5 Ekim 2008 Pazar

Tatil Kitabı (2008)



Kimseye iyi gelmeyen bir yaz mevsimini anlatan Seyfi Teoman'ın ilk uzun metrajlı filmi “Tatil Kitabı” öncelikle İstanbul Film Festivali'nde ödüllendirilerek ismini duyurdu. Birkaç haftadır ise gösterimde izleyicisiyle buluşuyor. İki yazımdan birine kişiler bir şeyler sokuşturduğumu bilirsiniz (tarzım bu), bu filmi izlediğim tarih de tesadüfi olarak oldukça uygun oldu. Yaz tatilini bitireli çok olmuyor, farkındasınız. Eylül ayının büyük bir kısmı da çeşitli unsurlarla bölününce, şu bayram tatilinin bitimi benim için yeni okul döneminin başlangıcını temsil etmeye başladı. Başlangıçtan hemen önceki Pazar günü ise bu filmi izledim. Yaz tatili için okulların kapanmasıyla başlayan film bize bu üç ay boyunca, huzursuz bir ailenin başına gelenleri sakince gösteriyor ve zamanı gelince hayatlarından çekip gidiyor. Biz de karakterler için her şeyin değiştiği ama çok azı için iyiye doğru geliştiği bu öyküyü izliyoruz.

Seyfi Teoman'nın filmi, ülkemizde iyi eleştiriler alan tek film türüne dahil edilebilir: minimalist sinema. Açıkçası hikayede olup bitenler minimalist bir film için iddialı sayılabilir fakat anlatımın durgun, oldukça soğukkanlı tavrı bunu gölgede bırakıyor. Bu tip filmler ana akım sineması izleyicisinde korku filmlerinden daha büyük bir dehşet yaratıyor ama Tatil Kitabı'nı bu mevzuda ayrı bir yere oturtmak lazım. Filmin doksan dakikasından hiçbiri sıkıcı işlenmemiş. Hatta bu hikayenin bir sonu ve başı olduğunu hatırlayıp, o yolda ne kadar ilerlediğimize bakma ihtiyacı hissettiğimde bir saati bitmişti bile.



Askeri okuldan dönen bir abiyi, laftan anlamayan ve dünyayı kendi doğrularıyla gören bir babayı, aldatıldığı şüphesini kendi kendine gerçeğe dönüştürmüş ve bu konuda olgun davranmakla övünen bir anneyi, taşradan kurtulmak için ipini oldukça esnetmiş fakat koparamayıp geri dönmüş bir amcayı ilkokul öğrencisi Ali'nin gözünden izliyoruz. Ali'nin bahsettiğimiz “göz”ü istisnalar haricinde izlemekle yetinen, karşı çıkmayan, kabullenen bir göz. Tıpkı filmin kamerası gibi. Yönetmenin bilinçli olarak silik tuttuğu tavrını Ali karakterinde açık ve seçik olarak görmek mümkün. Karakterimiz filmin başında öğretmeni tarafından kendisine verilen tatil kitabını çok vakit geçmeden yitiriyor. Boş zamanlarında aylaklık etmemesi için verilmiş olan kitabın yerini hayat dolduruyor bu üç aylık sürede. Filmin henüz öğrenmekte olan Ali'yle asıl meselesi bu: çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi? Amcanın eğitimini zamanında terketmiş olması ve ailenin en aklı başında üyesi olarak resmedilmesi, yönetmenin hangi cevaba yakın olduğunu hissettiriyor bizlere. Buna rağmen filmde bir cevaptan çok, soru var. “Öğrenmek nedir?”, “Büyümek nedir?” gibi sorular. Bir de aileden bahsetmişken sinemacıların “baba”yla olan derdi de var tabi. Ülkemizdeki ekonomik durumdan dolayı bu sanatı meslek edinmek isteyenler ve babalarının tepkisi heralde taşradan bile daha fazla işlenmiş bir konudur. Tatil Kitabı'nda da mevcut. İyi kotarılmış bi şekilde.



Filmin Arnau Valls Colomer imzalı görüntü yönetimi filmin kendisi kadar konuşuldu sinema çevrelerinde. Bir filmde kadraja neyin girdiği elbette ekipten sorulur, o yüzden görselliğin güzel oluşunu sadece taşranın güzel manzaralarına bağlamayacağım. Fakat büyük payı oradan gelme bence. Ses çalışmasının bariz olarak kusurlu oluşu görüntü yönetiminin olduğundan daha başarılı gözükmesine sebep vermiş olabilir. Film bittiğinde aklımdaki ilk şey görüntü yönetiminin kalitesi değildi açıkçası. Bu alanda en güzel gözüken sahnelerin limonları sarma, pamuk (olduğunu sandığım şeyleri) havalandırma gibi sahneler oluşu çok az şeyi görüntü yönetmenine bırakmış sanki. Yine de ödül törenlerinde Küçük Şeylerin Güzelliği bir beden edinip gelemeyeceğine göre Arnau Valls Colomer'ı övelim biz.



Taner Birsel hariç tümü amatör oyuncuların çok iyi ve çok kötü olmayan performanslar çıkardığını düşünüyorum. En kötü olanı zaten filmin büyük bölümünde yer almıyor. Birsel'in tanıdık yüzü ise neden amatör oyuncuların tercih edilmesinin doğru olduğunu hatırlattı bana. Hiç şüphesiz ki taşrada olabildiğine silik hayatlar yaşayan bu karakterlerin inandırıcılığını çok etkilerdi bilindik aktörler tarafından canlandırılmaları. Bu açıdan yine büyük bir alkış küçük oyuncu Tayfun Günay'a gidiyor. Sinemamızda daha iyi çocuk oyuncu performansları elbette olmuştur ama Tayfun oyunculuktaki kusurunu, çerçeveye yapbozun bir parçası gibi cuk oturan ifadesiyle örtüyor. Gerçekten yeteneği bir yana ama fiziksel olarak bu kadar doğru bir seçim yapılabilirmiş ancak.



Tüm bunların yanında ekibin arasında en iyi performans gösteren Seyfi Teoman olmuş. Filmi şimdiden yılın en iyi yerli filmlerinden biri ilan edildiğine göre sevindirici bir haberdi iyi iş çıkardığını görmek. Kuşkusuz iki iyi Türk filminden bir buçuğu taşrayı işlediğine göre Tatil Kitabı peşinden gelecek filmografiye göre değerlenecek, takdir edilecek. Şimdiden ödüller alması da hoş bir durum tabi. Teoman'ın kamerası umarım sadece filmlerde çekip gider hayatlar(ımız)dan. Okul penceresinden yavaş yavaş uzaklaşmak çok güzel bir sahne olabilir ama Seyfi Teoman kalıcı olsun lütfen.

Not: 3.5 / 5

1 yorum:

Emre dedi ki...

Seyrettiğim Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu filmlerini bu denli andıran, ama bende bu denli farklı etkiler bırakan bir film olamazdı. Çok beğendim, hayatımın filmiydi demiyorum tabii ki. Ama sıkılmadım, aktı film; benzerlerinin aksine. Bir başı ve sonu vardı dediğin gibi, merak uyandıran olaylar, espriler...

Limonların paketlendiği sahne, son zamanlarda izlediğim en anlamlı ve güzel sahnelerden biriydi. O kadar güzel anlatıyordu ki taşradaki alışkanlık olmuş dümdüz ve kendini tekrarlayan hayatı, öldüm bittim. Ama dediğin gibi görüntü yönetmeninin başarısı mıdır, yoksa yönetmenin mi emin olamadım.

Filmde yaratılmış olan karakterler çok başarılıydı, her birinin ayrı bir derdi vardı. Oyunculuklara gelince, annenin doğal, inandırıcı ve esprili performansının karşısında baba beni fazlasıyla rahatsız etti. Tayfun'a on puan tabi :)

Ama beni rahatsız eden bir şey var. İyi eleştiriler alan filmlerin hepsi taşra filmi diye, neredeyse en iyi İstanbul filmlerinin bile taşrayı anlattığı bir Türk sineması dönemindeyiz ve ben bu durumdan sıkıldım. Bir "Amelie" çekilsin istiyorum artık İstanbul sokaklarında.