27 Eylül 2008 Cumartesi

Benzemez Kimse Sana! - Madonna "Live In Paris" 2008



Bugün bu konu hakkında birinci ağızdan yazabiliyor olmam benim için büyük bir mesele. Şov dünyasının gidişatına yol vermiş, müzik piyasasında gelmiş geçmiş en başarılı kadın sanatçı olmuş birini, formunun zirvesindeyken canlı izlemek resmen bu dünyanın ötesinde bir deneyimdi. Bir de bunu yıllardır iple çektiğimi düşünürseniz Madonna’nın sahneye çıktığı andaki hislerimi anlayabilirsiniz biraz. 80.000 kişi kapasiteli ve dopdolu stadda, hep bir ağızdan aynı şarkıları söylerken zıplamak, bugüne kadar DVD’lerden hayran olduğum kadını birkaç metre ötemde görebilmek her türlü eleştiriyi silip atabilecek bir faktördü. Fakat bu yazı bunun hakkında değil, konserin kendisi hakkında olacak. Senenin en büyük prodüksiyonlarından biri olan “Sticky & Sweet Tour”u şimdi yazarınızın kaleminden dinleyin.



Stada girişim konserin başlamasından çok önce olmadı. Sırf bu şovu görmek için ülkeler aştığımı düşünürseniz, sıraya öğlen sıcağının altında girmiş olacağımı tahmin ederdiniz heralde, ben öyle yapmadım. Ön sıralardaki arkadaşlarımın yanına ulaşmak için öne doğru ilerlerken bir yerden sonra mega hayranlar tarafından durduruldum tabi. Telefonla ulaşıp arkadaşlarıma el sallatırsam geçireceğini söyledi fakat telefonum azizlik yapmaya başladı o anda. Her neyse, olduğum yerde kaldım fakat ulaştığım bu noktada yine konseri izlemek için İtalya’dan gelmiş bir grupla muhabbet etmeye başladık. Samimiyet hemen gelişti, konser başladıktan beş dakika sonra beraber çığlıklar atıp omuz omuza zıplıyorduk. “Madonna makes the people come together” dedim içimden.





Şov başlamadan önce sahnedeki en büyük üç ekran küp oluşturacak biçimde kapanmış, Kabe şeklinde ortada dikiliyordu. Gayesi Tanrı kadar meşhur olmak olan birinin konserinde olduğumu hatırlattı bu bana. Açılış gösterisi olarak son yılların parlayan DJ’lerinden Bob Sinclair gözüktü önce sahnede. Kendisine eşlik eden zenci ve zenci gırtlaklı arkadaşı tüm stad takdir etmiş olmalı. Sinclair’in setleri kadar onun vokaliyle de coştuk. Hatta zaman zaman bunun bir ısınma turu olduğunu unuttuk bile. Sanki bu başarılı DJ’i izlemeye gelmiş gibi eğlendik. Sahnenin iki yanındaki devasa “M” afişleri gerçekliğe döndürüyordu zaman zaman beni. Bu arada bu pırıltılı M işaretlerini konser fotoğraflarında ilk gördüğümde gerçek zannetmiştim. Sadece bezden afişler olduğunu fark etmek şovun görkemi konusunda olumlu etki yaratmadı.





Ekranlarda ilk görülen görüntü yine bu logoydu. Konserin başlangıç saati olan 21.00’den assolist payı olarak ayırabileceğimiz 20-25 dakika sonra gelen bu intro tüm stadyumu coşkuya boğdu. Tik-tak sesleri eşliğinde M harfine zoom yaptık ve tur kitapçığında “Sweet Machine” olarak adlandırılan animasyonu izlemeye başladık. Ne yalan söyleyeyim teknik kalitesi çok şahane bir video değildi, ama bağırabildiğim kadar bağırırken pek önemseyemedim. Bir şekerin yaratım sürecini gösteren film boyunca üç ekranın bize dönük olanı akordeon gibi yukarı doğru açılmaya başladı. Dördüncü ve beşinci ekranlar ise sahnenin kenarlarını dolduruyordu. Açılan bu ekran sonra tekrar yukarıya doğru kapandı, C-A-N-D-Y harflerini sırasıyla izledik ve hemen peşine bir başka ekran kendi etrafında 180 derece döndü, arkasında tahtında Madonna oturuyordu!



Açılış şarkısı Candy Shop tıpkı Kylie’nin “2 Hearts”ı gibi tam bir konser şarkısıymış. Eşlik etmesi çok keyifli oluyor. Özellikle “My sugar is raw!” diye bağırdığı kısımlarda binlerce kişi de onunla beraber bağırıyordu. Şov olarak albümün tanıtımı için çıktığı ufak promo turnesinden farklı bir şey yapmadı, ama bu zaten gösterinin genel bir problemiydi. Albümün çıkışı ile turnenin başlangıç tarihi arasında kendi standartlarından daha kısa zaman bırakması sebep oldu buna sanırım. Candy Shop’tan sonra albümdeki versiyonuyla Beat Goes On girdi. Hard Candy hakkındaki yazımda bu şarkının albümdeki nadir manalı şarkılardan biri olduğunu yazmıştım. Madonna’yla özdeşleşen “Express Yourself” temasını barındırdığını düşündüğüm parça şovun ilerleyen dakikalarında bu temanın daha olgunlaşmış versiyonuyla tekrar çıktı karşımıza zaten. Bu ilk seferde ise sahneye bir arabanın yükseldiği, podyum boyunca ilerlediği şaşalı bir koreografi vardı.







Britney’in turnedeki konuk oyunculuğu bir sonraki şarkıdaydı. Madonna’nın en azıttığı dönemler (Erotica) sonrası özür dilemeyeceğini belirtmek için yazdığı Human Nature ezelden beri en çekici işleri arasındadır. Bu sefer elektro gitarla eşlik ettiği bir düzenlemesini dinletti bize. “Express yourself, don’t repress yourself” diye giden meşhur kısımlarını ise Britney söylüyordu. Bu cümlenin Beat Goes On’un peşine gelmesi o şarkı hakkındaki tezimi kanıtlıyor sanırım. Britney’i bir asansörün içine tıkılmış şekilde gösteren video ise güzel çekilmişti. Podyumun en ucunda gitar çalan Madonna’ya mı yoksa sahnenin gerisindeki ekranlarda kendini yerden yere vuran Britney’e mi bakması gerektiğini bilemiyordu insan. Finale gelirken Madonna iki kere “I’m not your bitch!” diye bağırdı, sonra Britney “It’s Britney, bitch!” dedi ve sonra tüm stadyum “It’s human nature!” diye bağırarak bitirdi şarkıyı. Konserin müzikal olarak zirve anlarından biriydi bence.





Sıradaki şarkı olan Vogue hakkında yazılacak çok şey var ama ilk önce konserin açılış kısmı boyunca susmak bilmeyen tik tak sesleriyle başlayalım. 50 yaşına gelen starın zaman kavramıyla bu kadar haşır neşir olmasını bununla açıklayabilir miyiz acaba? Hung Up ve Get Together’da masumca kullanılan bu efekt 4 Minutes şarkısını ve bu turneyi domine ediyordu resmen. Kırk yıllık Vogue’da bile müziğin kesilip tik-tak sesleriyle doldurulduğu oldu. Bu şarkının yeni aranjesinin akılları baştan alacak kadar iyi olduğunu söyleyemem. Dansları ise oldukça dikkat çekiciydi. Kadının hem hareketlere eşlik edip hem de zamanında mikrofunu kullanabilmesi gibi ince detaylar düşünülmüştü ve açılıştaki makine gibi tıkır tıkır işliyordu. Aynı zamanda Vogue, ilk defa bu turnede beraber söylenen büyük Madonna hitlerinin ilkiydi. “L” hitleri La Isla Bonita, Like A Prayer, Like A Virgin (ikinci gün) ve Vogue resmi olarak hiç biraraya gelmemişti.





Konserin tam burasında Kylie meselesine değinelim biraz. Bu iki kadının birbirleriyle ilham alış verişi her zaman çok ilgimi çekmiş ve takdirimi kazanmıştır. İkisinin şovları arasında her daim benzerlikler yakalanabilir ve Kylie’nin yaratıcı yönetmeni (creative director) William Baker esin kaynakları arasında Madonna’yı da gösterir. Madonna giydiği Kylie tişörtüyle bu ortak desteğin en büyük örneğini göstermişken Kylie bir önceki turnesinde Vogue’u canlı söyleyerek işi bir adım öteye götürmüştü. Şimdi bu turnede Madonna’nın Vogue performansının Kylie’yi andırması tesadüf olamaz heralde. Sahnede iç içe yükselen daire halindeki platformlar Kylie’nin Showgirl setinden birebir alınmış zaten. Şarkıyı tam da burada söylerken dansçıların giydiği kıyafetlerin Kylie’nin Vogue’u söylerken dansçılara giydirdiği kıyafetlerle neredeyse aynı olması beni çok heyecanlandırdı. Bu benzerlikleri kafamda not almaktaydım ki Into The Groove’u söylemek için sahneye ip atlayarak girdi Madonna. Kylie’nin Fever turnesinde yaptığı bu numaraya gitti aklım ve zaten konserin en güzel yerine gelmişken iyice mutlu olmuştum artık.







Old School (bit pazarına nur yağması durumu) diye adlandırılan ikinci kısım, ismine uygun görsellerine rağmen genelde yeni şarkılardan oluşuyordu. Madonna sahneye çıkmadan önce tur kitapçığındaki çekimlerle aynı temadaki Die Another Day videosunu izledik. Sırf bu geçiş kısmı için Madonna’nın hiç kullanmadığı bir boks ringi belirdi podyumun ucunda. Bence gayet güzel olurdu orada da bir şov yapması ama sadece dansçılar kullandı. Into The Groove’un dinlediğim en güzel düzenlemesi çalmaya başladığında asansörle yükselen Madonna ip atlamaktaydı. Konserdeki en güzel saçı ve kostümü bu kısımdaydı ve bence finale saklaması daha doğru olurdu ama çok fazla eğlendik bu bölümde. Into The Groove’u bize söyletirken daha da fazla ip atladı, arkadan Jump’ı duyduk ve doyamadan bitti. Heartbeat’e girmeden önce yüzüstü yere serildi, dansçıları alelacele ayakkabılarını değiştirdi ve kalp atışlarıyla kasılarak doğrulurken Madonna’ya yakışır şekilde önce poposunu dikiyordu havaya. Dinlerken, albümde hiç fark etmediğim bir şeyi fark ettim. Bu şarkının sözleri Madonna’ya birebir uyuyormuş. “İşte bu yüzden kendimi ışığın aydınlattığı tek kişi olarak görüyorum” diyor şarkıda, sahnede binlercesinin bakışları altındayken daha bir anlamlı oluyor tabi. Parçanın sonunda albümde olmayan bir şekilde gitarlar coşuyor ve çok da yakışıyor Heartbeat’e. En azından hemen peşine gelen ve gitarlarını Madonna’nın çaldığı Borderline’dan çok daha eğlendirici geliyor kulağa.





Borderline bu kısmın da, konserin genelinin de en temposu düşük kısımlarından biriydi, zaten pek sevdiğim bir şarkı değildir. Ancak tüm suçu şarkıda aramamak lazım. Açıkçası Madonna’nın gitar çalma hevesini tamamıyla destekliyorum ve dansedemediği zamanlar da şov yapacağına emin olduğum için kesinlikle gerekli buluyorum bunu. Fakat akustikle oldukça güzel işler çıkarırken (I Deserve It, Paradise, Miles Away gibi) elektro gitarda gürültü yaratmaktan başka bir şey yapmıyormuş gibi geliyor. Melodi değil akor çaldığı zaten belli ama bir de şarkıya bir faydası olmayınca, en azından bu faydayı biz duyamayınca manasız kalıyor. Bir de gidip zangır zangır öttürmüyor mu (I Love New York gibi), deli ediyor beni. Borderline da sadece elektrogitara dayanan bir şov olduğu için yeterli gelmedi bana. Sadece dinlenmesine yaradı. Sırada gelen şarkı için buna gerek vardı sanırım. Hard Candy’den “Benzemez kimse bana” temalı She’s Not Me konserin en merak ettiğim şarkılarındandı çünkü bu parçada Madonna kendi taklitlerini hırpalıyordu. Aynen duyduğum gibiymiş, daha şarkının başlarında yükselen Material Girl, konik sütyen ve Like A Virgin dönemi taklitleri Madonna’dan nasibini aldılar. Önce kostümleri söküldü, sonra kızlardan birinin dudaklarına yapışıldı (tabi ki orijinal Madonna tarafından). Geçen turnedeki Sorry performansının aksine bu sefer dudaklar arasında duvak tülü vardı. Şarkının sonuna doğru gelen ve albümde de bulunan coşkulu kısımdan önce etrafımdaki İtalyanları da zıplamak için gaza getirdim ve biz “four, three, two, one” diye sayar saymaz Madonna da yere serilip “Let It Will Be”deki performansını andırırcasına kıvranmaya, çırpınmaya, tekmeler atmaya başladı. Benzettiğim performans gibi burada da çok gaza getirdi seyirciyi kraliçe. Konserde yerinde duramaması ayrı bir olay böyle kendini parçalayıp şarkıya devam edebilmesi ayrı bir şey. Üstündeki ufacık şortu da burada çıkartıp rahat etti ayrıca.





İkinci kısmın son şarkısı ilk defa kendine final kısmının dışında yer bulan Music idi. Bölünebilen ekranların şahane bir kullanımıyla bir metro gelip durmuş gibi oldu sahnede ve açılan kapılardan dansçılar akarken Madonna sahneye yandan giriş yaptı. Animasyondaki metro “Freshville”e gidiyordu, Madonna da bu şarkının enerjik versiyonuyla bizi oraya götürdü. Şarkının bitişi de bu metro numarasıyla yapıldı ve sahnedeki ekip tümüyle kapıların arkasında kaldığında tüyler diken dikendi. Sırada ancak yavaş veya orta tempo bir şarkı olabilirdi biraz nefes almamız için. Araya giren “Here Comes The Rain Again” animasyonu haddinden fazla bayıktı ama çok hızlı hareket eden ayaklarıyla yürüyen banda gerek bırakmayan etnik dansçılar olayı toparladı. Bu sırada oldukça yakın olduğum podyum önünü yukarda bekleyen iki devasa çember çevreledi. Aşağıdan yükselen piyano ve üstündeki Madonna şahane bir “Devil Wouldn’t Recognize You” yorumu izlettirdiler bize. Şarkı Justin’in “Cry Me A River” ve “What Goes Around (Comes Around)”uyla beraber bir üçleme oluşturuyor resmen, tıpkı bu şarkılar gibi eşlik etmesi çok keyifli oldu. Zaten Timbaland’in “düzenlerken kendinden çaldığı şarkı” yorumu yapılmıştı bu parçaya.



Spanish Lesson, Hard Candy albümünün en sevilmeyen parçasıdır kesinlikle. Konsere sırf üçüncü kısmın Çingene teması vasıtasıyla dahil oldu bence. Madonna’nın Latin yaptığı kısımlar dışında oldukça gıcık bir 3-4 dakikaydı, söylerken de oldukça fazla cırlayarak kulakları tırmaladı. Neyse ki kostümü, bir önceki kısım gibi yine çok güzeldi de biraz telafi etti. Albümün üçüncü single’ı Miles Away’in görselleri Türk izleyiciler için hoş bir sürpriz olmuştur sanırım. İlk gördüğümde emin olamadım ama hem materyal tekrarlanırken hem de ikinci günün konserinde fark ettim ki ekranda geçen pasaport, vize, yollar, yolculuklar temalı görüntülerde “Atatürk”ün ismini görüyorduk birkaç kez. Vizeyle en çok haşır neşir olan ülkelerden biri olduğumuz için olabilir belki. Madonna bu şarkıda akustik gitar çaldı, şarkının bütününün topu topu 4 akordan oluştuğunu düşünürsek çok zorlandığını sanmıyorum. Fakat şarkı benim için ayrıca manalıydı zaten. Yıllardır Madonna hayranıyım, kırk yılda (pardon yirmi yılda) bir konserini görmüşken biraz salaklaşma hakkım vardı. Ben de bu şarkının bridge bölümünü gökyüzüne bağıra bağıra söyleyerek İstanbul’a gönderdim. Tempolu ama oldukça buruk bu şarkı önceki haftalarda musallat olan melankoliyi Paris’te bırakıp dönmeme yardımcı olmuştur belki.





Geçen sene Madonna Live Earth’de çıktığında Gogol Bordello ile yaptığı La Isla Bonita şovu bütün Confessions turnesinden daha çok hoşuma gitmişti. Şanslıyım ki kraliçe bu turne için de aynı şovu saklamış. Gogol Bordello izlemedik tabi ama eşlik eden muhtemelen Romen (ya da Romen kılığındaki) grupla beraber bağıra bağıra Lela Pala Tute söyledik. Belki de Madonna’nın yaptığı en iyi karışım La Isla Bonita ve bu şarkınınkidir. Yaklaşık bir senelik bir versiyon olmasına rağmen hiç eskimemiş. Bu şarkıdan sonra bu turnenin kendine has taraflarından birini daha görmüş olduk. Romen grup Doli Doli adlı bir şarkı söylerken Madonna gözümüzün önünde dinlendi, bir iki kadeh bir şey içti ve dansçıların şovunu izledi. Yine şaşırtıcıdır ki ilk defa Madonna’nın bu kadar güzel dansçı kızları işe aldığını gördüm. Uzun dalgalı saçları ve tavırlarıyla her biri ayrı ayrı çekiciydi. Üstelik de Madonna’nın yüzü yaşını açık açık belli etmeye başlamışken. Tabiî ki sahnede Madonna’dan başka sarışın yoktu. “Sarışın ihtiras” o kadarına da göz yumamaz! Doli Doli bitince Madonna yine gitarına sarıldı ve You Must Love Me ile hayranlarını ağlatmaya girişti. Evita müzikaline ait bu şarkıyı filmde söylediğinden çok daha berrak bir ses ile (filmdekini söylerken ölüyordu zira) fakat biraz gereksiz yere melodi ve söz eşleşmesini deforme ederek söyledi. Boş yere ağdalı gibi gözüktü bu durumda şarkı fakat yine oldukça etkileyiciydi. Zaten sözlerdeki gibi varsaymasına gerek yoktu, oradaki herkes aşıktı Madonna’ya.





Konserin politik tarafına ancak gelebildik. İnternette izleyip nefret ettiğim Get Stupid videosu bu kostüm değişikliği arasında girdi. Evet, stadyumda dev ekranlarda izlemek çok daha iyi gösterdi; evet, sesi o kadar da berbat çıkmıyormuş ama bence yine de başarısız bir çalışmaydı. Beat Goes On’un daha olgun manalarda kullanıldığını söylemiştim. Burada genç kızlardansa bütün insanlığa seslendi Madonna. Gelecek ve sesi duyulan felaketlere karşı uyumayın dedi, fikrinizi belli edin, bir şeyler yapın dedi. Ve elbette yaklaşan Amerikan seçimlerinin Demokrat Parti adayı Barack Obama’ya sağlam bir destek verdi. İlginç bir ayrıntıdır, konserin dünyayı umursamaz aklı havada Madonna hayranları tarafından doldurulduğunu düşünüyorsunuzdur belki ama video Obama görüntüsüyle bittiğinde ciddi bir alkış duyuldu stadda. Bu arada bizim gazeteler gibi olmak istemem ama bu şarkıda da bir ay yıldız logosu gördüm. Türk gururum okşanıyor, ne yapalım? Gerçi başlangıcında bazıları hoş olmayan sembollerin arasında geçti ya, neyse. Gazetelerden bahsetmişken Paris konserlerinin ticari olarak fiyasko olduğu haberlerini okudunuz mu? Kocaman stad iki gün de tıklım tıklım doluydu. Kim gidemedi de bok atmak istedi bilmiyorum. Hele de güya birilerinden alıntı yapılmış gibi yazılan “Madonna eskisi gibi seyirci çekmiyor ama halen kraliçe ünvanını korumak için savaşıyor.” cümlesi iyice komediydi. Madonna’nın şu an en iyi yaptığı şey bilet satmak. Araştırmacı gazetecilikte tarih yazıyoruz bazen.





Gelelim konserin büyük hayal kırıklığı olan son kısmına. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki konserin daha ilk detayları sızarken acaip heyecanlandırmıştı beni şarkı listesi. Hele de bu son kısım 4 Minutes, Hung Up, Like A Prayer, Ray of Light ve Give It 2 Me ile tam bir şölene dönüşecekti. Maalesef öyle olmadı. Promo turnesinden farklı olmayan 4 Minutes şovu çok sıkıcıydı, Madonna’nın yorumu çok kötüydü, adeta şarkıyı ilk kez söylüyor gibiydi. Bol bol detone oldu, saç güzel olsa da (kakül) kostüm kasıntıydı. Nasıl diyeyim, Get Smart filminin sonunda çaldığında daha çok coşturmuştu bu şarkı mesela. İşi şüphesiz peşine gelen Like A Prayer kurtardı. Like A Prayer, bu konserde tam bir efsaneydi! Aslında sözleri itibarıyle basit bir aşk şarkısı olan bu parça görsellerindeki alıntılarla sağlam bir manevi hissiyat yarattı bende. Hele de biraz daha uzaktan izlediğim ikinci gün, tüm sahneyi görebilirken aldığım haz acaipti. Başta farklı dillerde Allah’ın isimleri geçti sonra Hz. İsa’nın “Işıktan geldik, ona döneceğiz” sözünü gördük. Madonna’nın (Kabala inancı sağolsun) ışık takıntısını herkes bilir. Geçen sözlerin çoğu bununla alakalıydı. Sonra ise bir erkek sesinin çarpıcı “and it feels like..” vokalleriyle beraber farklı bir tema hakkında sözler gördük. Bütün felsefelerin aslında bahsettiği tek şey olan “bütünlük” inancını, yani her canlı ve varlığın tek bir bütünün parçası olduğu inancını en güzel destekleyen düşüncelerden biri: Kendin için istemediğini başkası için isteme. Tevrat’tan, İncil’den ve Buda’dan alınan alıntılardan sonra bir tane de Hadis geldi. Ne yalan söyleyeyim bütün tüylerim diken dikendi o an. “Kendi için dilediğini kardeşi için dilemeyen bizden değildir” diye çevirebilirim hatırladığım kadarıyla. Peşine de “Peygamber Muhammed” diye yazdı. Verdiği mesajlarla ve o üçlü vuruşlarıyla oldukça etkileyici bir şovdu Like A Prayer. Peşine de sadece Ray of Light gelebilirdi.



Ray of Light, Madonna’nın ikinci (ve sevdiğim) döneminin, Ray of Light albümü sonrası döneminin, aydınlanmış döneminin simgesidir benim için. Zamanında en esaslısı olduğu disko kızını üçüncü kişi olarak anlatır ve değiştiğini çok güzel şekilde yansıtır bu şarkıda. Ayrıca süper bir parçadır o da var. O yüzden bu şarkıya (muhtemelen ışık takıntısı yüzünden) sık sık şovlarında yer vermesinden memnunum. Dans etmemesine rağmen benim için en eğlendirici kısımlarından biriydi gösterinin. Sonrasında biraz dinlenme zamanıydı Madonna için. Bize alkış tutturup eski parçalarından birini hep beraber söyleme görevini verdi. İlk gün bu şarkı Express Yourself idi ve sevdiğim bir parça olduğu için sevindim. İkinci gün ise Like A Virgin idi ve bir klasik olduğu için çok sevindim. Şaka maka aynı konserde Like A Prayer, Like A Virgin, La Isla Bonita ve Vogue’u dinleyen çok sınırlı bir kalabalıktanım artık. Bu dahil hiçbir turnenin kalıcı setlistinde beraber yer almıyor bu şarkılar. 80 bin kişinin acapellası sonrasında sırada Hung Up vardı. Hiç şüphesiz konserin en büyük hayal kırıklığı bu şarkıydı. Önceki turnede insanın kanını kaynatan efsanevi disko işi bu turnede ABBA sample’ının sesi kısılmış ve rock tarzında mixlenmiş haliyle zıplatmadı bile beni. Promo turnesindeki sevmediğim hali bunun yanında daha iyiydi. Hiç bozmasa ve belki sample’ladığı şarkıdan (Gimme Gimme Gimme) biraz alıntıyla söylese stadyumu hep berbaer yıkabilirdik. Belki de ondan korkmuşlardır.





Son şarkı, final için kusursuz, mükemmel bir seçim olan Give It 2 Me idi. Çünkü son yıllarda Madonna’dan gelen en zıpır şarkılardan biriydi bu ve Paris’te nedense konseri bekleyen her hayran bu şarkıdan bahsediyordu. Listelerde 4 Minutes kadar iş yapmamasına bakmayın, Madonna’nın taş gibi gözüktüğü klibi ve enerjisiyle bu şarkı hayranlar için 4 Minutes’den daha değerli. Maalesef kraliçe bu şarkının aranjesinde de ölümcül bir hata yapmış. Atari görselleriyle süslenen, atari oyunlarında çalanlar gibi şahane bir melodinin altına gıcık bir disco beat’i döşemiş. O da kaliteli diskolarda çalan türden değil. Albümü ilk aldığımda sokaklarda zıplayarak gezmemi sağlayan coşku kısılmıştı bu sayede. Ben o ritmi duymamayı tercih ettim bu yüzden. Şarkı albümdeki gibi söylendi ve şovu da promo turdakinin aynısı olarak yapıldı (iki konuda da çok daha yaratıcı olunabilirdi), sonra bu sefer bizim söylememiz için tekrar girdi nakarat bölümü. Stadın (görece olarak kısa tutulan) eşliğinden sonra sıra bütün dansçıların ve Madonna’nın coşmasındaydı. Bağırarak “No one’s going to stop me now!” denildi, Madonna sahnenin arkasındaki merdivenlere tırmandı, “Give it to me!” diye haykırdı ve “Game Over” yazan ekranlar binlerce seyircinin alkışları eşliğinde kapanmaya başladı. Konser sona ermişti.





Madonna kaç zamandır “iyi geceler” veya “teşekkür ederim” demeden bitiriyor konserlerini. Bu turnenin Avrupa ayağının çift dikiş yaptığı tek durağı Paris olduğundan mıdır bilinmez, ikinci günün sonunda bu iki cümleden birini söyledi. Heyecandan hangisi hatırlamıyorum. Üstelik ilk günün sonunda yaptığı gibi ekranlar kapanmadan sahneden inmek yerine bu sefer biraz şirinlik yapıtğını da gördük. Madonna’nın genelde daha soğuk olduğu bu son şov için iyi bir telafi oldu. Zira nedendir bilinmez seyirciye daha az yakındı 21 Eylül konserinde. Zaten bir şarkıda tökezledi, She’s Not Me’deki dansçının üstündeki konik sütyeni zorlukla açıp “Bitch!” diye bağırdı ve Heartbeat’de yüzüsyü yere serilmesi gerekirken şovu sallamayıp önce su içti sonra uzandı boylu boyunca. Peşine kalkarken de önce poposunu doğrultmadı. Bu arada yanlış anlaşılan ufak bir jest vardı 20 Eylül şovunda. Kadın iltifat etmek isteyip “Paris is the shit!” diye bağırınca (“Bütün olay Paris’te!” gibi bir manaya geliyor argoda) bazıları şehre küfrediyor sanmış. Sadece ağzının bozukluğundan dolayı gelişen bir yanlış anlama bu. Ağız bozukluğu demişken iki gün de “motherfucker” demeyi ihmal etmedi. Unutsa bozulurdum yeminle. Sonuç olarak tam anlamıyla bir Madonna konseri olmazdı o tamlama olmadan.



Hayatımda yazdığım en uzun değerlendirme yazılarından biri böylece sona eriyor. Hayatımda izlediğin en büyük canlı prodüksiyona da böylesi yakışırdı. Madonna bundan sonra bu kadar başarılı albümler yapar mı, 120 milyon dolarlık anlaşması müzikal anlamda onu ne kadar bağlar ileride göreceğiz. Ancak Warner Bros.la yaptığı son albümü destekleyen sahne turnesi kusurlarına rağmen büyük bir başarıdır benim gözümde. Buna 74.000 izleyiciyle rekor kıran Wembley konseri de, yaklaşık 150.000 izleyicinin gördüğü Paris ayağı konserleri de kanıttır. Şimdi şovu Amerika’ya ve Güney Amerika’ya taşımaya hazırlanıyor. İstanbul’a uğramayışı bende ciddi bir kızgınlık yaratmış olsa da, zenginleştikçe para hırsı artsa da Madonna’ya gerçek anlamda sırtımı dönmem imkansız bir şey. Konserin çoğunda kendisini bir film karakteriymiş gibi izlesem de podyumun ucuna gelip bana doğru eğildiğinde gerçek bir insan olduğunu anlayıp heyecanımın tavan yapması boşuna değil. Bu piyasadaki en heyecan verici isimlerden biri olduğuna da hiç şüphe yok. Parlak geleceği bir yana dursun geçmiş kariyeri bile yeter. Tıpkı şarkısında söylediği gibi başkalarının adı Madonna değil. Kısacası “Benzemez kimse sana..” diyerek bitiriyorum yazımı. Ve bir sonraki turneyi iple çekiyorum.



Dip Not: Fotoğraflar için Anıl'a, Arif'e, Umut'a ve Madonnaturk.com'a teşekkür ederim. Sanırım bir ara istediğin gibi kullan demişlerdi ama emin değilim :) Umarım demişlerdir.

9 yorum:

Adsız dedi ki...

Tespitler aşırı yerinde olmuş .. hataları görmemezlik yapmamışşın :) Bu çok güzel bir kere ..
Yalnız ben mesela şuraya takıldım. Die Another Day box ringi ile ilişkiliyken tema bir anda ziplayan jimnastik yapan 50'lik tazeye dönüyordu. Benim beğenmedim ayrıntı buydu. Diğer konularda tamamen katılıyorum. 4. bölüm bence de hayal kırıklığıydı :)

AC

suddenly dedi ki...

güzel yazı olmuş. gidemeyenler için çok aydınlatıcı özellikle. saol fatih.

lecterhouse dedi ki...

box ringi kesinlikle daha fazla kullanılmaydı, daha yumuşak bi geçiş yapılabilirdi böylece.

sevmenize sevindim :) uzuuun olmasına rağmen okumanıza da sevindim :)

0rcun dedi ki...

okuduğumda kendimi "en paris'te hissettiren" yazı bu oldu.
ellerine kollarına gözlerine sağlık:)
ama 2 gece izleyen siz insanları kıskandığımdan şunu belirtmek isterim
Evita'da ölürken Lament'i söylüyodu (A)

edda dedi ki...

enfes:O)

lecterhouse dedi ki...

ya tamam da you must love me yi söylerken de ölüm döşeğinde yatıyordu ki :) onu demek istedim

0rcun dedi ki...

hala kıskanıyorum

Popdater dedi ki...

Biraz geç bir yorum ama, bi sene sonra da ayni heyecani yasadigina eminim. Ben yazinla bir kez daha iki hafta öncesinin heyecanini yasadim.. Haci olmak güzelmis..

Adsız dedi ki...

nefis bir yazı olmus ve ne cok ayrıntı yakalamıssın
bu yıl sofya ayagını izledim turnenin kendimi şanlı hissediyorum ..kalemine saglık..