22 Ekim 2008 Çarşamba

Death Race (2008)



Futuristik aksiyonların oyun alanı günümüzde geçen aksiyonlara oranla çok daha geniş. İstedikleri garip teknolojiyi, canlarının çektiği gibi tasarlayıp saçmalığın sınırlarını zorlayack şekilde kullanabiliyorlar. Dolayısıyla günümüzden dört sene sonra geçse bile “amma da palavra sıkmışlar” diyemiyorsunuz gönül rahatlığıyla. Bir de işin içine filmin başında kısaca özetlenen bir distopya girerse, hayal gücüne kontrol koyulmuyor. Jason Statham'ın başrolünde oynayıp, Paul W. S. Anderson'un yönettiği Death Race de aynen bu durumda. 2012'de geçen hikayede Amerikan ekonomisinin çöktüğünden ve cezaevlerinin ticarethaneye dönüştüğünden bahsediliyor başlangıçta. Mahkumların bir nev'i gladyatörlerlere dönüştürüldüğünü, ancak seyircinin bundan çabuk sıkıldığını, sonrasında da “ölüm yarışı”nın devreye girdiğini öğreniyoruz. Bilgisayar oyunlarına daha fazla benzeyemeyecek bir şekilde düzenlenen şiddet dolu yarış (silahlarınızı, kalkanlarınızı sürüş halinde ediniyorsunuz ve öldürmek de serbest) milyonlarca izleyiciyi ekran başına kilitliyor. Yönetici koltuğunda Nazi kılıklı hapisane başkanı Bayan Hennessey var. Favori yarışcı maskeli Frank yarışta başarının ödülü olan özgürlüğüne kavuşmak üzereyken pistte ölünce reyting kaybını engellemek için kolları sıvıyor Hennessey.


Bruce Willis ile Jean Claude Van Damme'ın aşk meyvesi Jason Statham burada devreye giriyor. Eski suçlu günlerine sünger çekmiş Jensen rolünde ailesiyle mutlu mesut yaşarken bir komplo sonucu karısını öldürmekle suçlanıyor. Hapisaneye düşünce özgürlüğü ve küçük kızına kavuşma ödülü karşısında maskeli kahraman Frank'in yerine geçmesi isteniyor. Özgürlük için kazanması gereken tek bir yarış kalmış Frank'in kılığında yarışırken Jensen anlıyor ki olay bu kadar (ve bu film kadar) basit değil. Tahmin edilebilir onlarca entrika geliyor peşinden. İhanet eden asistanlar, yarıştaki ölümcül ve gözü kara rakipleri ve tabi ki hapisane sisteminin uyguladığı mutlak kontrol. Ancak rahat bir nefes alın lütfen, Jensen'ın ekibinde filmin uyuz esprilerini yapan atölye çalışanları da eksik kalmamış. Bu karakterler öyle saf, temiz çizilmiş ki adeta bir yardım derneğinin atölyesinde çalışıyorlar. Karınca öldürmekten içeri girdikleri söylenseydi bile inanmakta güçlük çekerdim.



Filmin büyük sorunu inandırıcı olamamak. Bunun da büyük nedeni formattan yazılmış diyaloglar. 4-5 tane klasik aksiyon izledikten sonra bu filmin senaryosu “Lütfen boşlukları doldurunuz” egzersizi olarak sunulabilir. Karakterlerin bileğe gelecek kadar derin oluşu da üzücü bir durum. Zaten çok bariz bir “beyaz erkekler yücedir” söylemi var, ki bu tip filmlerde rastlamak şaşırtıcı değil. Kadınlar, farklı ırklardan olanlar ve eşcinseller (Statham'ın aksanı bile) hikayedeki karakterler veya yüz kızartıcı espriler aracılığıyla ezilip duruyorlar. Şiddetin yüceltilmesi de söz konusu ama o kadar gözümüze sokulmuş durumdaki insan eleştirmektense, ne hali varsa görsün moduna giriyor. Bu tip fantezi yarışlarını filmlerde izlemek her insan için zaman zaman eğlenceli olabilir, benzer bilgisayar oyunlarını da bayılarak oynamışlığım var ancak politik olarak bu kadar yanlış işlenebilirdi heralde. Yine “Filmleri ahlak kurallarıyla değerlendiriyorsun, çok yanlış!” gibi bir eleştiriye maruz kalmamak için söylüyorum, filmlerin her türlü ahlaksızlığı işlemesinden yanayım aslında. Ders verici olmaları gerektiğini de düşünmüyorum. Ancak filmin alt metininde ayrımcılık yapmak yanlış bir şeydir ve öyle kalacaktır. Filme incelenecek bir taban katıyor olabilir bu ama övgü değil benim açımdan.



Filmin yaratıcı ismi bu sefer Türk aklından çıkma değil. Hani orijinal adı “Fast, Furious and Very Gore” olsaydı da “Ölüm Yarışı” diye çevirilirdi eminim ama durum “Sevgi Fırtınası” diye çevirilen “Nights In Rodanthe” veya “Dehşet Treni” diye çevirilen “The Midnight Meat Train” gibi vahim değil en azından. Yabancı filmlerin yerli isimlerinde o kadar “aşkın bilmemnesi, sevgi bişiysi, dehşet hebelesi” örneği var ki uzun bir liste çıkardı şu son iki haftaya değil, son yıllara baksak. Bu konuya değinmek içimde uhdeydi, değinince de Uygar Şirin'i anacağımı söylemiştim. Kendisinin Sinema dergisinin Eylül 2008 sayısınndaki yazısına bir göz atın, aynı şeyden bahsetmiş. Konuya dönersek Ölüm Yarışı boş bir aksiyon, kötü bir senaryo, yönetmen Paul W. S. Anderson'ın Resident Evil'ını hatta ondan çok Paul Verhoeven'ın çok eğlenceli Starship Troopers'ını özleten bir film. Teknolojik tasarımlar, dehşet saçan arabalar, bir de kanın tavana vurduğu yerden çıkan kazıklı alet dizaynı pek fena sayılmaz. Ancak sırf bunlar için koca filmi izlemeye değimiyor. Belki eşcinsellerle dalga geçip finalde gayet de gay-imsi bir ortam yaratmaları (The Simpsons'ın çelik fabrikası bölümünü anımsadım ben) eğlenceli olabilir. Tavsiyede son noktaya geldim artık daha fazla zorlayamayacağım.


Not: 2 / 5


Hiç yorum yok: