18 Ekim 2008 Cumartesi

Etkinlik Yazısı 2: Mamma Mia! ve Sonrası, Matsu Spa, Sayag Jazz Machine

Etkinlik yazılarının fotoğrafları için: The Very Awesome 2008 Fall Collection


Birinci etkinlik yazısı için buraya tıklayın.


Mamma Mia!: 1999 yılında İngiltere'de ilk defa sahnelenen ve 10 yıldır dünyanın en büyük müzikallerinden biri olmaya devam eden Mamma Mia! sonunda ülkemize de uğradı. Sahnelendiği çoğu ülkede olduğunun aksine, ülkemizin kendi prodüksiyonu yani Mamma Mia!'nın Türkçe uyarlaması değildi ancak berbat altyazılarla idare ettik. Filmi izleyip de gitmeye heveslenenlere söyleyeyim, replikler aynı, şarkılar aynı ama prodüksiyon aynı değil. Bir tiyatro müzikalinden çok daha canlı belki ama filmin yanında Nuri Bilge Ceylan yapıtlarına benziyor.


Konu aynı, evlenmek üzere olan genç kız annesinin günlüğünden hareketle potansiyel üç babasını Yunan adalarındaki düğününe davet ediyor. Hepsi de vardıktan sonra, eski aşklarını karşısında gören anne, hangisinin babası olduğunu sezemeyen kız, düğün telaşı ve üç koca adam arasında curcuna başlıyor. Bütün hikayeyi ABBA şarkılarıyla süsleyen prodüksiyon öncelikle bu grubun hayranlarına hitap ediyor. ABBA'yla alakanız yoksa eğlenmeniz çok zor olacaktır. Fakat benim gibi babasından öğrenenlerden veya zamanında bizzat dinlemeye yetişmiş olanlardansanız, zaman zaman düşen tempo canınızı sıkmaz zannediyorum. Örneğin Mamma Mia'yı hiç hareket etmeden söyleyen Donna kafamın tepesini biraz attırsa da finalde bütün salonu ayağa kaldırarak gönlümü aldı. Yani sürekli zıplamıyorsunuz, tanıtım videolarındaki gibi bütün salon ayakta olmuyor (final hariç) ve de çoğu şarkı filmdeki gibi tüyleri diken diken etmiyor (Dancing Queen, Our Last Summer, Lay All Your Love On Me büyük hayal kırıklıklarıydı). Altyazılara hiç değinmemek lazım, çok fenaydı kesinlikle. “Kızlar şahane!” manasında bir argo olan “Girls rule!”, “Kızların kuralı!” diye çevirilmişti örneğin. Daha bir sürü yanlış tercümeye rastlamak da mümkündü. Hani onca promosyon ama benim düzeyimde bile olmayan bir tercüman.. Pek yakışmadı.


Gelinlik kız Sophie öykünün baş kahramanı olarak başarılı bir performans çıkardı. Filmdeki Sophie'nin sesine aşık olmuştum, o beklentiyi karşılayamayacağını zannediyordum ama yanılmışım. Sevgilisi Sky'ın ise konuşma sesi mükemmeldi fakat Lay All Your Love On Me'de mutsuzluktan ağlamak istedim. Gerçekten iyi olan performanslar “Super Trouper”, “Gimme! Gimme! Gimme!”, “Does Your Mother Know”, “I Do, I Do, I Do, I Do, I Do”, “I Have A Dream” ve bence çok şahane olan “Voulez-Vous” idi. Zaten bu sonuncusu ilk perdenin sonuna denk geliyordu ve herkes gülen yüzlerle çıktı araya.


Mamma Mia! (Reprise): Müzikalle ilgili maceram o akşamla bitmedi. Pazartesi tamamen sakin niyetlerle gittiğim Asmalı Mescit'de arkadaşımla beraber oturuyordum. Mekanda bizden başka bir tek İngiliz bir grup ve onların Türk rehberi vardı. İçkiyle beraber azıttıklarından sürekli bizden özür dilemek zorunda hissettiler kendilerini. “Önemli değil, rica ederiz” triplerine girmekteydik ki önceki gece şovun standlarından aldığım Mamma Mia! sweatshirt'ümü gördüler. Tam “İzlediniz mi? Sevdiniz mi?” diyorlardı ki bomba cümleyi duyduk: “Biz Mamma Mia'nın ekibiyiz!”Arkadaşım ve bende bir anda şimşekler çaktı, tüm heyecanımızla tanışmaya giriştik. Çoğu dansçı kadrosundadı ama Sophie ve Sky'ın birer arkadaşını oynayan kız ve çocuk da yanlarındaydı. Kızın ne kadar güzel olduğunu anlatırsam hava attığımı zannedeceksiniz, o yüzden geçelim. Gecemizi aydınlatan diğer cümleler de peşpeşe geldi: “Bu akşam bizimle gezin”, “Bizi bir yerlere götürsenize”, “Bira ve müzik olsun yeter”, “Sizi çok sevdik, senin ne kadar iyi İngilizcen var!” ve sonra Türk rehberden gelen resmi davet: “Ben İstiklal'i pek bilmiyorum, bana yardımcı olur musunuz?” Sonra bütün akşam boyu benim ve arkadaşım Fikret'in (We're the Fat Shop Boys) rehberliğinde gezdiler. Göbek de attık, striptiz direği de bulduk, ben shot ikram ettikçe bütün ekip kendinden geçiyordu. Gecenin sonunda öyle haldeydik ki “Hoşça kal” deyip demediğimi hatırlamıyorum ama inanılmaz bir akşam geçirdik. İngilizcem safkan İngilizlerden (defalarca) övgü aldı, yabancı ekipleri gezdirmek konusunda ilk (tesadüfü) tecrübemi yaşadım ve sanırım başarılı oldum, çok eğlenceli insanlarla tanıştım ve Sophie'nin arkadaşı rolündeki Lindsey'in numarasını aldım. Bundan daha iyisi olmaz sanıyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü burada vermeyeceğim detaylar da var. Çok ilginç bir geceydi kesinlikle.


Matsu Spa Olayı: Nasıl kazandığımı anlatmayacağım çünkü bir dahaki sefere daha fazla rekabet istemiyorum ama Turkcell'den iki gün bir gecelik Spa tatili kazandım. Perşembe gecesine tekabül eden bu “bir gece”yi çocukluk arkadaşımla beraber Village Park, Matsu Spa'da geçirdim. Dünyanın öbür ucu olan Cumhuriyet Köyü şimdi düşününce Trabzon'dan bile uzak geliyor ama 24 saatten bile az bir zamanda, sadece mekan değişikliğiyle ne büyük ferahlık yakalandığını görmüş oldum. Tam pansiyon tatile bir de klasik İsveç masajı dahildi. Yabancı birinin oramı buramı ovması dışında özel bir rahatlık verdiğini söyleyemem :) Şakası bu tabi, çok dinlendirici 1 saatti. Yıllardır yarı-sakat olan sırtıma özellikle iyi geldi. Odamız ise double-jakuzili çılgın bir mekandı. Sanırım otel klasik müşteri profilinden oldukça farklı olduğumuz için (yaşlı, zengin ve canı sıkılmış tipler değildik) çok iyi davrandı bize. Sonuçta harcadığım miktarı dilenciye versem beğenmeyebilir ama otel ekibi çok ilgiliydi. Cuma günü de şansımıza hava açtı ve Village Park'ın tadını çıkardık. Bir nevi kendimizi haşladığımız jakuziden sonra serin havada bornozla oturmak acaip iyi geldi. Dönüş yolunda da Beykoz'lu bir arkadaşımla buluşunca dibine kadar tadına varılmış bir tecrübe oldu benim için.


Yazının bu kısmının niteliği için özür diliyorum, hakikaten hava atar gibi olmuş ama niyetim bizi çok iyi ağırlayan Matsu Spa ekibine teşekkür etmekti. Hadi madem nefret ettiniz hediyenin kaynağını söyleyeyim de gönlünüzü alayım. Turkcell'in GezEğlen paketinden bir promosyondu bu. İstanbul'un şehir gezginleri için düzenlenmiş paket konserler, sergiler, festival gibi etkinliklerden sizi haberdar etmekle kalmıyor, şanslıysanız içine de sokuyor bunların. Tavsiye ederim.


Sayag Jazz Machine: Akbank Jazz Festivali dahilinde Babylon'da düzenlenen bu performans yıllardır en bilinçsizce gittiğim etkinlikti ama sonuçta çok memnun kaldım. Fransız ekibin Babylon'u tıklım tıklım doldurduğunu düşünürsek takipçisi de varmış demek ki. Elektronik-jazz karışımı, oldukça deneysel bir müzik yapan grubun albümlerini alıp dinlemem belki ama sahne şovları inanılmazdı. Çok ilham vericiydi ve kaliteli bir film izler gibi bir etki yarattı. İlk temanın (makineye bağlanan adam) 2001 vari bitişi (yaşlı haliyle uyandı sonrasında) tüylerimi diken diken etti, zira bu filmin bu sahnesi de beni çok ürkütür. Müzikleri çok iyi dans ettirdi, ve video-melodi uyumu gecenin asıl rengini kattı. En ana akım sanatçının konserinde rastlamadığım kadar arkadaşım vardı ayrıca mekanda. Benim haberdar olmadığım bir underground müzik kulüpleri mi vardır nedir?


Sırada Studio Live'daki Hande Yener (feat. Ke'mal Doğulu) konseri var. Ondan kesin bir yazılık malzeme çıkar o yüzden bu kolaja dahil etmiyorum. Diğer etkinliklerle ilgili de kısa veya uzun yazmaya devam edeceğim.


Paris'ten öğrendiğim bir şey var, o da mutluluğun çok az zamanın varmış gibi yaşamakta olduğu. Umarım denersiniz ve işe yarar.

2 yorum:

Emre dedi ki...

http://thebalkabaa.blogspot.com/2008/10/mamma-mia-aim-ammam.html

L'Emperuer dedi ki...

Filmi müzikalden önce iki kez sinema salonunda izledim, sadece ABBA'yı yaşayabilmek için. Taa haziran ayında haber gelmişti müzikalin Türkiye'ye geleceğine dair ve duyar duymaz gitme kararı almıştık arkadaşlarla. Günü geldi, gittik ve ömrümde maceranın dibine en çok vurduğum günü yaşadım =) Biraz erken gittiğimizden olsa gerek kapıları açmamışlardı ve biz de açlıktan ölmek üzereydik. En yakın neresi var? Airport AVM! (Restorant faciası var tabi bir de ama dilim varmıyor söylemeye) Neyse yedik içtik geri geldik İGM'ne. Müzikal başlamadan çalınan tekno ağırlıklı prologue'ı dinlerken içim içime sığmadı çünkü harika bir kolaj olmuştu. (Sonra zaten koşa koşa D&R'a gidip müzikalin müzik CD'sini aldım sadece prologue için.) Yanımdaki tanımadığım kadınla beraber şarkılara eşlik ettik deli gibi, bir şey olsa da kalkıp dans etsek diye bekliyorduk ikimiz de adeta ama millet oturuyordu =P En sonunda çılgınlar gibi koptuk zaten. Sky'ı oynayan çocuk iyi yapıyordu işini, Dominic (filmdeki) yeterince kötüydü. Meryll Streep kesinlikle müzikaldeki Donnalardan daha iyiydi. Fakat müzikalin bir kısmında replik olmadan sadece durdu oyuncular. Bunun müzikal gereği olduğunu düşünmüyorum ayrıca. Son olarak -her ne kadar okumasam da- altyazıyı çevirenin ağzına ... diyorum, ancak bu kadar içine edilirdi sözlerin. Bir de arkalardan izleyenlere çok acıdım çünkü oralardan görünmesi imkansız gibi geldi bana...