18 Ekim 2008 Cumartesi

Vicdan (2008)



Filmleri ilk birkaç dakikasıyla değerlendirmemek lazım. Acele bir kararla gittiğim “Vicdan” öyle bir huyum olsa ilk 10 dakikası içinde salonu terkettiren bir yapıt olurdu bana. Kurgusu ve ses çalışmasının başlardaki iticiliği neyse ki çok sürmedi ve ilk yarım saati bittiğinde ne kadar şahane bir işin vizyona girmiş olduğunu ve kimsenin hakkını vermediğini farkettim. Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen gibi çok parlak üç oyuncusu haricinde medyada çok fazla anılmayan filmi sadece Yeşilçay'ın Altın Portakal macerasıyla beraber duyuyoruz maalesef. Fakat 1997'deki “Avcı”dan beri pek sesi çıkmayan yönetmen Erden Kıral bu sefer tam bir “film” koymuş ortaya. Dünya standartlarında bile övgüyle karşılanacak bir hikaye anlatımı ve ileride “klasik” olarak değerlendirilecek sahneler var içinde.



Çocukluk arkadaşları Aydanur (Yeşilçay) ve Songül'ün (Özen) aynı erkeğin (Han) sırasıyla metresi ve karısı oluşunu ve bunun iki kadın tarafından sıradışı değerlendirilişini anlatan film bir kere merkezinde duran “bunaltıcı şehir” atmosferini çok güzel yaratmış. Bunda kurgunun payı çok büyük çünkü en az 30 yıldır film çeken bir yönetmen günümüzün hızlı kurgu anlayışını kendine çok iyi yontmuş. Dediğim gibi başlangıçta o kadar iyi değil belki ama sanki hikayeyi anladıkça daha çok mana kazanıyor. Kiremit fabrikasının ömür törpüsü sıcağı, kızgın renkleri, kaynayan sıvıları, dönen devasa makinaları kurgu sayesinde bizim de içimizi daraltıyor. Aslında hiç farketmediğimiz ama 7 gün 24 saat omuzumuzda taşıdığımız havanın ağırlığı gibi üç karakterin de bu fabrikanın kasvetini farketmeden sırtında taşıdığını anlıyoruz. “Annem bu bok çukurunda öldü” gibi şahane bir replik bu sebepten filmde yer almış. Songül'ün yaşadığı bastırılmış hayatın ve peşine içindeki eğlenmek isteyen kadını ortaya salışının sebeplerini de en çok burada görüyoruz. Özellikle de Aydanur'la gittikleri eğlencelerdeki makyajlı, süslü püslü hallerinin hemen sonrasında gelen fabrikadaki özensiz, kirli hallerini görünce. Bu cümleden anladığınız gibi Aydanur ve Songül'ün aldatmak ve aldatılmak karşısındaki tepkisi onlara bunu yaşatan erkeği dışlamak ve iki kişilik bir hayali yaşamaya başlamak oluyor. Her filmde göremeyeceğiniz bir şey bu (özellikle yerli filmlerde), o yüzden bu kadar olgun ve inandırıcı işlenmesi çok hoşuma gitti. Bunda oyuncuların payı büyük. Üç ismin de performansı hiç sekmeden akıp gidiyor diyemem, bazen yapmacıklık hissediliyor (özellikle iki bayan oyuncuda) ama bütün kilit sahnelerde hadlerini aşacak kadar iyi oynamışlar. Murat Han'ın oynadığı kusursuz orospu çocuğu karakteri oyuncunun hiç görmediğimiz hallerini göstermiyor ama övülmeyecek gibi değil.



Aydanur ve Songül arasında ikna edici bir kimya yakalamış yönetmen. Zaten tam bir Türk güzeli olan Nurgül Yeşilçay basık kasabanın süslü, kırıtan kızı rolüne bürünmekte zorluk çekmemiş. Songül, kocası tarafından yerine konulan Aydanur'a haset duymak yerine hayran olurken, ikilinin yakınlaşması kaçınılmaz oluyor tabi. Kocanın bu yakınlaşmadan duyduğu tehlikeli kıskançlığa karşı çıkamıyorsunuz çünkü yönetmen iki kızın beraberliğini olabildiğinde kışkırtıcı göstermiş bize. Kadınlar için kukla oynatıcısı rolündeyken bir anda izleyicilerin arasına bile kabul edilmeyince adamın öfkesi doruğa çıkıyor. Sonra gelsin ömür billah akıldan çıkmayacak sekanslar. Karısı tarafından basılında “Sen de gel!” deyişi, hemen peşine Aydanur'un Songül'ün elinden tutup beraber ortamdan ayrılışları, düğündeki kiremit sahnesi, pavyonda Aydanur'un adamın varlığını hissedişi gibi. Özellikle o kiremit sahnesinde gerilimin öyle bir tırmanışı var ki “benim” diyen korku filminde bulamazsınız. Çok ciddiyim.



Hikayenin sonuna denk gelen açılış sahnesi, filmlerden çıkan türde insanlar çıkmasınlar diye atılmış bir olta. “Sürpriz”i hiç de tahmin edilemeyecek gibi değil. Ancak filmin sonunda bu sahnenin devamını izlerken Aydanur'un ani kararı beni neredeyse koltuğumdan fırlatacaktı. Konuyu dolandırıp durmayayım, öyle her yönetmen bu kadar ağzımın suyunu akıtacak kadar başarılı anlatamaz insan tepkilerini. Bana ilham verdi, hayran bıraktı, tekrar izleyesim geldi. Açılışta karakterlerin ne dediğini anlayamasak da, hikayenin girişinde biraz daha açıklayıcı olması gerekse de, kızların ilk karşı karşıya geldiği sahne kısmen zorlama olsa da ve filmin ismine hiç mana veremesem de “Vicdan” hiç beklemediğim kadar etkiledi beni. Bunları sıralamakta sakınca görmüyorum çünkü filme verdiğim tam not fikrimi belli edecektir. Umuyorum ki başka genç oyuncularımız da bu kadar iyi senaryolar ve yönetmenlerle çalışma imkanı yakalar. Bir de umuyorum ki kariyeri 30 yaşında olan bir yönetmenin şimdilik son filminin bu güzelliği diğer yönetmenlere örnek olur. Çoğu ustadan iyi film izleyemiyoruz artık. Her güzel Türk filminin de sessiz sakin, Avrupa modeli olmasına gerek yok. Dramatik ve damar öykülerin de böyle iyi işlendiğini görmek istiyorum.

Not: 5 / 5

Hiç yorum yok: