29 Ekim 2008 Çarşamba

85 Yıl

Tutkuyla sevdiğimiz ülkemizde Cumhuriyet ilan edilişinin 85. yıl dönümünü kutladık. Umarım ülkecek sevindiğimiz bu gün, ülkecek varolduğumuzu, ülkecek varolacağımızı, ayrımcılık peşinden gidersek yok olacağımızı hatırlatır bizlere. Bir olmak güzel şeydir, bunu anımsayın lütfen.

29 Ekim gününün başlangıcından bir kaç saat önce, yazılan binlerce blog sitesine uyguladıkları yasağı kaldıran Türk hükümetine teşekkür ederim. Bu yasak hakkında ne ateşli tepkiler gördüm, konuşan konuşanaydı ama çok sevdiğim sitem bir iki günlüğüne kapanmış olsa da ben kızmadım. Bunu da ilk paragrafta yazdıklarımı bildiğim için yaptım. Geçip gidecek olan hükümdarlıkları boyunca yanlış karar üstüne yanlış karar verenler de bu ülkenin vatandaşı. Bize sabır, onlara daha iyi yargı becerisi diliyorum. Kızanlar umarım ileride onların yerini alıp daha doğru kararları verebilmek için bir adım atmaya karar vermiştir bu bir iki günde. Yoksa kafa şişirdikleri için onlar da suçlular.

Geri döndük, herkese iyi okumalar..

Türkiye Top 5

Yerli Liste


1) AŞK-I VİRANE – RAFET EL ROMAN

2) APTAL – DENİZ SEKİ

3) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER

4) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN

5) RESİMLER HAYALLER – GÖKHAN ÖZEN


Yabancı Liste


1) WOMANIZER – BRITNEY SPEARS

2) MILES AWAY – MADONNA

3) DISTURBIA – RIHANNA

4) SO WHAT – PINK

5) KEEPS GETTIN' BETTER – CHRISTINA AGUILERA


Yerli Rock


1) BU KEZ ANLADIM – EMRE AYDIN

2) İHTİMAL – GECE YOLCULARI

3) YANDIM YANDIM YANDIM – BERTUĞ CEMİL EE. NİLGÜL

4) KARA GÖZLÜM – SEKSENDÖRT

5) SENSİZ KALACAK BU ŞEHİR – BADEM


Yabancı liste tam bir divalar zirvesine dönüşmüş. Britney, Madonna, Rihanna, Christina ve Pink (hemen hepsinin feminist bir söylemi olmuştur zamanında) erkeklerden arındırmışlar ilk 5'i. Başka divalar Dido, Kylie ve Beyonce'nin de sırasıyla 11, 14, 16. sıralarda bulunduğunu söylersek manzara tamamlanmış oluyor (Beyonce'nin If I Were A Boy'u şahane bir şarkı. Klibi de inanılmaz). Mariah, Janet ve Jennifer eksik kalmışlar ama o kadar mucizevi toplanmalar da gerçekleşmez. Madonna hiçbir yerde elde edemediği liste başarısını Türkiye'de elde ediyor ama konsere gelmemeye devam etsin o. Britney geçen hafta Amerikan listesinde kırdığı rekoru (96 sıra birden yükselip zirveye oturdu) global arenaya da taşıyor. Kendisini taklit ettiği basit bir şarkı halbuki. Listelerin (ve ödüllerin de) hak ettiği için değil politik olarak zamanı geldiği için şarkıcıya unvan bahşettiğini gösteriyor bu durum.


Yerli listede ve yerli rock listesinde hiçbir hareket yok Ebru Gündeş “Harika” adlı şarkısıyla 31 sıra birden yükselip 15. sıraya gelmiş. Rock listesinde değil tabi, hayal kurmayalım. Bir de İsmail-YK'nın Bas Gaza'sı son sıradan ilk 20'ye dönüş yapmış. “Niye bu aralar yükseldi?” sorusunu sormuyorum çünkü peşine “Daha en başta niye yükseldi ki?” sorusu gelecek ve cevap bulamayacağım. Rock listesinde dikkat çeken isimler 11. sıradan giriş yapan Erdem Yener (dinleyince karar vereceğim sıradaki efsane rockçımızın bu adam olup olmadığına) ve iki şarkısına rastladığımız Pinhani. Bunlardan biri albümün (ve grubun) başyapıtı “Ne Güzel Güldün” iken diğeri 163. sıradan 12. sıraya yükselen “Dursana Dünya”. Albümün en iyilerinden değil ama albüm zaten yeterince güzel tümüyle. Herkese iyi dinlemeler.


Dip Not: İlk paragrafta bahsettiğim şeye örnek:


Womanizer: "Oğlum vitrin yapma, ne olduğunu biliyorum. Sen kadın avcısının tekisin."

Miles Away: "İyiyim, üzülme ama gerçek bu. Gittiğimde başına gelen en güzel şey olduğumu anlarsın."

So What: "Ne olmuş? Hala rock yıldızıyım. Benim rock tavrım var. Sana da ihtiyacım yok."

If I Were A Boy: "Dönmen için biraz geç artık. Bi hataydı desen de seni böyle affetmem. Seni bekleyeceğimi düşündüysen, yanlış düşünmüşsün."


Radyoda bunlar favori olduğuna göre kadın dinleyiciler birilerine kızmış heralde :) Listede tırmanan bu şarkıların ortak temasına dikkat çekmeye gerek duymuyorum. Demet Akalın açsa mı bi tazminat davası?

Türkiye Box Office 24.10.2008 - 26.10.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Testere 5

1

131.324

131.324

2

Aşk Tutulması

1

40.930

40.930

3

Devrim Arabaları

1

28.921

28.921

4

Üç Maymun

1

28.608

28.608

5

Max Payne

2

19.923

71.361

6

Sevgi Fırtınası

2

16.277

54.501

7

Vicdan

3

16.121

113.553

8

Ölüm Yarışı

2

13.985

47.777

9

Sihirli Şehir

1

13.142

13.142

10

Sevimli Dinozor Tatilde

2

12.009

31.177


Ağzım açık bakıyorum karşımdaki tabloya. Gerçekten kavga gürültü çıkınca hepimizin bakmaya meraklı olduğunu biliyordum da sırf dehşetten ibaret bir serinin bu kadar izleneceğini düşünmezdim. 24 Ekim haftasonu tatilsiz, bayramsız bir haftasonuydu, Testere 5 billboard'lar hariç neredeyse hiç promosyonsuz gösterime girdi ve 131 bin seyirciyle listenin zirvesine kuruldu. Yerli yapımcıların ağzının suyu akmıştır heralde. Çok yakındır diyeceğim bir yerli versiyonu ama zaten yaptılar, çektiler. İsmi “Destere” bu filmin ve de orijinalinden en büyük farkı en düzgün ifadeyle boka benzemesi. Testere'nin (maddeci dünyanın çok çabuk etkilenen akıllarına hayranlık veren) bir felsefe sahibi katili bu filmin sorumlularını bulsa, her türlü işkenceye maruz bırakırdı heralde. Her neyse bu yazı onun değil, gişe listesinin yazısı. Listenin bu haftaki kralı “Testere 5”.


Peşine üç yeni yerli film dizilmiş. “Aşk Tutulması”, Murat Şeker'in bir daha ruhunu satıp “Plajda” gibi filmler çekmemesine ilham olur umarım. Bu şirin görünümlü romantik komedi, yönetmenin yavaş yavaş anlamaya başladığımız tarzını yansıtıp, gişede de iyi iş yaparken, Plajda üç numaradan girebilmişti listeye ancak. Akıllarda bulunsun. Yine ilgi çekici olan Devrim Arabaları kasvetine ve pek eğlencelik gözükmemesine rağmen seyirciyi tavlamış diyebiliriz. 30 bine yaklaşan rakam böyle gösteriyor ayrıca beğenildiğini duydum genel olarak. Ben de bizzat görmeyi planlıyorum ama iple çektiğimi söyleyemeyeceğim. Bu iple çekme meselesi, gösterimini halatlarla çektiğim Üç Maymun'a getiriyor lafı. Maalesef Pazartesi günü gencturkcell indirimiyle izlemek durumunda kaldım. Çok güzel bir filmi çok berbat bir kitleyle izledim ama bu da Ceylan'ın yeni filmine aşık olmamı engellemedi. Yazısını bekleyin, yakında gelecek.


Sihirli Şehir haricinde başka yeni bir film yok ama 5 tane saydık zaten, daha ne olsun. Vicdan yedinci sıraya gerilemiş. Yönetmeni Erden Kıral'ın “Oyuncuları çıkarırsanız, bu film bir sıfırdır” deyişini geçen gün okuyup, ciddi ciddi kızdım. Güzelim filmi nasıl sıfatlara sokuyorlar... Kendi yönetmeni bile hakkını vermezse kim verecek? İki haftalık filmler Max Payne, Ölüm Yarışı, Sevgi Fırtınası ise listenin diğer sıralarını doldurmuş.


Bu Çarşamba Atatürk belgeseli “Mustafa” gösterime girdi. Haftaya listenin zirvesinde olmasını (umuyor ve) bekliyorum. Gidip de adalet dersi verdiğini sanan kanlı bir serinin beşinci filmine yenilmesin lütfen. Cuma ise Keira Knightley'li “Düşes”, Ferzan Özpetek'ten “Mükemmel Bir Gün” (koşarak gidilecek bir film daha), Kim Ki-Duk'tan “Rüya”, Altın Palmiye'li “Sınıf” ve tüm bunların üstünde “Dün Gece Bir Rüya Gördüm”, “Avrupalı” gibi BAŞYAPITların yönetmeni Ulaş Ak'dan uzay ve ayran konulu Nekrüt var. Geçin diğerlerini ilk bunu izleyin. Herkese iyi seyirler.

23 Ekim 2008 Perşembe

Hande Yener 18 Ekim 2008 Studio Live Konseri



Hande Yener'i en son MTV'nin EMA partisinde izlediğimde “Nasıl Delirdim” ağırlıklı repertuarı (dört şarkıdan üçü) ve Romeo dönemindeki saçlarına yaptığı dönüşle, geleceğine dair umut vermişti. Siteyi az çok okuyorsanız Hipnoz albümünden çok hazzetmediğimi biliyorsunuzdur. Geçtiğimiz Cumartesi verdiği konserde tanıtacak yeni materyali yoktu ve düşüşünde önemli rol biçtiğim Kemal Doğulu da eşlik ediyordu kendisine. Önyargıyla gittim yani ama ne yalan söyleyeyim bu kadar eğleneceğimi tahmin etmemiştim.


Gittiğimizde blogun okuyucusu olmasından gurur duyduğum “intelligent dance music” icracısı Tolga Duyan, DJ kabinindeydi. Kalabalığı birazdan sahneye çıkacak Kemal Doğulu'ya coşkun bir şekilde teslim etti. Kemal sahneye çıktığında beklediğimizden fazla şaşırttı bizi. Fazlaca vocoder destekli sesi ve “a little intelligent dance music”i bekliyorduk fakat kafasına taktığı kocaman kırmızı boynuzlar ve kırmızı eldivenleri sayesinde herkesin ağzı açık kaldı. Etrafımdaki genel görüş “en azından cesur, beni s*ksen o halde sahneye çıkmam” şeklindeydi. Cesaretini alkışladık, “Bir Yerde”ye suçlu zevkler duyarak eşlik ettik, “Mazeretim Var Asabiyim Ben”i Hande'nin setlist'inden çalmasına kızdık ve Yonca'nın çok eski ve çok güzel şarkılarından biri olan “Haberin Olsun”la biraz geçmişe gittik. Mini konserinde durgun bir parça için çok doğru bir seçimdi bence. Ayrıca o gün doğumgünüymüş kendisinin, burçdaşlarını öğrenmek için “terazileeeer?” diye bir de uzun hava çekti. 5-6 şarkılık şov bitince ortamı yine Tolga'nın müziği doldurdu. Sonrasında Hande için sahneye yaklaşmaya başladı mekanın kapasitesini pek de zorlamayan az sayıdaki izleyici.



Zamanında üstüne düşseydi Hande'nin büyük, esaslı konserlerde, başarılı sahne şovlarında önemli bir isim olacağını düşünüyordum. Son garip albümüyle kitlesinin çoğunu kesip atmadan önce halen bu şansı vardı. Şimdi ise Studio Live gibi konser alanı olarak anılması bile doğru olmayan yerlerde çıkıyor. Hani en azından geçen seferki gibi Maslak Refresh Venue'yü doldurmayı deneyebilirdi. Bir de mekan Taksim'de olunca kitlenin seçkin olması iyice zorlaşıyor. Yakın zamanda Emre Aydın da aynı sahneye çıkacak. Rock piyasasının en umut verici ismi için bence çok üzücü bir durum.



Tabi bunlar Hande'nin bizi deli gibi eğlendirmesini engellemiyor. Evet dev ekranlar altında farklı farklı kostümlerle izlerken eğleneceğimiz gibi değil ama Hande'yi Hande yapan şarkılar azıcık bile eskimiş değiller. Sahneye şaşırtmayarak Hipnoz'la çıkıyor, hiç tempoyu düşürmeden Romeo'ya geçiyor. Elektronik döneminin bu en büyük hit'i sağolsun kalabalık geçiyor kendinden. Dansçıları biri kabarık saçlı iki adam yerine onların öğrencileri olan çok güzel iki kız bu sefer. Bir de Mac'lerin başında duran orkestra elemanının eşi olduğunu öğrendiğim Demren rap yaparak şarkılara eşlik ediyor. Rap'i her şeye bulaştırmayı adet edinir oldu insanlar ama Hande taa zamanında Ege Çubukçu'yla beraber erkenden yakalamıştı bu trendi. Bu konserdeki bazı rap vokalleri de Ege'nin yaptıklarının aynısıydı.


Hande'nin “Kutsal Üçlü”sü diye anabileceğim “Acele Etme”, “Kim Bilebilir Aşkı” ve “Kelepçe” peşpeşe söylendi konserde. Ben o arada bağırarak etrafımdakilere bunların Hande'nin en güzel şarkıları olduğunu söylemeye çalışıyordum. Zaten dans ve coşku bu sıralar öyle arttı ki kimse karşı çıkmadı iddiama. “Biraz Özgürlük” çaldığında bunun da dördüncü sıraya yerleşeceğine karar verdik (Bu listeye rağmen en iyi albümü kesinlikle Nasıl Delirdim'dir). Kibir'de, Romeo'da, Biraz Özgürlük'te artık Hande'nin stiline dönüşen dans hareketlerine eşlik ettik. Hipnoz'u 8-9 kere söylediğinde de koreografi vardı ama o diğerleri kadar coşturmadı niyeyse. Tabi Hande en büyük feedback'i bu şarkıda aldığını iddia ederek tekrar tekrar söyleyip durdu. Hani alkolden dolayı bizler kanmış olabiliriz de kendisini kandırmamalı en azından. Zirve noktaları Romeo ve az önce bahsettiğim üç şarkıydı. Bir de Yola Devam'ı unutmamak lazım. Ertuğ'un Hande'ye verdiği iki şarkı da (Yola Devam, Kim Bilebilir Aşkı) ilk günkü gazıyla zıplatıyor.



Listede durgun şarkı hiç yoktu, bu da bir konserdense bar programı izlediğimizi anımsattı biraz. Halbuki “Armağan”, “Bir İz Gerek”, “Sorma” gibi şarkıların atlanmasının suç sayılması lazım. Kumar'ı söylemiş olabilir ama o da vardıysa aklımdan silinip gitmiş. Sahne düzeninde hiçbir espri yoktu. Tepeden halatlar bağlanmış ve kenara doğru açılmışlardı sadece. Son albümün güzel şarkılarından “İp”i söylerken Hande bunlara sarıldı, tutundu. Söylediği diğer yeni şarkılar o kadar kötü seçilmişti ki eskilerin yanında olduklarından daha bile beter gözüktüler. Pinokyo, Yaban Gülü, Yarasa bir single'ın b-side'ı bile olamayacak kadar fuzuli şarkılar. İyi Günler'i daha en başta söylemesine sevindim, dediğim gibi İp güzeldi ama genelde konserlerin albümlere duydurduğu sempati bu Studio Live performansı ve Hipnoz albümü arasında hiç yoktu. Zaten olacak olsa kötü albüm demezdik, dinledikçe seveceğiz derdik vaktinde.



Velhasıl Hande istediği kadar garipleşsin veya durumu farkedip ana akım müzik piyasasında savaşmaya devam etsin; her halukarda eğlendirebilen bir olacağı kesin. Keşke yüzlerle ifade edilen bir kalabalık yerine, binlerce kişinin dolduracağı arenalarda olsaydı bu durum ama kendisinin şikayeti yoksa biz de çenemizi kapatabiliriz. Fiziksel olarak yıllardır gördüğüm en güzel halindeydi o akşam, sadece imajı değil yüzüyle de. Bundan biraz umutlanıyorum bir avuç marjinali şaşırtmaktansa, bütün memleketi avucuna almayı seçeceği konusunda. Haklı olup olmadığımı besbelli zaman gösterecek. Şimdilik bize hediye ettiği “Apayrı”, “Nasıl Delirdim” gibi firesiz albümlerle vakit geçirmek düşüyor. Yeni materyal olarak müzik marketlerdeki kayıtlardansa canlı performanslarını tavsiye ediyorum. Ama laf olsun diye değil. Gerçekten tavsiye ediyorum.



Dip Not: Bir ara Madonna'dan Give It 2 Me'nin nakaratını müziksiz söylemesi ve mekandaki herkesin avaz avaz eşlik etmesi nasıl bir kitleyi tatmin etmeye çalıştığını belli ediyor sanırım Hande'nin. O beklentileri boşa çıkarmamalı bence kariyerinin gelecek yıllarında.

Dip Not 2: Bu resmin GNU Özgür Belgeleme Lisansı'nın 1.2 sürümüne uygun şekilde kopyalanması, dağıtılması ve/veya değiştirilmesine izin verilmiştir.

Ferhat ile Ömer



ucankus.com'dan bir alıntı. Ferhat ve aşkı Ömer. Hehehe..

Masumiyet Müzesi

"Hayatımın en güzel anıymış, bilmiyordum..."



Orhan Pamuk'u sevmem ve en son okuduğum kitabı "Sessiz Ev" idi fakat yeni kitap çok gü-zel! Politikadan uzak durup hep aşk hakkında yazmalı belki de. Çok başarılı bir anlatım, yıllara yayılmış bir acı ve aşk hikayesi. Verdiğim cümle bile 600 sayfalık kitabı okumaya yeter. Bir şey bitmeyecekse, o şeyin nasıl yakanıza yapışığı ve bıçak gibi batarak hayatınızı kurtardığı üzerine kıymeti bilinmesi gereken bir öykü. Bitireceğim diye korkuyorum, şimdiden az sayfası kaldı. Okumamış olmanıza sevinin ve gidip edinin bir kopya.

22 Ekim 2008 Çarşamba

Death Race (2008)



Futuristik aksiyonların oyun alanı günümüzde geçen aksiyonlara oranla çok daha geniş. İstedikleri garip teknolojiyi, canlarının çektiği gibi tasarlayıp saçmalığın sınırlarını zorlayack şekilde kullanabiliyorlar. Dolayısıyla günümüzden dört sene sonra geçse bile “amma da palavra sıkmışlar” diyemiyorsunuz gönül rahatlığıyla. Bir de işin içine filmin başında kısaca özetlenen bir distopya girerse, hayal gücüne kontrol koyulmuyor. Jason Statham'ın başrolünde oynayıp, Paul W. S. Anderson'un yönettiği Death Race de aynen bu durumda. 2012'de geçen hikayede Amerikan ekonomisinin çöktüğünden ve cezaevlerinin ticarethaneye dönüştüğünden bahsediliyor başlangıçta. Mahkumların bir nev'i gladyatörlerlere dönüştürüldüğünü, ancak seyircinin bundan çabuk sıkıldığını, sonrasında da “ölüm yarışı”nın devreye girdiğini öğreniyoruz. Bilgisayar oyunlarına daha fazla benzeyemeyecek bir şekilde düzenlenen şiddet dolu yarış (silahlarınızı, kalkanlarınızı sürüş halinde ediniyorsunuz ve öldürmek de serbest) milyonlarca izleyiciyi ekran başına kilitliyor. Yönetici koltuğunda Nazi kılıklı hapisane başkanı Bayan Hennessey var. Favori yarışcı maskeli Frank yarışta başarının ödülü olan özgürlüğüne kavuşmak üzereyken pistte ölünce reyting kaybını engellemek için kolları sıvıyor Hennessey.


Bruce Willis ile Jean Claude Van Damme'ın aşk meyvesi Jason Statham burada devreye giriyor. Eski suçlu günlerine sünger çekmiş Jensen rolünde ailesiyle mutlu mesut yaşarken bir komplo sonucu karısını öldürmekle suçlanıyor. Hapisaneye düşünce özgürlüğü ve küçük kızına kavuşma ödülü karşısında maskeli kahraman Frank'in yerine geçmesi isteniyor. Özgürlük için kazanması gereken tek bir yarış kalmış Frank'in kılığında yarışırken Jensen anlıyor ki olay bu kadar (ve bu film kadar) basit değil. Tahmin edilebilir onlarca entrika geliyor peşinden. İhanet eden asistanlar, yarıştaki ölümcül ve gözü kara rakipleri ve tabi ki hapisane sisteminin uyguladığı mutlak kontrol. Ancak rahat bir nefes alın lütfen, Jensen'ın ekibinde filmin uyuz esprilerini yapan atölye çalışanları da eksik kalmamış. Bu karakterler öyle saf, temiz çizilmiş ki adeta bir yardım derneğinin atölyesinde çalışıyorlar. Karınca öldürmekten içeri girdikleri söylenseydi bile inanmakta güçlük çekerdim.



Filmin büyük sorunu inandırıcı olamamak. Bunun da büyük nedeni formattan yazılmış diyaloglar. 4-5 tane klasik aksiyon izledikten sonra bu filmin senaryosu “Lütfen boşlukları doldurunuz” egzersizi olarak sunulabilir. Karakterlerin bileğe gelecek kadar derin oluşu da üzücü bir durum. Zaten çok bariz bir “beyaz erkekler yücedir” söylemi var, ki bu tip filmlerde rastlamak şaşırtıcı değil. Kadınlar, farklı ırklardan olanlar ve eşcinseller (Statham'ın aksanı bile) hikayedeki karakterler veya yüz kızartıcı espriler aracılığıyla ezilip duruyorlar. Şiddetin yüceltilmesi de söz konusu ama o kadar gözümüze sokulmuş durumdaki insan eleştirmektense, ne hali varsa görsün moduna giriyor. Bu tip fantezi yarışlarını filmlerde izlemek her insan için zaman zaman eğlenceli olabilir, benzer bilgisayar oyunlarını da bayılarak oynamışlığım var ancak politik olarak bu kadar yanlış işlenebilirdi heralde. Yine “Filmleri ahlak kurallarıyla değerlendiriyorsun, çok yanlış!” gibi bir eleştiriye maruz kalmamak için söylüyorum, filmlerin her türlü ahlaksızlığı işlemesinden yanayım aslında. Ders verici olmaları gerektiğini de düşünmüyorum. Ancak filmin alt metininde ayrımcılık yapmak yanlış bir şeydir ve öyle kalacaktır. Filme incelenecek bir taban katıyor olabilir bu ama övgü değil benim açımdan.



Filmin yaratıcı ismi bu sefer Türk aklından çıkma değil. Hani orijinal adı “Fast, Furious and Very Gore” olsaydı da “Ölüm Yarışı” diye çevirilirdi eminim ama durum “Sevgi Fırtınası” diye çevirilen “Nights In Rodanthe” veya “Dehşet Treni” diye çevirilen “The Midnight Meat Train” gibi vahim değil en azından. Yabancı filmlerin yerli isimlerinde o kadar “aşkın bilmemnesi, sevgi bişiysi, dehşet hebelesi” örneği var ki uzun bir liste çıkardı şu son iki haftaya değil, son yıllara baksak. Bu konuya değinmek içimde uhdeydi, değinince de Uygar Şirin'i anacağımı söylemiştim. Kendisinin Sinema dergisinin Eylül 2008 sayısınndaki yazısına bir göz atın, aynı şeyden bahsetmiş. Konuya dönersek Ölüm Yarışı boş bir aksiyon, kötü bir senaryo, yönetmen Paul W. S. Anderson'ın Resident Evil'ını hatta ondan çok Paul Verhoeven'ın çok eğlenceli Starship Troopers'ını özleten bir film. Teknolojik tasarımlar, dehşet saçan arabalar, bir de kanın tavana vurduğu yerden çıkan kazıklı alet dizaynı pek fena sayılmaz. Ancak sırf bunlar için koca filmi izlemeye değimiyor. Belki eşcinsellerle dalga geçip finalde gayet de gay-imsi bir ortam yaratmaları (The Simpsons'ın çelik fabrikası bölümünü anımsadım ben) eğlenceli olabilir. Tavsiyede son noktaya geldim artık daha fazla zorlayamayacağım.


Not: 2 / 5


Türkiye Box Office 17.10.2008 - 19.10.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Max Payne

1

35.264

35.264

2

Vicdan

2

24.471

77.907

3

Sevgi Fırtınası

1

24.002

24.002

4

Avanak Kuzenler

4

20.610

340.114

5

Ölüm Yarışı

1

20.070

20.070

6

Sevimli Dinozor Tatilde

1

15.152

15.152

7

Acaip Bi Film

1

11.138

11.138

8

Eagle Eye

3

10.077

80.876

9

Orijinal Cinayet(ler)

4

8.187

163.082

10

Wall.E

4

7.360

147.985


Hakkında kimseden güzel bir şey duyamadım henüz ama Max Payne listenin zirvesinde bu hafta. Aklımı alan ve Nurgül Yeşilçay'a da Altın Portakal'ı alan Vicdan ikinci sırada izleyici çekmeye devam ediyor. Çok güzel bir film olduğunu defalarca söyledim, bence özellikle Nurgül'ün öne çıktığı bir yapıt değildi. Hani yıllardır peşinden koştuğu ödülü aldı ya şimdi herkes filmin Nurgül'ün tek kişilik şovu olduğunu iddia edip eleştiriyor. Çok sağlam çekilmiş bir filmdi, Altın Portakal'ı bizzat film olarak da alabilirdi. Hakkını yemeyelim.


Yerli saçmalıklardan sadece Avanak Kuzenler tutunabilmiş bu hafta. Yeni gelen filmlerin görece popüler oluşları eskileri temizlemiş az buçuk. Yenilerden Sevgi Fırtınası ve Ölüm Yarışı ilk beşe girmeyi başarmışlar. Bunlardan ikincisini ben de izledim (mecburen), çok da memnun kalmadım. Çok da bir şey beklemiyordum zaten. Jason Statham sonuçta; güneş tutulması gibi çok nadiren Crank gibi süper bir film yapabilir. Sulu parodi filmlerinin artık sıktığı bu tablodan da belli oluyor. En son yaptıkları Superhero Movie katlanılmayacak derece kötüydü. Bu türün gizli bir hayranı olan bendeniz bile bir şans vermedi “Acaip Bi Film”e. Ufak kitlenize hayal kırıklığı yaşatmayacaksınız ki destekleri devam etsin. 2000'lerdeki Türk müzik piyasası gibi olmak ister misiniz ha?


Haftaya üç yerli film gösterimde olacak. Bunlardan biri yılın en heyecanla beklediğim işlerinden biri: Üç Maymun. Hani tavsiye etmeye ihtiyaç bile duymuyorum, çok iyi olacağından şüphem yok. Hele de Ceylan filmlerinin genelde en zayıf halkası olan oyunculuk, bu filmde profesyonellerle desteklenmişken. Diğer yeniler Murat Şeker'in Aşk Tutulması ve Tolga Örnek'in Devrim Arabaları. Şeker'in filmi fragmanıyla, normaldeki halinden çok daha umut verici gözüktü gözüme ama kendisini “Plajda” filmi konusunda halen affetmiş değilim. Devrim Arabaları ise daha sıkıcı gözükebilir miydi bilmiyorum. Kötü olduğunu sanmıyorum ama ufak tefek promosyonu ve kasvetli afişiyle öbür haftanın galibi olmayacaktır. Bir de İlyas Salman'lı Çıngıraklı Top var. Hakkında söyleyecek bir şeyim yok maalesef.


Yabancı yeniler arasında da çok iddialı bir yapıt bize göz kırpıyor. Testere 5, serinin en son filminin 500.000 küsürlük izleyici sayısını aşmaya geliyor. Bence ticari yerli filmlerin bu filme karşı gösterime girmesi biraz hatalı olmuş (Üç Maymun ticari değil) zira erkek izleyiciyi salona çeken bir film varsa salonlarda diğerlerine pek şans kalmıyor. Testere serisinin hastası olmadım hiçbir zaman, abartılı buluyorum bunları. Hani olması gerektiğinden daha fazla. Üstelik felsefi kısmı topyekün yanlış geliyor. O yüzden beşinci filmin ilk izleyicilerinden olmayacağım muhtemelen. Bill Murray ve Tim Robbins'li fantastik City of Ember biraz daha fazla ilgimi çekti. Bir de Juliette Binoche'lu Paris var. Bu bolluktan seçin seçebildiğinizi. Ben önce Üç Maymun'da olacağım. İyi seyirler.

21 Ekim 2008 Salı

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) AŞK-I VİRANE – RAFET EL ROMAN
2) APTAL – DENİZ SEKİ
3) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN
4) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER
5) RESİMLER & HAYALLER – GÖKHAN ÖZEN

Yabancı Liste

1) DISTURBIA – RIHANNA
2) SO WHAT – PINK
3) MILES AWAY – MADONNA
4) WOMANIZER – BRITNEY SPEARS
5) PJANOO – ERIC PRYDZ

Yerli Rock

1) İHTİMAL – GECE YOLCULARI
2) BU KEZ ANLADIM – EMRE AYDIN
3) YANDIM YANDIM YANDIM – BERTUĞ CEMİL EE. NİLGÜL
4) KARA GÖZLÜM – SEKSENDÖRT
5) SENSİZ KALACAK BU ŞEHİR – BADEM

Yerli listede neredeyse hiçbir sürpriz yok. Sadece Bertuğ Cemil ve Nilgül’ün düeti 19. sıradan giriş yapmış, rock listesinde ise 3. sıraya oturmuşlar. Rock listesinin haftalardır zirvesinde oturan Gece Yolcuları yerli listenin 15. sırasında karşımıza çıkıyorlar. Bu aralar Emre Aydın’ın da durgunluğuyla rock piyasasında çok hareket yok gibi. Yabancı listede ise Brtiney Spears Amerika listelerinde rekorlar kırdığı şarkısı ile 4. sırada. Baby One More Time’dan beri ilk 1 numara single’ı olduğu şaşırtabilir bilmeyenleri. Madonna’nın duygusal olarak gerizekalı birilerini tanımış insanlara ithaf ettiği Miles Away üçüncü sıraya yükselmiş. Burada da büyük bir sürpriz yok. Herkese iyi dinlemeler.

18 Ekim 2008 Cumartesi

Etkinlik Yazısı 2: Mamma Mia! ve Sonrası, Matsu Spa, Sayag Jazz Machine

Etkinlik yazılarının fotoğrafları için: The Very Awesome 2008 Fall Collection


Birinci etkinlik yazısı için buraya tıklayın.


Mamma Mia!: 1999 yılında İngiltere'de ilk defa sahnelenen ve 10 yıldır dünyanın en büyük müzikallerinden biri olmaya devam eden Mamma Mia! sonunda ülkemize de uğradı. Sahnelendiği çoğu ülkede olduğunun aksine, ülkemizin kendi prodüksiyonu yani Mamma Mia!'nın Türkçe uyarlaması değildi ancak berbat altyazılarla idare ettik. Filmi izleyip de gitmeye heveslenenlere söyleyeyim, replikler aynı, şarkılar aynı ama prodüksiyon aynı değil. Bir tiyatro müzikalinden çok daha canlı belki ama filmin yanında Nuri Bilge Ceylan yapıtlarına benziyor.


Konu aynı, evlenmek üzere olan genç kız annesinin günlüğünden hareketle potansiyel üç babasını Yunan adalarındaki düğününe davet ediyor. Hepsi de vardıktan sonra, eski aşklarını karşısında gören anne, hangisinin babası olduğunu sezemeyen kız, düğün telaşı ve üç koca adam arasında curcuna başlıyor. Bütün hikayeyi ABBA şarkılarıyla süsleyen prodüksiyon öncelikle bu grubun hayranlarına hitap ediyor. ABBA'yla alakanız yoksa eğlenmeniz çok zor olacaktır. Fakat benim gibi babasından öğrenenlerden veya zamanında bizzat dinlemeye yetişmiş olanlardansanız, zaman zaman düşen tempo canınızı sıkmaz zannediyorum. Örneğin Mamma Mia'yı hiç hareket etmeden söyleyen Donna kafamın tepesini biraz attırsa da finalde bütün salonu ayağa kaldırarak gönlümü aldı. Yani sürekli zıplamıyorsunuz, tanıtım videolarındaki gibi bütün salon ayakta olmuyor (final hariç) ve de çoğu şarkı filmdeki gibi tüyleri diken diken etmiyor (Dancing Queen, Our Last Summer, Lay All Your Love On Me büyük hayal kırıklıklarıydı). Altyazılara hiç değinmemek lazım, çok fenaydı kesinlikle. “Kızlar şahane!” manasında bir argo olan “Girls rule!”, “Kızların kuralı!” diye çevirilmişti örneğin. Daha bir sürü yanlış tercümeye rastlamak da mümkündü. Hani onca promosyon ama benim düzeyimde bile olmayan bir tercüman.. Pek yakışmadı.


Gelinlik kız Sophie öykünün baş kahramanı olarak başarılı bir performans çıkardı. Filmdeki Sophie'nin sesine aşık olmuştum, o beklentiyi karşılayamayacağını zannediyordum ama yanılmışım. Sevgilisi Sky'ın ise konuşma sesi mükemmeldi fakat Lay All Your Love On Me'de mutsuzluktan ağlamak istedim. Gerçekten iyi olan performanslar “Super Trouper”, “Gimme! Gimme! Gimme!”, “Does Your Mother Know”, “I Do, I Do, I Do, I Do, I Do”, “I Have A Dream” ve bence çok şahane olan “Voulez-Vous” idi. Zaten bu sonuncusu ilk perdenin sonuna denk geliyordu ve herkes gülen yüzlerle çıktı araya.


Mamma Mia! (Reprise): Müzikalle ilgili maceram o akşamla bitmedi. Pazartesi tamamen sakin niyetlerle gittiğim Asmalı Mescit'de arkadaşımla beraber oturuyordum. Mekanda bizden başka bir tek İngiliz bir grup ve onların Türk rehberi vardı. İçkiyle beraber azıttıklarından sürekli bizden özür dilemek zorunda hissettiler kendilerini. “Önemli değil, rica ederiz” triplerine girmekteydik ki önceki gece şovun standlarından aldığım Mamma Mia! sweatshirt'ümü gördüler. Tam “İzlediniz mi? Sevdiniz mi?” diyorlardı ki bomba cümleyi duyduk: “Biz Mamma Mia'nın ekibiyiz!”Arkadaşım ve bende bir anda şimşekler çaktı, tüm heyecanımızla tanışmaya giriştik. Çoğu dansçı kadrosundadı ama Sophie ve Sky'ın birer arkadaşını oynayan kız ve çocuk da yanlarındaydı. Kızın ne kadar güzel olduğunu anlatırsam hava attığımı zannedeceksiniz, o yüzden geçelim. Gecemizi aydınlatan diğer cümleler de peşpeşe geldi: “Bu akşam bizimle gezin”, “Bizi bir yerlere götürsenize”, “Bira ve müzik olsun yeter”, “Sizi çok sevdik, senin ne kadar iyi İngilizcen var!” ve sonra Türk rehberden gelen resmi davet: “Ben İstiklal'i pek bilmiyorum, bana yardımcı olur musunuz?” Sonra bütün akşam boyu benim ve arkadaşım Fikret'in (We're the Fat Shop Boys) rehberliğinde gezdiler. Göbek de attık, striptiz direği de bulduk, ben shot ikram ettikçe bütün ekip kendinden geçiyordu. Gecenin sonunda öyle haldeydik ki “Hoşça kal” deyip demediğimi hatırlamıyorum ama inanılmaz bir akşam geçirdik. İngilizcem safkan İngilizlerden (defalarca) övgü aldı, yabancı ekipleri gezdirmek konusunda ilk (tesadüfü) tecrübemi yaşadım ve sanırım başarılı oldum, çok eğlenceli insanlarla tanıştım ve Sophie'nin arkadaşı rolündeki Lindsey'in numarasını aldım. Bundan daha iyisi olmaz sanıyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü burada vermeyeceğim detaylar da var. Çok ilginç bir geceydi kesinlikle.


Matsu Spa Olayı: Nasıl kazandığımı anlatmayacağım çünkü bir dahaki sefere daha fazla rekabet istemiyorum ama Turkcell'den iki gün bir gecelik Spa tatili kazandım. Perşembe gecesine tekabül eden bu “bir gece”yi çocukluk arkadaşımla beraber Village Park, Matsu Spa'da geçirdim. Dünyanın öbür ucu olan Cumhuriyet Köyü şimdi düşününce Trabzon'dan bile uzak geliyor ama 24 saatten bile az bir zamanda, sadece mekan değişikliğiyle ne büyük ferahlık yakalandığını görmüş oldum. Tam pansiyon tatile bir de klasik İsveç masajı dahildi. Yabancı birinin oramı buramı ovması dışında özel bir rahatlık verdiğini söyleyemem :) Şakası bu tabi, çok dinlendirici 1 saatti. Yıllardır yarı-sakat olan sırtıma özellikle iyi geldi. Odamız ise double-jakuzili çılgın bir mekandı. Sanırım otel klasik müşteri profilinden oldukça farklı olduğumuz için (yaşlı, zengin ve canı sıkılmış tipler değildik) çok iyi davrandı bize. Sonuçta harcadığım miktarı dilenciye versem beğenmeyebilir ama otel ekibi çok ilgiliydi. Cuma günü de şansımıza hava açtı ve Village Park'ın tadını çıkardık. Bir nevi kendimizi haşladığımız jakuziden sonra serin havada bornozla oturmak acaip iyi geldi. Dönüş yolunda da Beykoz'lu bir arkadaşımla buluşunca dibine kadar tadına varılmış bir tecrübe oldu benim için.


Yazının bu kısmının niteliği için özür diliyorum, hakikaten hava atar gibi olmuş ama niyetim bizi çok iyi ağırlayan Matsu Spa ekibine teşekkür etmekti. Hadi madem nefret ettiniz hediyenin kaynağını söyleyeyim de gönlünüzü alayım. Turkcell'in GezEğlen paketinden bir promosyondu bu. İstanbul'un şehir gezginleri için düzenlenmiş paket konserler, sergiler, festival gibi etkinliklerden sizi haberdar etmekle kalmıyor, şanslıysanız içine de sokuyor bunların. Tavsiye ederim.


Sayag Jazz Machine: Akbank Jazz Festivali dahilinde Babylon'da düzenlenen bu performans yıllardır en bilinçsizce gittiğim etkinlikti ama sonuçta çok memnun kaldım. Fransız ekibin Babylon'u tıklım tıklım doldurduğunu düşünürsek takipçisi de varmış demek ki. Elektronik-jazz karışımı, oldukça deneysel bir müzik yapan grubun albümlerini alıp dinlemem belki ama sahne şovları inanılmazdı. Çok ilham vericiydi ve kaliteli bir film izler gibi bir etki yarattı. İlk temanın (makineye bağlanan adam) 2001 vari bitişi (yaşlı haliyle uyandı sonrasında) tüylerimi diken diken etti, zira bu filmin bu sahnesi de beni çok ürkütür. Müzikleri çok iyi dans ettirdi, ve video-melodi uyumu gecenin asıl rengini kattı. En ana akım sanatçının konserinde rastlamadığım kadar arkadaşım vardı ayrıca mekanda. Benim haberdar olmadığım bir underground müzik kulüpleri mi vardır nedir?


Sırada Studio Live'daki Hande Yener (feat. Ke'mal Doğulu) konseri var. Ondan kesin bir yazılık malzeme çıkar o yüzden bu kolaja dahil etmiyorum. Diğer etkinliklerle ilgili de kısa veya uzun yazmaya devam edeceğim.


Paris'ten öğrendiğim bir şey var, o da mutluluğun çok az zamanın varmış gibi yaşamakta olduğu. Umarım denersiniz ve işe yarar.

50.000



Karanlık Ev geçtiğimiz günlerde 50.000'inci ziyaretçisini ağırladı. Takip eden herkese teşekkürler.

Mükemmel Arama Kelimeleri

Google'da veya diğer arama motorlarında aradığınız ve sizi benim siteme getiren kelimelerin en güzellerini burada yayınlamaya karar verdim. Sadece benim eğlenmem biraz haksızlık oluyordu. İşte son günlerin Top 5'i ve sizleri götürdüğü sayfalar:

1) hangi margarin

2) lütfen harry potter peri yakalama oyununu aç laptop

3) çocuklar neden bez bebek gibi dizilere ilgi duyuyor

4) sezan aksunun sevdiğimi koluma takarım şarkısı sözleri

5) angut kuzenler filmi

Etkinlik Yazısı 1: R.E.M Konseri ve MTV EMA Türkiye Partisi

O kadar etkinliğe katıldım ki bu aralar hepsi hakkında ayrı yazı yazmaya kalksam Hürriyet'in arka sayfasında Onur Baştürk okuyormuşsunuz gibi hissederdiniz. Daha çok sinema ve müzik hakkında yazdığımıza göre bu etkinlikleri toparlayıp bir yazı halinde yayınlayayım dedim. Ancak yanlış anlaşılmasın, hepsi kendilerine ait bir yazıyı hak edecek kadar da başarılıydılar.


Etkinlik yazılarının fotoğrafları için: The Very Awesome 2008 Fall Collection


R.E.M Konseri: Kimilerine göre son yılların önemli olaylarındandır. Benim için de oldukça güzel bir geceydi. Gerçi “The Michael Stipe Show” gibi izledim ben ama grubun sıfır sahne düzeneği ile çıkartıkları iki saatlik gösteri inanılmazdı. Genelde beklediğim gibiydi şarkı listesi ama maalesef “Strange Currencies”i çalmadılar. Everybody Hurts, Shiny Happy People gibi klasiklerin gelmeyeceğini zaten biliyordum ama bunun olmayışı biraz koydu. Bardağın dolu yüzde doksanına bakmak lazım tabi; Drive, Bad Day, Electrolite, Losing My Religion, Imitation of Life, Man on the Moon, Walk Unafraid, Nightswimming konserin en güzel anlarındandı.


Organizasyon ise hiçbir şey ifade etmedi bana. Live Earth Türkiye ayağını mahvettiklerinden olsa gerek küresel ısınma ve gerek diğer sorunlara değinilen bir festival yapmak istemişler (S.O.S). Kimseyi etkileyebildiklerini sanmıyorum. Sözcülerden biri olarak da çıka çıka Pelin Batu çıktı. Öykü Serter'in sunumu olabildiğine gıcıktı, Mor ve Ötesi Eurovision sonrası nasıl karizma yitirdiklerini ispatlar gibiydiler. Kuruçeşme Arena'nın teknik saçmalıklarına ise hiç değinmiyorum. Bizim bilindik “çık, şarkını söyle, in” ayarındaki konserlerimiz için yapıldığından, büyük sahne şovlarını desteklemiyor. Bu yüzden konser boyu projeksiyon, arka fon videosu falan göremedik. R.E.M haricinde tek güzellik standlardaki fiyatlardı. Festival havası yoktu, zaten olsa da 5 seneden fazla gitmezdi (kulakların çınlasın Rock'n Coke).


MTV EMA Türkiye Partisi: Hadise'yi gördüğüm gece diyebiliriz. Maslak Refresh Venue'nün mütevazi ve güzel konser ortamında düzenlenen etkinlikte üçer dörder şarkıyla Hayko Cepkin, Sagopa Kajmer, Hadise, Emre Aydın ve Hande Yener sahne aldı. Kalabalık pek de kalabalık sayılmazdı, Hadise çıkınca ancak bir birlik beraberlik, basın kısmında bir sıkış tıkışlık görüldü. Hayko dinlemediğim için, canlısı da pek bir şey ifade etmedi. Ancak ekibiyle uyumlu kostümleri ve şov çabası etkileyiciydi. Sagopa mekanda en fazla sayıda veya en gürültülü hayran grubuna sahip olandı. Performansı ve seçtiği şarkılar iyiydi, hayranı olmayanlar da eşlik ettiler. Neyse ki rock/rap karşıtlığını körüklemek isteyen birkaç angutun gazına gelmedi kimse. Herkesin hayranı herkesi medeni medeni dinledi.


Hadise iki sene sırayla TMF Ödülleri'nde (Belçika'nın en büyük ödülleri) yaptığı şovları yaptı bizlere de. İlk albümündeki en iyi şarkılardan Bad Boy'un biraz rock katılmış versiyonu, şarkıyı çok seven beni bir manyağa döndürdü. Zıplıyordum, sahnede izleyicilerin gösterildiği videoda kendimi görüyordum, “salak görünüyorsun, zıplama” diyordum, sonra Hadise gaza getirdikçe “boşver zıpla” diyordum, sonra ekranı görüyordum ve bu döngü tekrarlanıyordu. Peşine Aşkkolik geldi, sözlerin kötülüğüne takılmadan dansa devam ettik. Kapanış ise Prince'ten Kiss, A Good Kiss ve Deli Oğlan'ın karıştırılmış bir versiyonuydu. Normal olarak izleyiciler en çok burada coştu. Kızın hem sesinin güzel, hem kendisinin oynak hem de şarkılarının süper olduğu tasdiklendi.


Emre Aydın çok sevdiğim bir sanatçıdır, performansıyla en çok coşturanlardan biri de oydu. Mükemmel sözleri oradan oraya götürdü izleyenleri. Hande ise “Hipnoz” adlı hatasından sadece bir şarkı söyleyerek sanırım burada bas bas bağırdığımız tezlerin doğru olduğunu gösterdi. Söylediği diğer şarkılar başyapıtı “Nasıl Delirdim”den, “Kibir”, “Romeo” ve “Nasıl Delirdim” idi. Danslı, eğlenceli gösterisi iyi bir kapanış oldu partiye.


Bir müzisyen olarak aralarında en iyilerinden biri olsa da Avrupa'da temsil etmeye gelince sönük kalacağı açıkça görülebilecek Emre Aydın kazandı yerel oylamayı. Etkileyiciliğinin “söz” kaynaklı olduğunu bildiğimize göre bu tespitime kimse kızmayacaktır sanırım. Ancak 5 başarılı müzik insanının 5 ayrı müzik türünde (Nu-metal, Rap, R&B, Rock, Elektronik) Türk dinleyicisine gurur hissettirdiği bir gece oldu bu benim için. Hem sanatlarındaki başarıları hem de birbirlerine olan yaklaşımlarındaki olgunluklarıyla. MTV Türkiye'nin iki senelik geçmişinde en büyük başarısıydı belki de. Tebrikler..


İkinci etkinlik yazısı için buraya tıklayın.

Türkiye Box Office 10.10.2008 - 12.10.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Vicdan

1

33.022

33.022

2

Wall.E

3

21.698

134.858

3

Eagle Eye

2

19.569

62.201

4

Tropic Thunder

1

16.137

16.137

5

Süper Ajan K9

3

14.656

168.143

6

Aşkın Peşinde

1

11.071

11.071

7

Babylon A.D.

3

10.508

117.269

8

The Midnight Meat Train

1

9.258

9.258

9

Hellboy 2

3

8.050

79.824

10

Mirrors

8

2.354

115.777


Helal olsun Türkiye. İstiklal Caddesi'ndeki onlarca salonda gösterimini zor bulup izlediğim, bir yeni dönem başyapıtı olduğu konusunda şüphe duymadığım Vicdan diğer filmlere oranla açık ara birinci olmuş. Gerçi “Dinle Neyden” ve geçen haftanın birincisi “Avanak Kuzenler” niye listede gözükmüyorlar bilmiyorum ama “Vicdan” gerçekten ilgiyi hak eden bir film. Medyada “Nurgül Yeşilçay bu sefer Altın Portakal'ı alacak mı?” haberlerinden başka yerde adı geçmiyor ve Hıncal Uluç da çok kötü bir film olduğunu iddia etmiş ama akıl var, mantık var. Bu filmi izleyip sevmemek mümkündür belki ama kötü film olduğunu iddia etmek sinema anlayışınızla ilgili ciddi şüpheler doğurabilir. “Duvara Karşı” ve “Kader”in güzel bir birleşimi diyelim tanıtımını yapmak gerekirse. Bunu filmin yazısına da yazsaymışım keşke.


Wall.E şirinliğiyle etkilemeye devam etsin, yeni filmler fena iş çıkarmamış. Tropic Thunder Amerika'daki başarısını gösterememiş ticari olarak ama tanıtımının üstüne de pek düşülmüyor. Clive Barker faktöründen dolayı izleyip sevmekle sevmemek arasında kaldığım The Midnight Meat Train ise yaklaşık 10 bin seyirciyi cezbetmiş. "Mirrors" nereden geri geldi onu anlamadım. Penelope Cruz'lu “Aşkın Peşinde” beni hiç çekmedi, çok yaratıcı yerli isminden dolayı olabilir. “Dehşet Treni” diye çevrilen “The Midnight Meat Train”in yazısında değineceğim bu konuya, Uygar Şirin'i de anarak.


Haftanın yeni filmleri Jason Statham'lı “Death Race”, Richard Gere ile Diane Lane'i bu sefer Oliver Martinez faktörü olmadan buluşturan “Sevgi Fırtınası”, sanırım içindeki en az çekici şey Mark Wahlberg olan “Max Payne” ve parodi “Disaster Movie”. Haftaya hepsi listede olacaktır eminim, o zaman yazarız haklarında. Herkese iyi seyirler.

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) SEVDİM AMA SONU YOKTU – RAFET EL ROMAN
2) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER
3) APTAL – DENİZ SEKİ
4) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN
5) AYNEN ÖYLE – AJDA PEKKAN

Yabancı Liste

1) DISTURBIA – RIHANNA
2) SO WHAT – PINK
3) PJANOO – ERIC PRYDZ
4) THE ONE – KYLIE MINOGUE
5) MILES AWAY – MADONNA

Rock Listesi

1) İHTİMAL – GECE YOLCULARI
2) BU KEZ ANLADIM – EMRE AYDIN
3) KARA GÖZLÜM – SEKSENDÖRT
4) BEN SENİ ARAYAMAM – YÜKSEK SADAKAT
5) SENSİZ KALACAK BU ŞEHİR – BADEM

Ciddi bir değişiklik yok. Geçen haftanın yazısını okuyunuz :)

Vicdan (2008)



Filmleri ilk birkaç dakikasıyla değerlendirmemek lazım. Acele bir kararla gittiğim “Vicdan” öyle bir huyum olsa ilk 10 dakikası içinde salonu terkettiren bir yapıt olurdu bana. Kurgusu ve ses çalışmasının başlardaki iticiliği neyse ki çok sürmedi ve ilk yarım saati bittiğinde ne kadar şahane bir işin vizyona girmiş olduğunu ve kimsenin hakkını vermediğini farkettim. Nurgül Yeşilçay, Murat Han, Tülin Özen gibi çok parlak üç oyuncusu haricinde medyada çok fazla anılmayan filmi sadece Yeşilçay'ın Altın Portakal macerasıyla beraber duyuyoruz maalesef. Fakat 1997'deki “Avcı”dan beri pek sesi çıkmayan yönetmen Erden Kıral bu sefer tam bir “film” koymuş ortaya. Dünya standartlarında bile övgüyle karşılanacak bir hikaye anlatımı ve ileride “klasik” olarak değerlendirilecek sahneler var içinde.



Çocukluk arkadaşları Aydanur (Yeşilçay) ve Songül'ün (Özen) aynı erkeğin (Han) sırasıyla metresi ve karısı oluşunu ve bunun iki kadın tarafından sıradışı değerlendirilişini anlatan film bir kere merkezinde duran “bunaltıcı şehir” atmosferini çok güzel yaratmış. Bunda kurgunun payı çok büyük çünkü en az 30 yıldır film çeken bir yönetmen günümüzün hızlı kurgu anlayışını kendine çok iyi yontmuş. Dediğim gibi başlangıçta o kadar iyi değil belki ama sanki hikayeyi anladıkça daha çok mana kazanıyor. Kiremit fabrikasının ömür törpüsü sıcağı, kızgın renkleri, kaynayan sıvıları, dönen devasa makinaları kurgu sayesinde bizim de içimizi daraltıyor. Aslında hiç farketmediğimiz ama 7 gün 24 saat omuzumuzda taşıdığımız havanın ağırlığı gibi üç karakterin de bu fabrikanın kasvetini farketmeden sırtında taşıdığını anlıyoruz. “Annem bu bok çukurunda öldü” gibi şahane bir replik bu sebepten filmde yer almış. Songül'ün yaşadığı bastırılmış hayatın ve peşine içindeki eğlenmek isteyen kadını ortaya salışının sebeplerini de en çok burada görüyoruz. Özellikle de Aydanur'la gittikleri eğlencelerdeki makyajlı, süslü püslü hallerinin hemen sonrasında gelen fabrikadaki özensiz, kirli hallerini görünce. Bu cümleden anladığınız gibi Aydanur ve Songül'ün aldatmak ve aldatılmak karşısındaki tepkisi onlara bunu yaşatan erkeği dışlamak ve iki kişilik bir hayali yaşamaya başlamak oluyor. Her filmde göremeyeceğiniz bir şey bu (özellikle yerli filmlerde), o yüzden bu kadar olgun ve inandırıcı işlenmesi çok hoşuma gitti. Bunda oyuncuların payı büyük. Üç ismin de performansı hiç sekmeden akıp gidiyor diyemem, bazen yapmacıklık hissediliyor (özellikle iki bayan oyuncuda) ama bütün kilit sahnelerde hadlerini aşacak kadar iyi oynamışlar. Murat Han'ın oynadığı kusursuz orospu çocuğu karakteri oyuncunun hiç görmediğimiz hallerini göstermiyor ama övülmeyecek gibi değil.



Aydanur ve Songül arasında ikna edici bir kimya yakalamış yönetmen. Zaten tam bir Türk güzeli olan Nurgül Yeşilçay basık kasabanın süslü, kırıtan kızı rolüne bürünmekte zorluk çekmemiş. Songül, kocası tarafından yerine konulan Aydanur'a haset duymak yerine hayran olurken, ikilinin yakınlaşması kaçınılmaz oluyor tabi. Kocanın bu yakınlaşmadan duyduğu tehlikeli kıskançlığa karşı çıkamıyorsunuz çünkü yönetmen iki kızın beraberliğini olabildiğinde kışkırtıcı göstermiş bize. Kadınlar için kukla oynatıcısı rolündeyken bir anda izleyicilerin arasına bile kabul edilmeyince adamın öfkesi doruğa çıkıyor. Sonra gelsin ömür billah akıldan çıkmayacak sekanslar. Karısı tarafından basılında “Sen de gel!” deyişi, hemen peşine Aydanur'un Songül'ün elinden tutup beraber ortamdan ayrılışları, düğündeki kiremit sahnesi, pavyonda Aydanur'un adamın varlığını hissedişi gibi. Özellikle o kiremit sahnesinde gerilimin öyle bir tırmanışı var ki “benim” diyen korku filminde bulamazsınız. Çok ciddiyim.



Hikayenin sonuna denk gelen açılış sahnesi, filmlerden çıkan türde insanlar çıkmasınlar diye atılmış bir olta. “Sürpriz”i hiç de tahmin edilemeyecek gibi değil. Ancak filmin sonunda bu sahnenin devamını izlerken Aydanur'un ani kararı beni neredeyse koltuğumdan fırlatacaktı. Konuyu dolandırıp durmayayım, öyle her yönetmen bu kadar ağzımın suyunu akıtacak kadar başarılı anlatamaz insan tepkilerini. Bana ilham verdi, hayran bıraktı, tekrar izleyesim geldi. Açılışta karakterlerin ne dediğini anlayamasak da, hikayenin girişinde biraz daha açıklayıcı olması gerekse de, kızların ilk karşı karşıya geldiği sahne kısmen zorlama olsa da ve filmin ismine hiç mana veremesem de “Vicdan” hiç beklemediğim kadar etkiledi beni. Bunları sıralamakta sakınca görmüyorum çünkü filme verdiğim tam not fikrimi belli edecektir. Umuyorum ki başka genç oyuncularımız da bu kadar iyi senaryolar ve yönetmenlerle çalışma imkanı yakalar. Bir de umuyorum ki kariyeri 30 yaşında olan bir yönetmenin şimdilik son filminin bu güzelliği diğer yönetmenlere örnek olur. Çoğu ustadan iyi film izleyemiyoruz artık. Her güzel Türk filminin de sessiz sakin, Avrupa modeli olmasına gerek yok. Dramatik ve damar öykülerin de böyle iyi işlendiğini görmek istiyorum.

Not: 5 / 5

16 Ekim 2008 Perşembe

Hayal Dünyalarında Türk Ünlüleri



"Öyle bir kesti ve baktı ki kendimi acayip, bir tuhaf hissettim. Gözünü alamadı. Bugüne kadar bana bir erkek bile böyle bakmamıştı. Acayip korktum. Ben de bakınca bu kez yanındaki erkek rolündeki kadın sevgilisi gerildi. Ayy tipi çok tuhaftı valla! Bana 'Ne oluyor?' gibisinden baktı. Baktım ikisi de geriliyor. Bir rezalet çıkmasın diye korkup uzaklaştım. Uçağın tuvaletinde bir daha karşılaşınca felaket gerildik. Lezbiyen sevgilisi, Cynhia'yı 'Buraya gel' diye uyardı. Ben de hemen geçip yerime oturdum, göz göze bile gelmedim"

Asuman Krause, Sex and the City'nin lezbiyen oyuncusu Cynthia Nixon'ın kendisini nasıl süzdüğünü anlatıyor. Emmy'lere giderken. Muhtemelen "seat filler" olarak.



"Sonra onun bestelerini çaldığımı, beğenip beğenmediğini sordum. En çok Mozart'ın ruhunu çağırmaktan hoşlanıyordum. Çünkü aşıktım. Mozart çok kırılgan ve romantikti, benim gibiydi."

Pelin Batu. Mozart'ın kendisi gibi olduğunu iddia ederken.



"Ona da giyotine giderken korkup korkmadığını sordum. Çok korktuğunu söyledi."

Pelin Batu. Marie Antoinette'in çağırdığı ruhuyla yaptığı şok edici konuşmayı anlatırken. Halbuki kim korkar giyotinden?



"Bu çirkin laf yüzünden tansiyon hastası oldum. Ne 100 bini? Mehmet Ali Erbil bile bana 300 bin YTL’lik dava açtı. Benim isteyeceğim rakam bundan da yüksek olacak."

Demet Akalın kendisine bindiğini açıklayan İbrahim Tatlıses'ten bahsediyor. 500 binlik tazminat davasına mı taksam, laf yüzünden tansiyon hastası olmasına mı taksam bilemedim. Ama kendisine takmadığım kesin. Bana da dava açmasın şimdi.



"Çocuklar Duymasın”ın yaratıcısı Birol Güven, görülen lüzum üzerine efsane diziyi yeniden çekmek için sürdürdüğü nabız yoklama faaliyetlerini tamamladı."

ucankus.com'dan alıntı.. Görülen lüzum?... Evet... Nasıl yaşadık bunca yıl?

10 Ekim 2008 Cuma

Whose Da Koolest Kid In Town!!



Efsanevi müzik dergisi Billboard, yazarınızı keşfetti! (İnternet sitelerinden listelerini arakladığımı değil, yeteneğimi keşfetti) Eğer teslim tarihine yetişirse Kasım sayısından, yoksa ondan sonraki sayıdan itibaren yazılarım derginin Türkiye versiyonunda yayınlanacak. Ben de size haber vermeyi ihmal etmeyeceğim tabi. Şimdilik Kasım'ı bekleyin. Bi de "Maaşallah" deyin.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Türkiye Box Office 03.10.2008 - 05.10.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Avanak Kuzenler

2

73.288

242.739

2

Süper Ajan K9

2

37.329

140.388

3

Wall.E

2

33.572

103.605

4

Orijinal Cinayet(ler)

2

31.032

118.334

5

Kartal Göz

1

29.684

29.684

6

Babylon A.D.

2

26.739

95.272

7

Hellboy 2

2

15.599

65.577

8

Timber Falls

1

13.532

13.532

9

The Story of Leo

3

6.224

36.027

10

Mirrors

7

4.843

111.125


Geçen hafta ağzının payını verdiğiniz yerli saçmalıklara bu hafta aynı muameleyi yapmamışsınız sevgili seyirciler. Para adına sinemayı sömürenler sevindi, yazarınız üzüldü bu hafta. İki iddialı yeni film geçen haftanın kaybedenlerinin altında ezilmiş. Amerikan birincisi Kartal Göz'ün iyi bir namı yürüyor izleyici arasında ama yaptığı gişe malum. İşin garibi iki hafta önce gösterime girseymiş rahat rahat birinci olacakmış aynı rakamla.

Önümüzdeki hafta oldukça iddialı birer yerli ve yabacı film vizyonda. Nurgül Yeşilçay ve Murat Han'In başrolünde olduğu Vicdan ve Ben Stiller'lı Tropic Thunder gösterimde olacak. Ben Vicdan'a bir şans vermenizi tavsiye ediyorum. Korku filmi Midnight Meat Train kült olacağa benzeyen konusu ve Clive Barker'ın kısa hikayesinden esinleniyor olmasıyla ilgimi cezbetti. Dinle Neyden ise sırf yabancı bir yönetmen ve ödüllü isimlerle dolu bir ekiple çekildi diye gözümü boyayabilmiş değil. Dönem filmlerimizin iyi bir şöhreti olduğunu da kimse söyleyemez. Ancak ümidi kesmek için bir sebep de yok gibi. Umuyorum iyi bir iş çıkarmışlardır. Herkese iyi seyirler.

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) SEVDİM AMA SONU YOKTU – RAFET EL ROMAN
2) APTAL – DENİZ SEKİ
3) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER
4) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN
5) AYNEN ÖYLE – AJDA PEKKAN

Yabancı Liste

1) DISTURBIA – RIHANNA
2) SO WHAT – PINK
3) PJANOO – ERIC PRYDZ
4) THE ONE – KYLIE MINOGUE
5) HANDSFREE (IF YOU HOLD MY HAND) – SONNY J

Rock Listesi

1) İHTİMAL – GECE YOLCULARI
2) BU KEZ ANLADIM – EMRE AYDIN
3) BEN SENİ ARAYAMAM – YÜKSEK SADAKAT
4) SENSİZ KALACAK BU ŞEHİR – BADEM
5) KARA GÖZLÜM – SEKSENDÖRT

Listeler ufak tefek sürprizleriyle karşımıza çıktı bu hafta. Yerli listede zirvedeki isimler aynı kalırken Serdar Ortaç yerinden ayrılınca Ajda ilk 5'e girmeyi başardı. Açıkçası böylesine efsanevi bir ismin oldukça sessiz sedasız giden albümünün başarması gereken bir şeydi bu. En azından (klibi olmasa da) bir şarkısı ilk 5 yüzü görmüş oldu. Önceki hafta sağlam bir yükseliş gösteren Ferhat Göçer bir dahaki haftanın zirve adayı bence. O kadar fazla yerde çalıyor ki müzikle ilgilenmeyen biri bile günde 2-3 kez rast gelebilir. Listenin geri kalanında ise Gökhan Özen'den “Resimler & Hayaller”, İsmail YK'dan “Yar Gitme”, Serdar Ortaç'dan “Heyecan”, Gülben Ergen'den “Bay Doğru”, Sevda'dan “Annem Gibi”sırasıyla 7, 10, 12, 13 ve 20. sıralarda şimdilik çıktıkları en yüksek noktalara ulaşmışlar. Aralarında bir tane şarkı yok ki daha fazla yükselmesini isteyeyim.

Yabancı listede büyük sürprizi 29 sıra birden yükselen Kylie Minogue yapmış. Listede gezinen tek diva o da değil. Madonna “Give It 2 Me” ve “Miles Away” ile 9 ve 10. sıralarda iki yer birden parsellemiş, Christina Aguilera hitlerini topladığı albümünün yeni şarkısı “Keeps Gettin' Better” ile 17.sırada, uzun süredir beklenen geri dönüşünü bu sefer yapmasını umduğum Britney ise hiçbir şey ifade etmeyen yeni şarkısı Womanizer ile 19. sıradan girmiş listeye. Bu şarkı güzel bir sosyal deney olacak dinleyiciler için. Bakalım hiç promosyonsuz, güzelim şarkı Gimme More mu daha büyük hit olacak yoksa artık tanıtımlara hazır haliyle medyada boy göstermeye başlayan yorumcusuyla, sıradan şarkı Womanizer mı?

Rock listesinde ilk üç değişmezken takipçiler çokça sıra atlayarak gelmişler. Badem, Gripin'i yerinden edip dördüncü sıraya yerleşirken, Seksendört, beşinci sıradan ayrılıp yerini kendisine bırakmış. “Azap” yerine “Kara Gözlüm” bulunuyor ilk 5'te. Ramazan'ın ticari rüzgarı faydalanmak isteyen Umut Zen ve “Allahu Allah”a geç vurmuş anlaşılan. Bayram sonrası şarkı, rock listesinde 35.sıradan 6. sıraya çıkmış. 11, 12 ve 13. sıralarda ise peşpeşe Feridun Düzağaç şarkıları var. “Beni Bırakma”, “Çok Aşık” ve “Söz Ver” ilginç bir manzara yaratıyorlar. Herkese iyi dinlemeler.

5 Ekim 2008 Pazar

Tatil Kitabı (2008)



Kimseye iyi gelmeyen bir yaz mevsimini anlatan Seyfi Teoman'ın ilk uzun metrajlı filmi “Tatil Kitabı” öncelikle İstanbul Film Festivali'nde ödüllendirilerek ismini duyurdu. Birkaç haftadır ise gösterimde izleyicisiyle buluşuyor. İki yazımdan birine kişiler bir şeyler sokuşturduğumu bilirsiniz (tarzım bu), bu filmi izlediğim tarih de tesadüfi olarak oldukça uygun oldu. Yaz tatilini bitireli çok olmuyor, farkındasınız. Eylül ayının büyük bir kısmı da çeşitli unsurlarla bölününce, şu bayram tatilinin bitimi benim için yeni okul döneminin başlangıcını temsil etmeye başladı. Başlangıçtan hemen önceki Pazar günü ise bu filmi izledim. Yaz tatili için okulların kapanmasıyla başlayan film bize bu üç ay boyunca, huzursuz bir ailenin başına gelenleri sakince gösteriyor ve zamanı gelince hayatlarından çekip gidiyor. Biz de karakterler için her şeyin değiştiği ama çok azı için iyiye doğru geliştiği bu öyküyü izliyoruz.

Seyfi Teoman'nın filmi, ülkemizde iyi eleştiriler alan tek film türüne dahil edilebilir: minimalist sinema. Açıkçası hikayede olup bitenler minimalist bir film için iddialı sayılabilir fakat anlatımın durgun, oldukça soğukkanlı tavrı bunu gölgede bırakıyor. Bu tip filmler ana akım sineması izleyicisinde korku filmlerinden daha büyük bir dehşet yaratıyor ama Tatil Kitabı'nı bu mevzuda ayrı bir yere oturtmak lazım. Filmin doksan dakikasından hiçbiri sıkıcı işlenmemiş. Hatta bu hikayenin bir sonu ve başı olduğunu hatırlayıp, o yolda ne kadar ilerlediğimize bakma ihtiyacı hissettiğimde bir saati bitmişti bile.



Askeri okuldan dönen bir abiyi, laftan anlamayan ve dünyayı kendi doğrularıyla gören bir babayı, aldatıldığı şüphesini kendi kendine gerçeğe dönüştürmüş ve bu konuda olgun davranmakla övünen bir anneyi, taşradan kurtulmak için ipini oldukça esnetmiş fakat koparamayıp geri dönmüş bir amcayı ilkokul öğrencisi Ali'nin gözünden izliyoruz. Ali'nin bahsettiğimiz “göz”ü istisnalar haricinde izlemekle yetinen, karşı çıkmayan, kabullenen bir göz. Tıpkı filmin kamerası gibi. Yönetmenin bilinçli olarak silik tuttuğu tavrını Ali karakterinde açık ve seçik olarak görmek mümkün. Karakterimiz filmin başında öğretmeni tarafından kendisine verilen tatil kitabını çok vakit geçmeden yitiriyor. Boş zamanlarında aylaklık etmemesi için verilmiş olan kitabın yerini hayat dolduruyor bu üç aylık sürede. Filmin henüz öğrenmekte olan Ali'yle asıl meselesi bu: çok okuyan mı bilir yoksa çok gezen mi? Amcanın eğitimini zamanında terketmiş olması ve ailenin en aklı başında üyesi olarak resmedilmesi, yönetmenin hangi cevaba yakın olduğunu hissettiriyor bizlere. Buna rağmen filmde bir cevaptan çok, soru var. “Öğrenmek nedir?”, “Büyümek nedir?” gibi sorular. Bir de aileden bahsetmişken sinemacıların “baba”yla olan derdi de var tabi. Ülkemizdeki ekonomik durumdan dolayı bu sanatı meslek edinmek isteyenler ve babalarının tepkisi heralde taşradan bile daha fazla işlenmiş bir konudur. Tatil Kitabı'nda da mevcut. İyi kotarılmış bi şekilde.



Filmin Arnau Valls Colomer imzalı görüntü yönetimi filmin kendisi kadar konuşuldu sinema çevrelerinde. Bir filmde kadraja neyin girdiği elbette ekipten sorulur, o yüzden görselliğin güzel oluşunu sadece taşranın güzel manzaralarına bağlamayacağım. Fakat büyük payı oradan gelme bence. Ses çalışmasının bariz olarak kusurlu oluşu görüntü yönetiminin olduğundan daha başarılı gözükmesine sebep vermiş olabilir. Film bittiğinde aklımdaki ilk şey görüntü yönetiminin kalitesi değildi açıkçası. Bu alanda en güzel gözüken sahnelerin limonları sarma, pamuk (olduğunu sandığım şeyleri) havalandırma gibi sahneler oluşu çok az şeyi görüntü yönetmenine bırakmış sanki. Yine de ödül törenlerinde Küçük Şeylerin Güzelliği bir beden edinip gelemeyeceğine göre Arnau Valls Colomer'ı övelim biz.



Taner Birsel hariç tümü amatör oyuncuların çok iyi ve çok kötü olmayan performanslar çıkardığını düşünüyorum. En kötü olanı zaten filmin büyük bölümünde yer almıyor. Birsel'in tanıdık yüzü ise neden amatör oyuncuların tercih edilmesinin doğru olduğunu hatırlattı bana. Hiç şüphesiz ki taşrada olabildiğine silik hayatlar yaşayan bu karakterlerin inandırıcılığını çok etkilerdi bilindik aktörler tarafından canlandırılmaları. Bu açıdan yine büyük bir alkış küçük oyuncu Tayfun Günay'a gidiyor. Sinemamızda daha iyi çocuk oyuncu performansları elbette olmuştur ama Tayfun oyunculuktaki kusurunu, çerçeveye yapbozun bir parçası gibi cuk oturan ifadesiyle örtüyor. Gerçekten yeteneği bir yana ama fiziksel olarak bu kadar doğru bir seçim yapılabilirmiş ancak.



Tüm bunların yanında ekibin arasında en iyi performans gösteren Seyfi Teoman olmuş. Filmi şimdiden yılın en iyi yerli filmlerinden biri ilan edildiğine göre sevindirici bir haberdi iyi iş çıkardığını görmek. Kuşkusuz iki iyi Türk filminden bir buçuğu taşrayı işlediğine göre Tatil Kitabı peşinden gelecek filmografiye göre değerlenecek, takdir edilecek. Şimdiden ödüller alması da hoş bir durum tabi. Teoman'ın kamerası umarım sadece filmlerde çekip gider hayatlar(ımız)dan. Okul penceresinden yavaş yavaş uzaklaşmak çok güzel bir sahne olabilir ama Seyfi Teoman kalıcı olsun lütfen.

Not: 3.5 / 5

Mükemmel Arama Kelimeleri

Google'da veya diğer arama motorlarında aradığınız ve sizi benim siteme getiren kelimelerin en güzellerini burada yayınlamaya karar verdim. Sadece benim eğlenmem biraz haksızlık oluyordu. İşte son günlerin Top 5'i ve sizleri götürdüğü sayfalar:

1) melek & fatih yazısı şekilli olacak

2) adam kilisede kadını beceriyor movies izle

3) banal sex

4) yatay erotik poster

5) ismail yk bir numarayla yaptığı muhteşem dans gösterisini izle

4 Ekim 2008 Cumartesi

Wall.E (2008)



Wall.E hakkındaki bir yazıya ancak ve ancak, filmin sadece bir animasyon değil aynı zamanda bir bilimkurgu başarısı olduğunu yazarak başlayabilirim. Pixar şirketinin animasyon işindeki becerisini bilmeyen duymayan kalmamıştır. Son dönem şaheserleri Finding Nemo, The Incredibles ve Ratatouille bu verimli devrin bitmeye yakın dahi olmadığını ispatlar nitelikteydi. Son işleri Wall.E ise artık kendi çöplüğünde kral olmuş bu şirketin başka türleri de fethetmeye geldiğini gösteriyor. Terkedilmiş dünyada tek başına kalmış bir atık “tertipleyicisi” olan Wall.E adlı robotun, uzaydaki ileri teknolojili kolonilerden gelen bir araştırma robotu olan Eve'e aşık olmasını anlatan film fizik kurallarıyla ilgili inandırıcılık dışında kaliteli bir bilim kurguda olması gereken her özelliğe sahip. Olabildiğine umut verici bir öykü olsa da dev şirketlerin elinde gelişen bir distopya da dahil buna.

Diyaloğun oldukça az kullanıldığı yapıt aşırı derecede kirletilmiş ve bu yüzden artık yaşanmaz olmuş dünyada etraftaki çöpleri gövdesindeki boşlukta sıkıştırıp küpler halinde düzenleyen, işini yüzyıllardır aksatmadan yapmış ve yalnız bir robot olan Wall.E ile tanışmamızla başlıyor. Oldukça korkak, ufak boyutlu, kirli ve çok güzel gözlü bu robot bir yandan görevini yaparken bir yandan da çöpler arasında bulduğu ilgi çekici parçaları toplayıp mütevazi evine götürüyor. Akşamları işten dönüp “ayakkabı”larını çıkardıktan sonra en sevdiği iş büyük Hollywood müzikallerinden “Hello Dolly!”yi video kasetinden izlemek. Hayatı böyle sürüp giderken bir yandan dünyaya ne olduğunu öğreniyoruz biz de. Fazla çöpten dolayı artık uzayda kolonileşmek tek çözüm olunca Buy N Large şirketi insanlara yürümek zorunda bile olmadıkları ultra konforlu ve maksimum kontrollü Axiom gemisini sunuyor. Gemi, dünyada hayat umudu aramak için Eve adlı robotu gönderince, bu eli maşalı teknolojik cihazın yolu Wall.E ile kesişiyor. Görülebilecek en eğlenceli ve en orijinal aşk hikayelerinden biri de böylelikle başlamış oluyor. Eve'in erken gelen dönüş vakti, Wall.E'nin onu gizlice takip etmesiyle devam ediyor ve uzayda devasa bir maceraya atılıyorlar beraber.



Filmin aşık robotlarının kimyası çoğu live-action filmde yakalanamayacak derecede güzel. Gerçek aktörlere benzetirsek belki Gael Garcia Bernal ve Natalie Portman oynayabilirdi Wall.E ve Eve'i. Elbette robot olarak bir cinsiyetleri yok ve Wall.E'nin Barbra Streisand izlemesi, Eve'in gözü kara halleri kafa karıştırıcı olabilir ama isimlerin de yardımıyla E'nin çok yakışıklı olmayan ama oldukça sevimli, sakar bir erkek, Eve'in de Elf misali bir hatun olduğunu varsayabiliriz. E'nin videolardan öğrendiği romantik numaraları Eve üzerinde deneyişi bu tutan kimya sayesinde filmin en eğlenceli anlarını oluşturuyor. Gerçi Eve başlarda görevinin etkisinde olduğu için çoğunu kaçırıyor (kariyer odaklı kadın misali) ama bu sadece daha da şirin kılıyor sahneleri. Koloninin 2001'deki HAL robotunu andırırcasına soğukkanlı ve tehlikeli olan otomatik pilotuna karşı giriştikleri mücadelede gerçek anlamda yakınlaşıyorlar birbirlerine.



Filmde bir de bu kadar büyük bütçeli bir animasyonda görmeyi beklemediğiniz ciddi meseleler var. Örneğin dünyadan kaçanların yaşadığı Axiom gemisi, insanların makineler tarafından yüksek kontrol altında tutulmaları, etraflarındaki kusursuz ortam Matrix-vari felsefi filmleri hatırlatıyor. Öyle ki artık şüphesiz “global” olmuş bir şirketin insanları yürütmeyip, kemiklerinin kendilerini taşıyamayacak hale gelmesine bile sebep oluşu var hikayede. Kolonide gördüğümüz herkes obezlikten muzdarip ve insani duygulardan tamamen soyutlanmış durumdalar. Aşkın, güzel bir gökyüzünü izlemenin hazzının yanında yemek yeme zevkleri bile ellerinden alınmış ve farkında değiller. Her besin gıdasını içerek tüketirken hareketli sandalyelerinde gezerek küçük dünyalarında zaman öldürüyorlar. Elbette 700. yılını izlediğimiz bu oluşumun başlangıcındaki reklamları bu sonucu göstermiyor. Tanıtım filmlerinde kusursuz bir aile mekanı ve herkesin eğleneceği bir yer olarak tanıtılan Axiom, kaçınılmaz bir kukla gösterisine dönüşüyor yüzyıllar içinde. Buna geminin kaptanı da dahil.



Wall.E'yi mükemmel bir bilimkurgudan ayıran tek şey asıl hitap ettiği yaş kitlesinden dolayı bir çok problemi göz ardı ederek ilerlemesi. Bu da fizik kurallarının bir çok yerde ihlali ve inandırıcılığın azalmasıyla sonuçlanıyor. Kavuşan aşıklarla, en olmadık zamanlarda yükselen kahramanlarla ilgili hiçbir sıkıntım yok. Ancak dünyanın milyarlık (kirlilik 2100 yıllarında geldiğine göre bugünden de fazla) nüfusunun nereye gittiğini, Wall.E'nin tutunduğu uzay gemisinin yıldızların kenarından geçerek ulaştığı koloniye ne kadar zamanda ulaşığı, dünya için son umut olan bitkinin açık uzayda nasıl buz kesmediğini ufak ufak açıklasalar, fiziksel olarak uyumsuz iki robotun aşk hikayelerine gönülden inanmaya hazırdım ben. Filmin ciddi kısmının “olduğu kadarı”yla idare etmek lazım belki ama sırf canlandırma başarısından değil öyküsünün şaşırtıcı derinliğiyle de ilgili önümüzdeki yıllarda anılma şansını azaltmış biraz bu şekilde. Bir de o bahsettiğim uzay yolculuğunda yüzyılların geçmiş olmasını dilerdim. Ölümsüz ve mutlaka sabırlı iki robotun aşkı çok daha çarpıcı olabilirdi bu detay atlanmasa. Yine de finaldeki “hafıza” meselesiyle içimi sızlatmayı başardı.

Spielberg'ün Yapay Zeka'sının David, Joe ve ayıcığından sonra gördüğüm en sempatik robot olan Wall.E'nin etkileyici macerası türün hayranı olanlara ve olmayanlara tavsiyemdir. Detaylı incelersek bahsedilecek çok şey var; koloni halkının uyanışı, Wall.E'nin video kasetleri haricinde eski atari oyunlarına da olan düşkünlüğü, böcek arkadaşı ve Amerikan başkanının kirliliğin başladığı yıllarda kaydedilmiş konuşması gibi. Ayrıca eğer okuorsanız Uykusuz dergisindeki Fırat'la E'nin fiziksel benzerliğine dikkat çekmek istiyorum. Özellikle hüzünlü bakan o gözler başka kimselerde yok. Tıpkı bu kalitenin birçok başka animasyonda olmadığı gibi.

Not: 4 / 5

Dip Not: Filmden önce gösterilen (Pixar'ın geleneğidir) kısa film Presto'yu, özellikle de çizgi filmlerdeki tavşanlara deli olduğum için çok beğendim. Sinemada izlemeyi düşünmüyorsanız bu da ikna edici bir sebep olsun.


Presto!


Bence benziyorlar.


Ben Eve'le kurdum muhabbeti. Wall.E'nin haberi bile yok.

Ultra Mega Über Aİ: Esra-Ceyda Kardeşler

Bu lafı eden Ceyda oluyor sanırım ama duyduğumuz cümle kelimesi kelimesine şu: "Şey.. Bi tane.. ee.. penis bankasından penis alan bi kadın var.. Neydi? Penis bankasından penis alan bi kadın vardı. Ay pardon, speaaarm. Pardon, ahahahaha.. Ayy, yanlışlık.." Anlayacağınız üzere sperm bankasından sperm alıp hamile kalan Leyla Bilginer'den bahsetmeye çalışıyor kızımız. O hayal ettiği penis bankasının bi de diğer türlüsü olsa en azından işsiz güçsüz program program gezmezdi bu kardeşler. Yazık olmuş.




Aİ: De Facto



Bu afiş neden gördüğüm en berbat kampanyalardan biri?

1- Naifçe gülümseyen kızın resminin üstüne kafamıza vururcasına yazılan "Jean Amerika'nın şalvarıdır!" lafı nereden tutsan elinde kalacak derecede saçma ve niteliksiz bir slogan olduğu için. Jean, dünyada milyon hatta milyar dolarlarlık rakamların bahsedildiği dev bir endüstridir, tanıtımlarının bile sanat eserleri olarak görüldüğü olmuştur. Hani sırf ülkedeki Amerikan nefretinden faydalanıp da kendi menfaatine çabalamak, zaten provokasyondan geçilmeyen ülkemizde en son ihtiyaç duyduğumuz şey. Bunun önemsiz olduğunu düşünebilirsiniz ama sabahın köründe işinize giderken en az 10 kez gördüğünüz ve üstünde düşünmeyip belki de hak verdiğiniz bu afişin saldırgan tavrı içinizde örülen duvara bir tuğla oluyor. Bunlardan farketmeden yüzlercesine televizyonda, beyazperdede, müzikte rastlayınca siz de saldırganlaşıyorsunuz.

2- Güya Türk halkının sevgisini kazanmak adına şalvarı aslında kötü bir şey gibi gösterdiklerinin farkında olmadıkları için. Afişte yer olsa bu cümle bariz olarak "Jean Amerika'nın şalvarıdır. O yüzden onu giymeyin, bizim ürünlerimizi giyin" diye devam edecekti. Bu resmen şalvarı kaçınılması gereken, utanılması gereken bir şey yapmıyor mu? Kenan Doğulu'nun sahne kostümleri dışında popüler medyada kendine fazla yer bulamamış olabilir bu giysi. Fakat Türkiye'de sıklıkla giyiliyor ve DeFacto şubelerini ziyaret eden gençlerin çoğunun aile büyüklerinin giymişliği vardır. Yani neyi, kime kötülüyorsunuz ve bu sayede kime karşı sempatik oluyorsunuz da bu afiş bir "reklam"a dönüşüyor, anlayamadım.

3- 90 YTL verip de resimdeki kadar sıradan görünmek istemeyeceğim için. Bu afişlerin bir de erkek mankenlisi olan var aynı fiyat/performans oranı onun için de geçerli. Kızın gülen gözlerinin üstünde "Mc Donalds hamburgeri yiyen vatan hainidir!" ayarındaki yazı daha absürd göründüğü için bu afişi yayınlamayı seçtim.

Türkiye Box Office 26.09.2008 - 28.09.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Orijinal Cinayet(ler)

1

41.369

41.369

2

Avanak Kuzenler

1

34.030

34.030

3

Vol.i

1

27.960

27.960

4

Hellboy 2

1

20.107

20.107

5

Süper Ajan K9

1

19.634

19.634

6

The Story of Leo

2

4.760

20.895

7

The Women

3

4.263

54.866

8

Journey To The Center of the Earth

11

2.346

421.287

9

Garfield's Fun Fest

5

1.913

108.289

10

The Dark Knight

10

1.306

435.321


Geçen hafta dediğim gibi ilk 10'daki toplam seyirci sayısında ciddi bir seyirci artışı var (50.000 kişi gibi) ancak yine de benim beklediğim rakamlardan düşük rakamlar gelmiş. Her zevke göre birden fazla filmin gösterime girdiği 26 Eylül haftasının sinemaya çekilmedik izleyici bırakmayacağını sanıyordum açıkçası. Bu kötü sürprizin karşısında ise çok güzel bir sürpriz var. Çok kötü kotarıldığı her halinden belli iki rezil ticari yerli film, ticari olarak tam anlamıyla göçmüşler. Başarısızlığı her rakamından belli olan K9'dan başlayalım. Maskeli Beşler'in bir iki adam eksik tayfasıyla çekilen bu film, herhangi bir kötü film olmadığını iddia ediyor, aksiyonu güzel çekilmiş bi kötü film olduğuna inandırmak istiyordu bizi. Özellikle de çocukların başroldeki Melih Ekener'e güleceklerini varsayarak karşısında ciddiye alınabilecek bir rakiple beraber gösterime sokuldu (Avanak Kuzenler) ve sadece onun karşısında değil gösterime giren tüm iddialı filmlerin karşısında yenik duruma düştü. 219 salonda gösterime giren Avanak Kuzenler'i 199 salon sayısıyla (mesela A.R.O.G 400 kopyayla gösterime girecek, durumun büyüklüğünü burdan anlayın) takip eden Süper Ajan K9 19.000 seyirci çekerek son zamanların en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu yerli sinemada. Öyle vahim bir durum ki oynadığı herhangi bir salonda haftasonu boyunca sadece 95 kişi tarafından izlendi demek oluyor bu. Hiç de üzülmedim, Melih Ekener belki yeteneklidir ve ilk başrolünde böyle bir sonuç alması üzücü ama bu tip rezalet işlerin prim yapmasını desteklemiyorum.


Avanak Kuzenler ise salon başına 155 kişi gibi bir sonuçla gelmiş karşımıza. Recep İvedik'in yapımcısının bu çok güvendiği sonraki filmi daha beter durumda olamazdı heralde. Üstelik öyle de kapsamlı bir promosyon çalışması yürütülüyor ki sessiz film olsa bile bu kadar izleyici toplardı heralde. Otobüslerin üstlerinde, panolarda, televizyonda sürekli karşımıza çıkan bir film bu. Maalesef rakamlar ortada. Sevgili Faruk Aksoy'a sesleneyim burdan, ciddin ne bekliyordunuz bilemem ama Ayakta Kal da farklı bir sonuç getirmeyecek, hatta bunun kadar bile izlenmesi zor. Direk DVD'ye basıp sürün piyasaya, salonlar için onca kopyayı bastırmakla uğraşmayın. Haftanın zirvesindeki film ise ancak bizim ülkemizde bu kadar tutulabilirdi. Robert De Niro ve Al Pacino'nun kariyerlerini kurtarmak için çaresizce bir araya gelişi Türk sınırları içerisinde “efsaneler bir araya geldi, oley!” tarzında karşılanmış. Salon başına 500 küsür kişi çeken film haftanın açık ara en çok izlenen filmi ve 71 kopya sayısına bakarsak dağıtımcısına en çokpara kazandıran filmi olmuş. Aynı sonucu bu sıkıcı filmin yerine şaheser Vol.i'nin almasını temenni ederdim. Animasyon dünyasında belki de Finding Nemo'dan sonra en umut verici iş olarak gördüğüm bu film görmesi gereken ilgiyi görmemiş. Ancak uzun zamanda iyigişe yapacağından eminim, çünkü izleyen birinin başkasına övgüyle anlatmaması mümkün değil.


Hellboy 2, vasat bir gişe yaparken normal şartlarda listeye girmemesi mümkün olmayan Babil M.S. filminin yokluğu beni şaşırttı. Listenin sonlarına doğru 1000 kişi civarlarına düşen izleyici sayısına bakarsak Babil M.S.in daha az seyirci çekmesine imkan yok, ancak dağıtımcının kararıyla veya birkaç formalite yüzünden ilk 10'a dahil olmamış olabilir. Çocuk seyircinin ilgisiyle üç hafta sonra listeye dönen Dünyanın Merkezine Yolculuk ve gişedeki ikinci koşusunu tamamlamak üzere olan The Dark Knight son sıralardan bize el sallıyorlar.


Haftanın yeni filmleri korku türündeki “Cinnet” ve “Gölgeler”in yanında Amerikan box office'inin hali hazırdaki birincisi “Kartal Göz”. Kartal Göz'de biraz iş olabilir belki diğerlerini korku türünü ne olursa olsun beğenen izleyicilere tavsiye edebilirim ancak. Geçen hafta gösterime giren filmleri gişe yarışında zorlayacak bir film gelmemiş. Herkese iyi seyirler.