı işlerden hiç şüphemiz olmazdı zaten. Ancak bu albümün ilk videosu “Automatik” ile yepyeni, taptaze bir şey yapmışlar ve Türk klip tarihine geçtiler, o video televizyona düştüğünden beri. “Better Than My Baby”, iki üç film izlemiş herkesin yumuşak karnı “Fight Club”dan girerek sevilmeyi garantiliyordu belki ama “Automatik” ona bile gerek duymadan şahane bir videoya dönüşmüş. Bu arada “My Woman” ve “Better Than My Baby” kliplerinde koreograf ve dansçı olarak gördüğümüz, çok da başarılı bir iş çıkaran Uğur Yıldıran'la daha geçenlerde yayınladığım röportajı hatırlıyorsunuzdur. O zaman “kim bu çocuk” diyenler, şimdi tekrar okuyabilir o sohbetimizi. Sitedeki bütünlüğe dikkatinizi çekerim!


Videoya döneceğim ama albümden de bahsetmek lazım. “Dance Revolution” tam da olması gerektiği gibi iki küsür dakikalık, çok eğlenceli bir intro ile açılıyor. “Da Funkmaker” 4 satırlık sözlerine rağmen tamamen “olmuş” duran, tek bir şey eklemeye veya çıkarmaya gerek duymayacağınız bir parça. Üstelik albümü dinleme havasına girmeniz için kusursuz bir anahtar. Peşine çıkış şarkısı “Automatik” geliyor. İsmi de, şarkının kendisi de Kraftwerk'ü hatırlatıyor biraz (baya kalabalık sözleri hariç) ama bunun övgü olmaması için hiçbir sebep yok. Tutup da Madonna'yı taklit etmekle aynı şey değil (Hayır, kimseye laf sokmadım). Albümü tanıtmak için iyi bir seçim, genel tarzı yansıttığı söylenebilir.


Bedük'ün baştan beri bende eksik bıraktığı etki şarkı sözleri yüzünden olmuştur. Derdim İngilizce oluşu değil ama madem İngilizce olacak, en azından her yerde duyduğum kalıpları, argoları duymaktansa orijinal birşeyler duymak isterdim. “You gotta be my woman”, “you're such a heartbreaker” ve bu albümden “she is a hot bitch”, “shake your moneymaker” gibi sözler bu isteği hiç mi hiç tatmin etmiyorlar. Çoğu şarkının sözlerinde hiçbir espri yok (somebody hold my mind?), kalıplar halinde başka şarkılarda rastlamanız bile mümkün. Çok güzel melodisi ve prodüksiyonuna rağmen Hot Bitch'e bu yüzden ısınamadım örneğin. Ayrıca İngilizce konuşan kimsenin “keep on shaking to the moonlight” dediğini sanmıyorum, maalesef o şarkının (Keep On Rockin') düzenlemesi, bu söze kafayı takmak için fazla güzeldi.



Albüm kartonetinde sözleri bir devrim sahnesi fotoğrafının üstünde ön plana çıkarılan “Disposable” yine gıcık bir kalıp olan “for sure”a rağmen albümün en iyilerinden biri. Sözleri Bedük'ün yakın zamanda bir yer kaybolmaya niyetli olmadığını müjdeliyor. Yalnız melodisi Red Hot Chili Peppers'dan “By The Way” şarkısına bu kadar benzeyebilirdi heralde. Girişi duyunca eminim siz de hak vereceksiniz. Gönderme yapılmış gibi adeta ama alakayı çözemedim. Bir diğer çok güzel şarkı, tam dansetmelik bir şarkı olan “Roundabout”. Zaten sahneden bahseden bir şarkı, Bedük'ü canlı izlemiş biri olarak söyleyebilirim ki bu şarkıda bahsettiğinden az değil yarattığı coşku. Ayrıca setlist'leri için mükemmel bir açılış şarkısı olurdu. Özellikle de “This stage is my home!” diyerek sahneye çıkışı geliyor gözümün önüne. Hemen bunu takip eden şarkı “Sweat It” yine albümün yüksek noktalarından biri. Yalnız sık sık yaptığım gibi yine sözleri yanlış anlayıp orijinalinden daha fazla beğenme durumuna düştüm. Kişisel sitemde olduğuma göre bunu uzun uzun anlatmaktan çekince duymayacağım. İngilizce 'de “kafana takma” manasına gelen “don't sweat it” kalıbına gönderme yaparcasına şarkının isminin “kafana tak” manasında olduğunu sandım başta. Sonra Bedük'ün “Ah! Sweat it!” diye bağırışlarını “I said it!” zannettim. Benim hayal dünyamda, “I said it! You gotta sweat it till your body can't sweat no more!” (İşte söyledim, vücudunda ter kalmayana kadar tak kafana) diyordu şarkıda. Kontrol edince gördüm ki baştan aşağıya terlemekten bahsediyormuş. Biraz hayal kırıklığı oldu tabi. Konusu açılmışken de Mirkelam'a bir selam çakalım burdan. “Terle” diye şahane bir şarkısı vardı.


Kalan iki şarkı Too Shy ve Gimme Little Something'in, buraya kadar beklediklerine göre favorilerim arasında yer almadığını anlamışsınızdır ama dinlemeleri keyifli (özellikle ikincisi), düzgün şarkılar. 9 orijinal şarkının yanında, pek mana veremediğim iki de remix var. “Too Shy” ve “Automatik”in bu alternatif aranjelerine pek gerek yokmuş bence. Benim kulağıma pek yeni bir şey gelmedi, sadece biraz daha fazla ritm, biraz daha az şarkı sözü durumu var. Çok da uzun olmayan 9 şarkıyla albümü bitirmeye kıyamamışlar demek ki ama önceki albümden bir iki parçanın canlı versiyonlarını veya yeni düzenlemelerini koysaymış hem “Even Better”a dikkat çekilmiş olurdu, hem de albümde biraz daha çeşitlilik görürdük.


Yine Automatik'in videosuna değinerek bitireceğim yazıyı. Gönül Düğün Salonu'nda geçen 1992 tarihli bir düğün videosunun eşliğinde izlediğimiz şarkı düğünlerde kendinden geçmişçesine danseden milletimizi öyle güzel göstermiş ki tekrar tekrar izleyesim geldi. Tamam, bunda klipteki en çılgın dansların Kolbastı (Hoptek) olmasının, benim de doğma büyüme Trabzon'lu olmamın büyük etkisi var (Trabzon'un dansları çünkü) ama video için daha güzel bir fikir gelmiyor bile aklıma (ki hep gelir). O düğün videosu efektleri, görüntüden görüntüye geçişler, ağızlarla müziğin zaman zaman birbirini tutmayışı ve tüm o geleneksellik içinde uzaylı gibi duran Bedük inanılmaz bir kompozisyon olmuş ortaya. Kendisini bir daha canlı izlediğimde Automatik'i söylerken, az biraz becerebildiğim Hoptek'i oynamak için sabırsızlanıyorum. Siz de albümü dinlemek için sabırsızlanın.


Not: 3.5 / 5


Türkiye Top 5

Yerli Liste


1) AŞK-I VİRANE – RAFET EL ROMAN

2) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER

3) APTAL – DENİZ SEKİ

4) AYNEN ÖYLE – AJDA PEKKAN

5) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN


Yabancı Liste


1) WOMANIZER – BRITNEY SPEARS

2) KEEPS GETTIN' BETTER – CHRISTINA AGUILERA

3) IF I WERE A BOY – BEYONCE

4) DON'T BELIEVE IN LOVE - DIDO

5) FORGIVE ME – LEONA LEWIS


Yerli Rock


1) YANDIM YANDIM YANDIM – BERTUĞ CEMİL EE. NİLGÜL

2) KARA GÖZLÜM – SEKSENDÖRT

3) İHTİMAL – GECE YOLCULARI

4) DAYAN YALNIZLIĞIM – EMRE AYDIN

5) SENSİZ KALACAK BU ŞEHİR – BADEM


Yabancı bayanlar kendi listelerini domine etmeye devam ediyorlar. İlk üç sıra değişmezken, Dido ve Leona Lewis bol yağmurlu bu haftanın ruh haline uymak için daha dokunaklı şarkılarıyla ilk 5'e girmişler. İlk yirminin gerisinde de Madonna'ya, Katy Perry'ye, Pink'e, Pussycat Dolls'a, Kylie'ye, Sugababes'e rastlamak mümkün. Katy Perry'nin şahane şarkısı Hot N Cold, 34. sıradan 9. sıraya yükselerek dikkat çekerken, If I Were A Boy'u daha yüksek sıralarda görmek istediğimi ekliyorum.


Yerli listeler yine sıkıcı, çok bir değişiklik yok. Dikkat çeken bir hoşluk yerli rock listesinin ilk üç sırasının bu hafta yerli listeye de girebilmiş olması. Hatta “Yandım Yandım Yandım” 10 numaraya oturup şimdiye kadar ki zirvesine çıkmış oldu. Ferhat Göçer çift şarkıyla ilk 10'a girmeyi başarmış, takdirlik bir durum. “Gül Ki” ile 2 numarada, “Sen Söyle Hayat”la 9 numarada karşımıza çıkıyor. Geçen yazıda bahsettiğimiz çekici şarkısıyla Ziynet Sali, 7 numaradan oynamamış, aynı şekilde ikinci baharını yaşayan “Bas Gaza” da 6 numarada aynen duruyor. Murat Boz'un Dokuz Sekiz Müzik'e geçtikten sonraki halinin klonu olan Murat Dalkılıç ise Boz'un şarkısı Uçurum'un klonu olan Kasaba parçasıyla 27. sıraya gelmiş. Klibe rastladığımda “bu çocuk da amma kopyalamış Murat Boz'u, bir magazinci gelip sorsa kesin çemkirir onun hakkında” demiştim. 5 saniye sonra Murat Boz'un da klipte olduğunu görüp dumur oldum. Videoda çok bomba bir an var, tam 2:53 anına bakarsanız bu manevi kardeşlerin kafaları habersizce aynı şekilde sallayışlarını göreceksiniz (yazıda durduğu gibi değil, hakikaten komik). Orijinallik adına büyük bir adım gerçekten. Murat Boz'un daha çok yolu var zannediyordum ben ama müzik şirketi taklitlerinin üretilmeye hazır olduğunu düşünüyor demek ki. İkisine de Soner Kabadayı'nın yazmadığı düzgün şarkılar diliyorum. Sizlere de iyi dinlemeler.

19 Kasım 2008 Çarşamba

Türkiye Box Office 14.11.2008 - 16.11.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Issız Adam

2

100.477

241.974

2

Mustafa

4

79.025

967.932

3

Quantum of Solace

2

55.453

196.455

4

High School Musical 3

1

52.533

52.533

5

Aşk Tutulması

4

30.999

273.724

6

Saw 5

4

22.706

469.299

7

Avanak Kuzenler

8

17.849

390.921

8

Son Buluşma

1

10.924

10.924

9

Güneşin Oğlu

2

10.757

38.726

10

Devrim Arabaları

4

10.053

128.263


Kimsenin dilinden düşürmediği, Beyoğlu'na haklı bir fon müziği (Anlamazdın) hediye eden Issız Adam geçen haftaki makus talihini yenip (3. sırada açılış yapmıştı) zirveye oturmuş. Herkes bu filmi konuştuğuna göre şaşırtıcı değil ama filmin Irmak'ın bir önceki hiti Babam ve Oğlum gibi etkileyici olmadığını ve (üzgünüz ama) ağlatmadığını hayal kırıklığı yaşamamanız için söyleyelim. Yeni filmler listede pek etkili olamamışlar gördüğünüz gibi. Seyirci sayısını ikiye katlayan Issız Adam'ın aksine haftalık seyircisi yarı yarıya düşen Mustafa ikinci sırada takılırken, dünyada beklenenden çok daha büyük bir gişeyle ilk haftasonunu tamamlayan Bond filmi üçüncü sırada kalmış. Televizyon filmlerinden oluşan High School Musical serisinin sinema için hazırlanan üçüncü filmi ise ilk 10 içindeki iki yeni filmden biri. Bugüne kadar sadece Digiturk'teki Disney Channel'dan ve ev videosundan bizlere ulaşmış olan bir serinin devam filminin 50 bin izleyiciyi salonlara çekmesi paralı televizyonun zannettiğim kadar az izlenmediğini gösterdi bana.


Yerli film bolluğu var listemizde. Maalesef izleyicileri o kadar kalabalık değil. Ölüyken dirilen Avanak Kuzenler sekizinci haftasında yedinci sırada karşımıza çıkıp şaşırtırken, daha yeni filmler Aşk Tutulması 30 bin, Güneşin Oğlu ve Devrim Arabaları onar bin izleyici çekmiş. Haftanın bir diğer yeni filmi, ve haftanın en umut verici filmi Son Buluşma ise 8. sırada karşımıza çıkıyor. Çok iyi şeyler duyuyorum bu film hakkında, duygusal olarak çöküp, sinema koltuğuna yığılmamın sorun olmadığı bir gün izleyeceğim.


Bu Perşembe günü, listenin zirvesine yerleşebilmek için Cuma'yı beklemeden gösterime giren Destere'ye rastlayacaksınız salonlarda. Gnctrkcll izleyicisini tavlayacaklar. Eğer olur da gitmeyi düşünürseniz, aklınız o karanlık dehlizlere kapılırsa, bu okuduğunuz satırları hatırlayıp bir çeşit sindirim artığına benzeyen bu filme paranızı ve zamanınızı yatırmaktan vazgeçin. İçinde kötü olan her şey var. Kötü espri anlayışı, bir şeyin parodisini yapmaya çalışırken kendi kendini rezil etme durumu, doğal halinden bile daha pis görünen Peker Açıkalın (haftada en az bir kez duş alan hiçbir adam böyle pis görünemez bence), gizemli vakanın peşine düşen idealist asker (genelde polis olurdu gerçi), onun dırdırcı sevgilisi, fragmana döşenen Disko Partizani, gay çoban esprisi (Brokeback'tekiler de çobandı, evet) gibi. Bir şeylerin düzeleceğini güzelleşeceğini sanıyorsunuz, sonra bir gün geliyor yerdiklerinizi başınıza tac etmek zorunda kalıyorsunuz, çünkü çok daha kötüsü yapılmış. İşte karşısına çıksa Çılgın Dersane serisini, Ayakta Kal'ı, Maskeli Beşler filmlerini eli yüzü düzgün işlermiş gibi gösterecek bir film Destere. Sinemamızın hali fena! Bu filmler gişe yaptıkça bütün seyirci ümidini kesecek yerli filmlerden ve o sözde altın çağ geride kalacak.


Fragmanından gördüğümüz kadarıyla vahim bir potansiyelini kullanamama vakasına yakalanan Osmanlı Cumhuriyeti ve Cannes'da ödüllü Gomorra ise Cuma günü vizyonda olacak. Gani Müjde'nin Kahpe Bizans gibi hakikaten güldüren işleri gelse tekrar da izlesek. Neleri arar olduk görüyor musunuz? Haftaya kendiniz için doğru filmleri seçmeniz umuduyla. İyi seyirler.

18 Kasım 2008 Salı

"Yıllar Geçse de Yonca'nın Kafası Genç" - Uğur Yıldıran Röportajı

Yonca Evcimik'in son albümü Şöhret'teki "konuk oyunculuğuyla" dikkat çeken Uğur'la Çapkın Kız şarkısının klip çekiminde lafladık. Kendisine dikkat etmek lazım, çekimler boyu olan sohbetimizden anladığım kadarıyla ülke çapında patlaması an meselesi. Sahne arkasında zaten kıymeti biliniyor da artık ön plana çıkmaya hazır. Keyifle okuyunuz sevgili okuyucularım...


Fatih: Yonca'nın son albümünden ve aslında çok daha öncesinden de tanıdığımız Uğur'la beraberiz. Hoş geldin.


Uğur: Hoşbulduk, teşekkürler. Büyük keyif benim için.


F: Tam isminle Uğur Yıldıran, albümdeki isimle U.UR. Bu röportaja Yonca sebep olduğuna göre ilk soru yollarınızın nasıl kesiştiği olmalı sanırım.


U: İlk tanışmamız Benimle Dans Eder Misin? yarışması sayesinde oldu. Orada tanıştık, çok güvendi bana. O iş bittikten sonra da ayrılmadık, sık sık projelerde bir araya geldik. Oradan gelen arkadaşlığın, dostluğun sonucu bu iş. Bir anlaşma gibi olmadı yani.


F: İlk sezondaydın öyle değil mi? İyi senesinden.


U: Evet, eskilerdeniz. Dinozor sayılırız artık. (Gülüyor)


F: Albüm karma bir albüm sayılabilir. Üç farklı sanatçı veya grubu bir araya getiriyor. Fikir nereden doğdu?


U: Yonca'dan çıktı ilk defa. “Böyle böyle bir şey düşünüyorum, katılmak ister misin?” dedi. Ben de şunu düşündüm, asıl işim sahne şovu hazırlamak. İhtiyacım olan da dans edebilen, şarkı söyleyebilen, act yapabilen insanlar. İşin içinde Yonca ve Popkorn olunca bunu elde etmiş oluyorum. Yani benim için şöyle bir keyfi var; istediğim kalabalığı koyabileceğim sahneye bu proje sayesinde. Sahnede izlediğimiz bir sürü iş var, bir tane solist, birkaç tane dansçı ama dağınık ve hiçbir şeye benzemiyor. Bu sebepten dolayı istediğim işleri oturtamamıştım. Şimdi ise fırsat verildiği durumda sahneye istediğimi koyabilirim. Sonuç olarak hali hazırda Popkorn'un koreografisini de ben yapıyorum. Şartlar uygun olursa çok güzel şeyler yapılabilir.


F: Sana yaratıcı özgürlük verecek yani.


U: Aynen öyle. Metin yazarı ve koreografım ben. İşim, üretmek. Şimdi elimde üretebilmek için malzemem olacak.



F: Anladığım kadarıyla projenin gidişatı bir sahne şovu, öyle mi?


U: Bunun altyapısı var albümde. Örneğin Yonca ve benim düetim bir müzikal numarasının şarkısı. Bir şey anlatacağız, onun müziğini yaptık ama tam anlamıyla sahnede anlaşılacak. Eleştiriler olacaktır tabi bu duruma karşı. Eleştiri hep olsun, açığız. Zaten bizim ülkede ata sporu gibi bir şey oldu. Bir şeyler öğrendik, öğreniyoruz bunlardan. Ama bu işleri şarkı gibi görmektense bir pop müzikalinin parçası olarak görmek daha doğru.


F: İşin görsel tarafına daha mı düşkünsün?


U: Şarkıcı durumunda değilim zaten, görsel bir müzisyenin diyebilirim. Sözlerde, bestelerde üstüme sorumluluk aldım bu albüm için, kendi kostümlerimde yine aynı şekilde. İşim bunu gerektiriyor. “Şöhret”in sonu tamamen bir sahne şovu. Belki de Türkiye'de hiç kimsenin yapmadığı, izlemediği bir şey yapacağız. Bunun bugüne kadar gecikmesi de yine benim hatam, meslektaşlarımın ve solistlerin hatası. İnsanlar geneline bakmaktansa bir şeyleri hemen gösterip bitirmek derdindeler.


F: Bu sahne şovu işleri kişisel olarak beni çok heyecanlandırıyor, umarım sonunu görürüz. Dünya müzik piyasasına bakınca eşlikli şarkılar iyice trend olmuş durumda. Çoğu hit şarkı böyle üretiliyor. Senin de Yonca'yla böyle bir ortaklığın var. Ne düşünüyorsun bu konuda?


U: Onu düşünüp de planlı bir şekilde yapılmadı aslında. Ben sürekli geç kalıyordum, Yonca da sürekli bu konuda uyarıyordu beni. Sonuç olarak ben gencim, herkesin ailesinde vardır kafasına göre takılanlar. Onlardan biri de benim. Sorunlar yaşıyorum kendimi anlatmakta zaman zaman, çünkü içinde yaşayıp da kendimizin bile görmediği kalıplar var. Ben bunları anlatmak istedim, Yonca da cevap verdi, ortaya böyle bir şarkı çıktı. “Yesyeni küfürler lazım bana, derdimi anlatmaya” diyorum mesela şarkıda. Bir kendini anlatma çabasıdır bu. Şöyle hayal etsinler dinleyiciler. İki psikolog koltuğu var, ikimiz de uzanmış derdimizi anlatıyoruz. Adapte olamayan bir genç ve Yonca da ordan öğüt veriyor, “böyle olmaz, böyle yap” gibi. Zaten “featuring” olsun diye yapmadık biz bunu. Yapmak istediğimi yapıyorum ben, illa sevsinler diye bir çabam yok.



F: Yonca'nın resmi sitesinde albümün en sevilen şarkısı anketinde “Uza” uzak ara zirveye yerleşmiş. Ne düşünüyorsun Yonca hayranlarının ilgisi konusunda?


U: Benim sanat anlayışım bundan biraz daha farklı, illa beni sevsinler diye yapmıyorum işimi. Herkes önemli zannettiği işi yapar ben de sanat olarak gördüğüm işi yapıyorum. Tabi ki işlerin beğenilmesi, her şeyin keyifli gitmesi insanı mutlu eder. Ancak asıl mutluluk ortaya bir şey koyabilmiş olmak. Bu çalışmalar, yaptıklarımızın bir kısmı zaten. Daha sonraki projelerde gelecek bir sürü güzel şarkı var. Çok keyifli bir sürü şarkı yaptık.


F: Hayatının bundan önceki kısmında nelerle meşgul oldun?


U: Bir sporculuk dönemim vardı benim. Milli sporcuydum, uluslar arası dereceler de almışlığım var. Türkiye'nin ilk derecelerindendi bunlar. Tarkan'la, Kenan Doğulu'yla çalıştım. Kenan'ın Festival albümünün ilk iki yılında konserlerinin koreograflığını yaptım. Tarkan'ın Start The Fire klibi ve güzellik yarışması performansının koreografisini yaptım. Bedük var, yönetmen olarak Murad Küçük. Zaten Murad benim çalışabildiğim, aynı fikirleri paylaştığım tek yönetmen. Çok kişiyle çalışmışımdır ama Murad'la özel. Bir sürü başka çalışmalarım oldu, yurtdışında ders de verdim. Bu iş için de bana dediler ki şarkı yap, 20 kadar şarkı yaptık. İlk böyle seçtik birkaç tane, gerisi gelecek. Zaten bu sektördeydim yani, hatta şöyle söyleyeyim beğendiğiniz bir sürü işin geri planında vardım. Şimdi biraz daha öne çıkartıyorlar.


F: Senin için Yonca'nın ayrıcalığı nedir?


U: Defalarca böyle teklifler geldi. Sen dans ediyorsun, bir albüm yapalım diye. Ancak saçma işlerdi bunlar ve hiç “ben” olmayan şeylerdi. Böyle bir şeyi yapamam elbette. O prodüktörlerin içinde sadece Yonca'yla kafam uyuştu. Bunun da tek sebebi bana “istediğini yap” demiş olması. Şuna dikkat çekeyim yani yıllar geçse de bu kadının kafası genç, arkadaş. En azından anlayıp fırsat veriyor, “karışmayayım” diyor. Türkiye'nin büyük bir sorunu budur zaten, sabırsızlık ve anlayışsızlık. Önyargı çok. Yonca bunlardan zamanında çektiği için biliyor, ona göre yaklaşıyor gençlere.



F: Yakın gelecekte planların nedir?


U: Hep sanat vardı, yine sanat olacak. Ben çok yorulduğumu fark ediyorum zaman zaman ve bu yorgunlukla devam etmek istiyorum. Herkes bunu söyler ama benim hakkaten yurtdışında hedeflediğim bazı şeyler var. Sporcuyken de böyleydi, oralarda derece aldım, ama sanatta biraz farklı. Yapılanı yapmak istemiyorum. Ben 26 yaşında bir adamım, şehirden uzakta bir dağda, bir dans stüdyosu, ofisim ve atölyemle 50 yaşındaki birinin hayatını yaşıyorum. Çünkü işim yetiyor bana, işime aşığım. Yoksa aklımdan zorum olması lazım. Bugüne kadar herkese bunu göstermeye çalıştım, iyi iş yapmak istiyorum ben. Tabi hep böyle değildim, duygusal tarafı da var bunun. Hep üretip, hep yazmıyordum. Bazı şeyleri yaşıyorsunuz, aşık oluyorsunuz, yaklaşımınız değişiyor o zaman.


F: Çok teşekkürler bu sohbet için. Bir farklılık yaratma yolunda gözüküyorsun. Bol şans diliyorum sana.


U: Ben teşekkür ederim. Önemli olduğunu düşündüğüm şeyleri yapmaya çalışıyorum. Sonuçta hiçbir şey gerçek değil, her şey günü gelince sona erecek. Ben sadece oturup, yazıp istediğim şeyleri sahneye taşıyacağım. Bunun ödülü de alkış olsa fena olmaz tabi.

Doğumgünü!!!!!!!!!!!!!!



Bugün sitemizin doğumgünü! Sessiz sedasız geçmeyecek elbette ama önümüzdeki bir sürü yeniliği bir saate sıkıştırmaya niyetli de değilim. İşte "coming soon" (ve "i already came") olaylarımız:

- Sitenin ismi bundan böyle "fatihmelek". Karanlık Ev artık aydınlandı anlayacağınız.

- Tasarım değişecek. Çok yakında, gözünüze yeni bir şeyler çarpınca şaşırmayın.

- Yeni röportajlar geliyor. Yonca Evcimik, Ebru Aydın, Popkorn, Uğur Yıldıran gibi...

- Yeni müzik yazıları var. Albüm bol bu aralar. Bedük, Beyonce ve çok gecikmiş olsa da Lady Gaga albümleri yorumlanmayı bekleyenlerden.

- Ve elbette yeni film yazıları. Güneşin Oğlu, Bahçemde Ateş Böcekleri, Mustafa ve Son Buluşma'yı yakında siteden okuyabilirsiniz.

- Hande Yener'in peşinden koştuğu Fat Shop Boys şarkısı Vampir yakında yayında olacak.

- Yeni global facebook grubumuz kurulacak. O yüzden yakında fatihmelek.net grubundan davet alırsanız, mutlaka kabul edin.

- En yakın zamanda birinci yaş kutlamasını da yaparız. Buradan duyururuz, okurlar da katılma imkanı bulur. Her şey çok güzel olur.

Okumaya devam sevgili takipçiler. Umarım yeni yılımızda da aradığınızı size verebiliriz. İyi ki doğdun sevgili blog! Nice yıllara!

15 Kasım 2008 Cumartesi

Issız Adam (2008)



Uygar Şirin'in Sinema dergisindeki “Vicdan” yazısı (Kasım 2008) beni ciddi şekilde sarsıp, sinema yazarlığı konusundaki özgüvenimi mahvettikten sonra film yazılarına kısacık bir ara vermek zorunda kaldım. O yazının yanında pek esamesi okunmaz benimkilerin ama kalanlara oranla fena iş çıkarmadığıma ikna olduktan sonra yine karşınızdayım. Issız Adam yazısını bu kadar geciktirerek de iyi bir iş yapmadığımı biliyorum. Zira ağlayacağını zannedip salonlara koşan izleyicilere, ne bulacakları konusunda bir uyarı verebilirdim en azından. Çağan Irmak'ın yüksek bütçeli (ve idare eder hasılatlı) Ulak'ından sonra samimi, kişisel bir çabası olarak beklediğim Issız Adam herhangi kasıntı bir romans çıktı maalesef. Star muamelesi gören bu biricik yönetmenimizin çizgiyi biraz daha yukarı çekmesi gerekiyor bence, bu ilgiyi hak etmesi ve sürdürebilmesi için.


Zevk sahibi ve zengin Beyoğlu hayatını, zevk düşkünü ve duygusuz cinsel hayatıyla tamamlayan Alper, her gün geçtiği bu yollarda bir gün Ada ile karşılaşır. Tülin Özen'in aileler için olan versiyonu gibi gözüken bu şirin kızımız tipik bir “my sassy girl” vakasıdır. Çok çabuk agresifleşebilir, erkeklere karşı, hele de Alper gibi erkeklere karşı güveni sıfırdır ve çocuklara kostümler hazırladığı bir dükkanı vardır. İkilinin kesişen yolları ışık hızıyla ayrılacak gibidir, fakat Alper buna izin vermez. Biraz yüzsüklükle, biraz şirinlikle kazandığı Ada'nın ilgisi ikisinin de hayatlarını sarsacak ve Alper'in eski halleri yüzünden önemli testlerden geçecektir.



Filmin iki yarısını birbirinden ayırıp incelemekte fayda var. Fayda varsa da bütünlük yok demek oluyor. Filmin ses bandının çoğunu dolduran “aranjman” şarkılara benziyor ilk yarı. Orijinal beste Fransız ama melodiye cuk oturmuş sözler yerli. Yanlış anlaşılmadan bu benzetmenin içinden çıkabilecek miyim bakalım. Bu “Fransız”lığına rağmen, hatta bazı diyaloglardaki yapmacıklığın bile tam “Fransız” olmasına rağmen, bu benzerliğin yüzeyde kaldığını görüyorsunuz. Derinlerde başka bir şeye benziyor anlatım: bir pembe diziye. Korkunç ilk sevişme sahneleri sonrasında kızın evden gitmekte kararsız kalışı, öyle sıradan anlatılmış ki, açın televizyonu, her benzer sahnede bir shot yapın, 1 saatte zurnasınız. Bir de diyaloglarda zaman zaman görülen yapmacıklığa değinmişken Çağan Irmak'ın kendi hayrı için olur olmadık yerde sitkomlara laf sokmasının yasaklanmasını istiyorum. “Mustafa Hakkında Her Şey”de Başak Köklükaya'nın sitkomlara laf sokuşu nasıl eğreti duruyorduysa, 5 yıl sonra burda Ada'nın aynı şeyi yapışı da öyle duruyor. Ülkede sitkom geleneği bile var sayılmaz (iki saat süren, komik olmayan episodik güldürülerimiz var sadece), niye bu kadar dertli bu konuda anlayamıyorum.



Gelelim yine iç açıcı olmayan metaforlara. Alper her sevişme sonrası nevresimleri değişirken, Ada'yla sevişmeleri sonrasında asla böyle bir şey görmeyeceğimizi tahmin etmeyeniniz var mıydı? Ada'nın dijital fotoğraf makinesi kullanmayı reddetmesi, karaktere ne gibi bir yenilik katmış oldu? Irmak, Alper'in evcilleşmemiş hayatıyla, vahşi cinsel tavrını eşleştirmek için çok mu düşündü? İkinci sevişme sahnesinin (aşık oldukları), tek bir saniyesine bile inanan biri çıktı mı? Sorular böyle uzayıp gidebilir. Bu gibi kolaya kaçmalar, filmin en büyük kusurları (hele de o dijital makine olayı). Analog makineleri hala seven insanlar kutsal falan gelmiyor izleyiciye, sevgili görsellik düşkünü yönetmenler. Sırf o makineler kocaman ve antika görünüp, filmde daha iyi durduğu için, filmin başka hiçbir yerine yaramıyorsa, kullanmayın. Ayrıca Alper karakteri bu kadar tutarlı ve doğru yazılmışken, kızın evinde kalmayı asla istemeyeceği de unutulmasaydı keşke. Bu tipler, kendi evlerinden başka yerde rahat edemezler, genelde bu kıza batar ve yeni bir kavga konusu doğar burdan.



Yazı zannettiğimden uzun olacak ama ziyanı yok. İzleyen arkadaşlarımın yüzde 90'ı beğenmiş olsa da, bunların yüzde 30'ı çok beğenmiş olsa da benim diyeceğim daha bir sürü şey var. Ancak dozu biraz hafifletmek için müziklere değinelim burada. Filmin müzik kullanımı kusursuz, her şarkı filmde bulunduğu yerde olmak için yazılmış adeta. Üstelik restoran eleştirmeni, iş sonunda yalnız başına şarap içen patron, felsefe yapmak için kasan yemek pişirme sahneleri klişelerinin aksine filmin en orijinal, en kendine ait yerini temsil ediyor bu müzikler. Ben yıllar sonra hatırladığımda ilk olarak müzikleriyle hatırlayacağım örneğin. Bir de bu filmdeki gittikleri “45'lik” adlı mekan gerçekse, kesinlikle görmek istiyorum. Yoksa da Çağan Irmak belki memnun edemediği nadir izleyicilerinden biri olan beni mutlu etmek için böyle bir işe girişebilir.



Gelelim ikinci yarıya. Fransız olay burada iyice yok oldu. Bir ebeveyn girdi hikayeye, ikinci yarı o şekilde başlayıp bitti. Anne rolündeki Yıldız Kültür filmin en iyi oyuncusu, bu performans filmin en iyi performansı olabilir. Fakat “anne” hikayesi bu film için ancak bu kadar fuzuli olabilirdi. O kadar uzadı ve zaman geçtikçe “ne olacak ki bu filmde şimdi?” sorusunu o kadar sık sordurttu ki belki montajda tamamen kesilip atılsa daha iyiydi. Eminim o zaman finalde annenin dahil olduğu sahne daha bile etkili olurdu ve belki gerçekten ağlardım. Taşrada yaşayan anne İstanbul'a oğlunun yanına geldi, Alper vereceğini tahmin ettiğimiz her tepkiyi verdi, Ada, insan üstü şirinliğiyle gerçekliğini iyice kaybetti, bir de üstüne üstlük annesine bağıran insanlara ne kadar uyuz olduğumu hatırladım. Ki o sahne de tamamen manasız kaldı sonra. Kafese koyulmuş, özgür ruhlu bir adamın nasıl gitgide saldırganlaştığını anlatıyordu yönetmen, o kadarını anladım da, bizim 30-40 dakikamızı almadan da yapabilirdi bunu.


Sonra efendime söyleyeyim, geldik ağlama duvarına. Karakterlerin iç sesleriyle konuştukları kısım, sadece ağlatmak için konulmuş ve uzatılmış olabilir ancak bunu sorgulamazsanız zaman zaman gerçekten etkileyici oluyordu. Ada'nın kısmı daha güzel işlenmişti burada, peşpeşe izlediğimiz tercihleri, annenin de şahane oyunculuğuyla birleşince filmin en dokunaklı kısmını yarattı. Alper ise film boyunca izlediğimiz tahmin edilebilir Alper'di. Yalnız ne yalan söyleyeyim, diş fırçasının oradaki aksesuarı hakikaten unutup, sonra hikayeye geri döndüğünde şaşırdım. Hikayede tuttuğu yere ise şaşırmadım tabi, zira yıllardır her filmde gördüğünüz bir şeye şaşırmak zor.



Ulak'ta zerre beğenmediğim sanat yönetiminde bu sefer çok iş vardı. Her set, her arka plan özenle tasarlanmış, oluşturulmuştu. Çağan Irmak hakkıyla, karakterlerinden birini eski bir sanat yönetmeni yaparak havasını da atıyordu. Afiş çok güzeldi. Beyoğlu ve Tünel'in kullanımı şahaneydi, bu mekanları her gün görüyor olsam da filmdeki kendine has duruşlarından etkilendim. Zaten ilk yarının en büyük başarılarından biri de mekan kullanımıydı. İstanbul'un en çok ziyaret edilen yerlerinden de olsalar, hep güme giden bu güzel yerler (ya dilenciler gezer, ya ancak pavyonlarını görürüz) bu sefer sahip oldukları o romantik potansiyeli konuşturabilmişlerdi. Sonra bir de filmin, söylemek için sabırsızlandığı o lafa (herkes gibi) bayıldım. "Sen karda donuyorsun, uyumak tatlı geliyor ama aslında ölüyorsun.” cümlesi. Senaryonun tavan yaptığı yerdi, hiç de kasıntı veya, itici olmadan, metafor kullanabildiğini gördük Çağan Irmak'ın. Niye filmin çoğunda tersini yapmış bilmiorum ama.


Filmin basındaki tanıtımlarını okuduysanız, hikayeye bir ölümcül hastalığın dahil olacağını sanıyor olabilirsiniz. Öyle bir şey yok. Ayrıca filmde gerçekten kederlenir ve ağlarsanız, ya zaten yer arıyordunuz demektir, ya da müzikten çok etkileniyorsunuz. Zira hikayede gözyaşlarını coşturacak hiçbir şey yok gibiydi benim için. Ağlama fenomeni “Babam ve Oğlum”u anımsatmak için böyle bir yola başvuruyor olabilir tanıtım şirketi ama doğru gelmedi bana. Babam ve Oğlum bir tanıtım mucizesi değildi çünkü, izleyicilerin beğenisinden doğan efsanevi bir başarıya imza attı. Çağan Irmak bu sebepten dolayı, niyeti belli filmlerdense, kendi kişisel filmlerini yapmalı bence. Bir de sitkom yönetmeli. Sırf laf olsun diye.


Not: 2.5 / 5

13 Kasım 2008 Perşembe

Zamanı Geldi!

İçinden ne çıkacağı belli olmayan, insan aklının ve yazarı olarak benim aklımın bilinmedik gizemli yönlerine işaret eden "karanlık ev" 1 yaşına girmek üzere. Kısa bir sürede sevilen, takip edilen bir blog olmamızın şerefine, biz de biraz olgunlaşıyoruz, kendimize ait bir adresle yayına geçiyoruz.

Birkaç gün sonra blogumu www.fatihmelek.net adresinden okuyacaksınız. Değişim başladığında haberi herkese duyuracağım. Ne de olsa artık evin içinden ne çıkacağını biliyoruz. Ortam yeterince aydınlandı.

Herkese iyi okumalar. Yeni adresin daha bile takipçi okurları olmanız dileğiyle...

Fatih MELEK

11 Kasım 2008 Salı

Türkiye Box Office 07.11.2008 - 09.11.2008




Mustafa, tahmin edildiği gibi yine zirvede ve ben hala göremedim filmi. O kadar kötü propoganda var ki hakkında, ister istemez izledikten sonra savunmaya geçecekmişim gibi geliyor. Turkcell’in filme “belli bir müşteri kitlemizin hoşuna gitmez” sebebiyle sponsorluğa yanaşmayışı gösterim öncesi vatan hainliği gibi ilan edilmişken şimdi filmi beğenmeyen bir grup tarafından bir nev’i kahramanlık gibi görülüyor. 180 derecelik dönüş buna deniyor işte. Yalnız şöyle de bir gerçek var, Atatürk’ün hayatı vasat bir filmle anlatılamaz gerçekten. O özen verildi mi, onu görmek önemli. Can Dündar’ın bugüne kadar referansları çok iyi gerçi. Bizim de öyle bir kitlemiz var ki memnun etmek mümkün değil, onu da unutmamak lazım.

Yeni Bond filmi, 007 kodlu kahraman, bizim kahramanımızın 40.000 seyirci gerisinde kalmış. Bana önceki Bond filmine oranla çok sessiz sedasız vizyona girdi gibi geliyor. O yüzden biraz düşük olabilir gişesi. Çağan Irmak ise deja-vu’sunu yaşaya dursun, Issız Adam, tıpkı Ulak gibi, üçüncü sıradan merhaba dedi listeye. Filmi az önce izledim 55.000 seyirci bence gayet güzel ilk haftası için. Çok kötü veya çok iyi bir film değil, pek Türk mıknatısı da sayılmaz. O yüzden “olduğu kadar” diyelim. En azından şöyle bir durum var, Çağan Irmak kendi ismiyle izleyici çekebilen bir yönetmen. Başka kim var ki popüler sinema izleyicisi için bu ayarda olan? Bizde gişe garantisi olan olsa olsa komedyenler oluyor. Bir yönetmenin bunu becermesi güzel.

Listede başka yeni film yok, Güneşin Oğlu’nun yokluğu tamamen teknik bir sebepten dolayı olsa gerek. 5 binden az seyirci tarafından izlenmiş olması mümkün değil. Haftasonu onu da izledim, o da aynı şekilde ne çok iyi ne çok kötü. Issız Adam’ın da Güneşin Oğlu’nun da güzel tarafları popüler sinemaya, hatta ticari sinemaya kalite getiriyor olmaları. İkisine de, istedikleri kadar zorlasınlar sanat filmi denilemez. İki filmin de yazısı yolda ayrıca, geciktikleri için özür diliyorum.

Haftaya bir nev’i patlama yaşanacak vizyondaki film sayısında. Bahçemde Ateş Böcekleri ve Son Buluşma benim en çok merak ettiklerim. İlki Julia Roberts’ın yıllar sonra gelen ilk filmi olacak. İkincisi ise iki defa sinemada izlediğim fragmanıyla, evet fragmanıyla diyorum, beni ağlatmayı becerdi. Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış ve bugün hayatta olan son askerleri anlatan belgeselden başta duygu sömürüsü mü diye şüpheleniyorsunuz, sonra bir anda zırıl zırıl ağlayasınız geliyor. Hani rezil olmayayım diye tuttum kendimi, fragmanlarda tam karartmıyorlar salonu.

Festivallerin gözdeleri olmuş Gomorra, My Marlon And Brando ve Limon Ağacı; deneysel korku filmlerinden [Rec] (bu filmin fragmanının aynısının Karantina adlı bir ikizi var. Daha kendi gelmeden Amerikan yeniden yapımının ayak seslerini mi duyuyoruz?), ucuz müzikal High School Musical 3 ve Kazım Öz’ün yeni filmi Fırtına da vizyonda olacaklar. Herkese iyi seyirler.

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) AŞK-I VİRANE – RAFET EL ROMAN
2) APTAL – DENİZ SEKİ
3) AYNEN ÖYLE – AJDA PEKKAN
4) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER
5) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN

Yabancı Liste

1) WOMANIZER – BRITNEY SPEARS
2) KEEPS GETTIN’ BETTER – CHRISTINA AGUILERA
3) IF I WERE A BOY – BEYONCE
4) MILES AWAY – MADONNA
5) LIVE YOUR LIFE – T.I. EE. RIHANNA

Yerli Rock

1) YANDIM YANDIM YANDIM – BERTUĞ CEMİL EE. NİLGÜL
2) BU KEZ ANLADIM – EMRE AYDIN
3) KARAGÖZLÜM – SEKSENDÖRT
4) SENSİZ KALACAK BU ŞEHİR – BADEM
5) İHTİMAL – GECE YOLCULARI

Listelerin tepeleri çok hareketli olmasa da aşağılarda sürprizler mevcut. Bir kere Ajda kurulduğu 3 numaradan oynamamış, Top 5’in gerisi haftalardır bulunan isimler. İsmail YK’nın Bas Gaza’yla yaptığı sürpriz büyüyerek devam ediyor. Haftalar sonraki yükselişiyle bu hafta 6 numaraya gelmiş. 7 numarada ise, albüm kapağıyla oldukça çekici gelen (önceden hiç umursamazdım), kısmen eğlenceli şarkısı “Herkes Evine”yle Ziynet Sali var. Onca dev billboard, promosyon işe yarıyor demek ki. Hadise’yi andırdığı klibine de dikkat. Hadise demişken, blogumuzun bir numaralı kızı ikinci Türkçe single’ı Aşkkolik ile 17 numaraya kadar yükseldi. Halkın ilgisi büyük, Eurovision rüzgarıyla beraber daha yukarılara çıkacaktır. Bir de doğru düzgün sözleri olsaydı, o zaman görürdünüz siz. Sıla, Dön Demeyi Unuttum ile 16. sıraya yükselirken, Sezen Aksu’nun zamanında Tarkan albümü için yaptığı şarkı Nezaket, Günce Koral yorumuyla 12. sıraya gerilemiş, 7. sıradan. Açıkçası o kadar sıradan bir şarkı ki ancak bu kadar popüler bir şarkıcıya gidebilirdi. Tarkan’ın gıcık son albümüne bile yakışmaz. Bu arada Tarkan’ın Orhan Gencebay’la yaptığı şarkı “Uyan” nasıl korkunç bir şeydir? Nasıl klişe olmuş inanamadım, Tarkan kendisiyle dalga geçmeye başladı sanırım artık.

Yerli rock listesinde, hakkaten radyoda çok sık duyduğum “Yandım Yandım Yandım” zirvede. Bu şarkı yerli listede ise 11. sıraya kadar yükselmiş. Rock listesinin Top 5’inde de bir değişiklik göze çarpmazken 10 numaradaki yerinden iki sıra daha yükselen Erdem Yener, 59 numaradaki yerinden 12 numaraya yükselen, henüz ismini yeni duyduğum Öztürk ve şarkısı Gülümse dikkat çekiyor.

Yabancı listede bir yıl önce kendisine tamamen sırt dönen medyanın, artık gaz üstüne gaz verdiği Britney Spears var. Geçen sene olması gereken dönüşünü bu seneye yapıyor. Yeni albüm umut verici görünüyor, Womanizer haricinde dinlediğim tek şarkısı “Kill The Lights” kızın başka hiçbir şarkısını andırmayışıyla şaşırttı beni. İki numarada Var Mısın Yok Musun misafirliğinin meyvesini sonunda toplayan Christina Aguilera var. Çok çılgın güzel bir şarkı olmasa da, greatest hits toplamalarındaki nümune yeni şarkı görevini başarıyla yerine getiriyor Keeps Gettin’ Better. Üç numaraya bugüne kadar yaptığı en güzel slowlardan biri ve çektiği şüphesiz en güzel kliple Beyonce ve If I Were A Boy oturmuş. Zirveye çıksın, bir ay orada kalsın, hiç şikayetim olmaz. Daha önceden duyurmak istiyordum şarkıyı size, maalesef ülke dinleyicisi keşfedip hakkını verdikten sonraya kısmetmiş. Albüm yazısı çok yakında gelecek ama. Madonna, son albümünden Türkiye zirvesine çıkamayan tek single’ı Miles Away’le 4 numaraya gerilerken Pussycat Dolls yeni single’ları “I Hate This Part” ile 62. sıradan 17. sıraya zıplıyorlar. Ailesinin başına gelen trajik olaylar yüzünden zor günler geçiren Oscar’lı Jennifer Hudson ise Spotlight ile 12 numaraya yükselmiş. Herkese iyi dinlemeler.