29 Eylül 2008 Pazartesi

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) AŞK-I VİRANE – RAFET EL ROMAN
2) APTAL – DENİZ SEKİ
3) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER
4) ŞEYTAN – SERDAR ORTAÇ
5) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN

Yabancı Liste

1) DISTURBIA – RIHANNA
2) SO WHAT – PINK
3) PJANOO – ERIC PRYDZ
4) ALL SUMMER LONG – KID ROCK
5) HANDSFREE – SONNY J

Türkçe Rock

1) İHTİMAL – GECE YOLCULARI
2) BU KEZ ANLADIM – EMRE AYDIN
3) BEN SENİ ARAYAMAM – YÜKSEK SADAKAT
4) DALGALANDIM DA DURULDUM – GRİPİN
5) AZAP – SEKSENDÖRT

Üç listede de fark edilmeyecek kadar az değişiklik var. Hatta rock listesinin ilk 5’inde değişiklik yok bile. Herkese iyi dinlemeler.

27 Eylül 2008 Cumartesi

Avanak Kal : Sonuçta Ticari Sinema Ama Bir Yerde Sinema Bile Değil


Ayakta Kal Fragmanı


Avanak Kuzenler Fragmanı

Kimse bu iki filmin sanat eseri olacağını iddia etmiyordu zaten. O yüzden şimdi ne kadar kötü olduklarına şaşırmak beyhude olurdu. Fakat ticari sinemanın bile bu kadar ticari olabilmesi benim kusma isteğimi körüklüyor. Recep İvedik’in yapımcısı bu filmden kaldırdığı parayla (ki bence o kadar kötü bir film sayılmazdı) iki yeni gişe filmi hazırlayıp sundu bize. Bunların ilki “Avanak Kuzenler” Ramazan Bayramı’nın bereketinden, öbürü “Ayakta Kal” sömestri tatilinin güzelliğinden faydalanacak. Aslında istediğim iki filmin fragmanlarını izledikten sonra şöyle güzel düşünülmüş oturaklı bir yazı yazmaktı fakat öyle saçma sapan ortak noktaları var ki aklım ister istemez liste yapma formülüne gidiyor. Burada yayınladığım fragmanlara siz de bir göz atın dediğimi anlayacaksınız.



Avanak Kuzenler zaten kastıyla (Fatma Toptaş, Tuluğ Çizgen, Hakan Bilgin) ve kaybeden karakter kadrosuyla Recep İvedik’i taklit ediyordu. Ayakta Kal ise yine kadrosuyla (Mehmet Aslan, Okan Karacan, “Benimle Dans Eder Misin?”i kazanan çocuk, bilimum işsiz güçsüz genç) ve birebir sahneleriyle Çılgın Dersane’nin dramaya dönüştürülmüş haliydi. Bu haliyle bile fazla orijinal kaçmış olacaklar ki aynı sermayeden yiyen iki filmin tanıtım ve imaj çalışmaları birbirinin kopyası yapılmış. Şimdi afişlerdeki “kitsch” havayı iyi bir şeye yorduk diyelim. Ki gerçekten Ayakta Kal’ın birbirine sarılan genç çift, kızgınca bakan zengin çocuğu, altta yumruk ve bıçakla birbirine girmek üzere resmedilmiş başrollerini başka şekilde görmeye imkan yok. Logosu, “Avanak Kuzenler” filmiyle aynı renkte, aynı şekilde çerçevelenmiş ve yazı fontları da kardeş gibi duruyor. Birinin komedi oluşunun verdiği ufak bir yamukluk farkı var sadece. Zaten sitedeki tasarıma bakarsanız, kör gözüne parmağım kavramının dibine vurulduğunu hatta delindiğini göreceksiniz. Kolejli ve devlet liseli gençlerin kavgasını anlatan filmin oyuncuları ikiye bölünmüş birbirlerine saldırı pozisyonundalar. İstanbul’un da öyle bir yerine gelmişler ki aynı caddenin bir yanı gökdelen fışkırtıyor, öbür tarafı gecekondu. Bu ayrımcılıktan prim yapan filmleri oldum olası sevmemişimdir zaten, bir de fragmanı izleyince gençleri öyle güzel kavgaya teşvik ettiği görülüyor ki sormayın gitsin.



Avanak Kuzenler’in yaratıcılıktan nasibini almamış konusuna, berbat esprilerine girmeyeyim bile diyorum. Bu yazının asıl konusuna geçelim hemen. İki fragmanı izleyin öncelikle. Açılıştaki Jaws’ımsı melodiye takılmıyoruz, logoların kendi müziği zira. Sonra Ayakta Kal fragmanının ilk sahneleri dans müziğiyle, açılan mini eteklerle, zenginlerin lüküs hayatıyla, açılan mini eteklerle, güzel arabalarla ve açılan mini eteklerle dolu. Havuza bir jip dalar dalmaz, oradan fakir ama gururlu ama halen daha başrol olmayan çocuğumuz soyunma odasında konuşuyor: “Biz o zengin züppelerini sahaya gömmek için buraya geldik!” Buyurun işte filmi izlemeseniz de olur. Sonrasında zengin fakat inatçı “züppe”, fakir rolünde gerçekten çook inandırıcı olan Mehmet Aslan ve Selena’yla sağlam bir kariyer intiharı yapmış olan Sinem Kobal öyle eski, öyle bilindik, gıcık bir aşk üçgenine giriyorlar ki açın televizyonu beş dakika içinde üç tane daha iyi işlenmiş eski Türk filmi bulmanız mümkün.



En vurucu kısma gelmeden önce Avanak Kuzenler filminin fragmanında da ilerleyelim biraz. Bu filmde Alp Kırşan sakar ve düşüyor. İnanabiliyor musunuz? Yani bunca senedir hiç yapmadığı bir şeydi çünkü, içinde bulunduğu video şeklindeki medyanın yüzde sekseninde sakar ve düşen bir tip değildi çünkü! Bununla yetinmeyelim İvedik’in garibanı Sibel yine bu filmde de “ben onunla evlenmek istemiyorum!” modunda. Filmin ismi her göründüğünde çok neşeli bir tip “Avanak Kuzenler” diye bağırarak filmin hitap ettiği kitlenin muhtemelen anlama özürlü olduğunu varsayıyor (suçlayabilir miyiz?). Tatlı kısım ise bundan hemen sonra. İki fragman da başlangıcından 1 dakika 50 saniye sonra duygusallaşıyor, aynı müzik devreye giriyor ve filmin aşk dolu sahnelerini izlemeye başlıyoruz. Ama çalan resmen aynı müzik! Aynı şarkının iki cover’ı bile birbirini daha az andırır. İlk öpüşmeler bu arada gösteriliyor tabi. Hadi Avanak Kuzenler zaten adı üstünde bir film ya, Ayakta Kal bu sahneden sonra iyice cozutuyor, karikatür tiplerin, bilindik kavgaların, “zengin kızından yenge mi olur”ların suyunu çıkartıyor. Bir de Okan Karacan var işin içinde zaten, elimde tek bir fırsat olsa onu mu yoksa Alp Kırşan’ı mı uzaya şutlardım bir türlü seçemiyorum.



Ayakta Kal’ın içler acısı fragmanı sona ererken Mehmet Aslan futbol maçında tökezleyip düşmeden ayağa kalkıyor. Göz yaşartıcı bu an bize bir yerden tanıdık (Çılgın Dersane de futbol maçıyla bitiyordu) ama kim takar bundan sonra. Beynimize yeterince kısa devre yaptırdı zaten. Şimdi şunu söyleyeyim size, bu filmden daha önceden bahsederken de Emre Tetikel ve Alp Çoker adlı iki genç oyuncu içerdiğini ve bunlardan başka takip edilesi bir yanı olmadığını söylemiştim. Yine de objektif kalmak zorundayım, bu filme ilgi duyuyorsanız gerçekten sizde yanlış bir şeyler var. Aynen Avanak Kuzenler’de olduğu gibi. O yanlış şeyler de hiç gelişmeden kalmış bir sinema zevki ve yıllardır gördüğü zırvaları bilet parası verip tekrar izlemek isteği olarak özetlenebilir. Genç yaşta da olsam sinema hakkında yıllardır yazan biri olarak fragmanlarına ayrı müzik bulmaya tenezzül bile etmeyen bu iki sıradan, ucuz, çöp filmi kınıyorum. Umarım sizi de ikna edebilmişimdir.

Benzemez Kimse Sana! - Madonna "Live In Paris" 2008



Bugün bu konu hakkında birinci ağızdan yazabiliyor olmam benim için büyük bir mesele. Şov dünyasının gidişatına yol vermiş, müzik piyasasında gelmiş geçmiş en başarılı kadın sanatçı olmuş birini, formunun zirvesindeyken canlı izlemek resmen bu dünyanın ötesinde bir deneyimdi. Bir de bunu yıllardır iple çektiğimi düşünürseniz Madonna’nın sahneye çıktığı andaki hislerimi anlayabilirsiniz biraz. 80.000 kişi kapasiteli ve dopdolu stadda, hep bir ağızdan aynı şarkıları söylerken zıplamak, bugüne kadar DVD’lerden hayran olduğum kadını birkaç metre ötemde görebilmek her türlü eleştiriyi silip atabilecek bir faktördü. Fakat bu yazı bunun hakkında değil, konserin kendisi hakkında olacak. Senenin en büyük prodüksiyonlarından biri olan “Sticky & Sweet Tour”u şimdi yazarınızın kaleminden dinleyin.



Stada girişim konserin başlamasından çok önce olmadı. Sırf bu şovu görmek için ülkeler aştığımı düşünürseniz, sıraya öğlen sıcağının altında girmiş olacağımı tahmin ederdiniz heralde, ben öyle yapmadım. Ön sıralardaki arkadaşlarımın yanına ulaşmak için öne doğru ilerlerken bir yerden sonra mega hayranlar tarafından durduruldum tabi. Telefonla ulaşıp arkadaşlarıma el sallatırsam geçireceğini söyledi fakat telefonum azizlik yapmaya başladı o anda. Her neyse, olduğum yerde kaldım fakat ulaştığım bu noktada yine konseri izlemek için İtalya’dan gelmiş bir grupla muhabbet etmeye başladık. Samimiyet hemen gelişti, konser başladıktan beş dakika sonra beraber çığlıklar atıp omuz omuza zıplıyorduk. “Madonna makes the people come together” dedim içimden.





Şov başlamadan önce sahnedeki en büyük üç ekran küp oluşturacak biçimde kapanmış, Kabe şeklinde ortada dikiliyordu. Gayesi Tanrı kadar meşhur olmak olan birinin konserinde olduğumu hatırlattı bu bana. Açılış gösterisi olarak son yılların parlayan DJ’lerinden Bob Sinclair gözüktü önce sahnede. Kendisine eşlik eden zenci ve zenci gırtlaklı arkadaşı tüm stad takdir etmiş olmalı. Sinclair’in setleri kadar onun vokaliyle de coştuk. Hatta zaman zaman bunun bir ısınma turu olduğunu unuttuk bile. Sanki bu başarılı DJ’i izlemeye gelmiş gibi eğlendik. Sahnenin iki yanındaki devasa “M” afişleri gerçekliğe döndürüyordu zaman zaman beni. Bu arada bu pırıltılı M işaretlerini konser fotoğraflarında ilk gördüğümde gerçek zannetmiştim. Sadece bezden afişler olduğunu fark etmek şovun görkemi konusunda olumlu etki yaratmadı.





Ekranlarda ilk görülen görüntü yine bu logoydu. Konserin başlangıç saati olan 21.00’den assolist payı olarak ayırabileceğimiz 20-25 dakika sonra gelen bu intro tüm stadyumu coşkuya boğdu. Tik-tak sesleri eşliğinde M harfine zoom yaptık ve tur kitapçığında “Sweet Machine” olarak adlandırılan animasyonu izlemeye başladık. Ne yalan söyleyeyim teknik kalitesi çok şahane bir video değildi, ama bağırabildiğim kadar bağırırken pek önemseyemedim. Bir şekerin yaratım sürecini gösteren film boyunca üç ekranın bize dönük olanı akordeon gibi yukarı doğru açılmaya başladı. Dördüncü ve beşinci ekranlar ise sahnenin kenarlarını dolduruyordu. Açılan bu ekran sonra tekrar yukarıya doğru kapandı, C-A-N-D-Y harflerini sırasıyla izledik ve hemen peşine bir başka ekran kendi etrafında 180 derece döndü, arkasında tahtında Madonna oturuyordu!



Açılış şarkısı Candy Shop tıpkı Kylie’nin “2 Hearts”ı gibi tam bir konser şarkısıymış. Eşlik etmesi çok keyifli oluyor. Özellikle “My sugar is raw!” diye bağırdığı kısımlarda binlerce kişi de onunla beraber bağırıyordu. Şov olarak albümün tanıtımı için çıktığı ufak promo turnesinden farklı bir şey yapmadı, ama bu zaten gösterinin genel bir problemiydi. Albümün çıkışı ile turnenin başlangıç tarihi arasında kendi standartlarından daha kısa zaman bırakması sebep oldu buna sanırım. Candy Shop’tan sonra albümdeki versiyonuyla Beat Goes On girdi. Hard Candy hakkındaki yazımda bu şarkının albümdeki nadir manalı şarkılardan biri olduğunu yazmıştım. Madonna’yla özdeşleşen “Express Yourself” temasını barındırdığını düşündüğüm parça şovun ilerleyen dakikalarında bu temanın daha olgunlaşmış versiyonuyla tekrar çıktı karşımıza zaten. Bu ilk seferde ise sahneye bir arabanın yükseldiği, podyum boyunca ilerlediği şaşalı bir koreografi vardı.







Britney’in turnedeki konuk oyunculuğu bir sonraki şarkıdaydı. Madonna’nın en azıttığı dönemler (Erotica) sonrası özür dilemeyeceğini belirtmek için yazdığı Human Nature ezelden beri en çekici işleri arasındadır. Bu sefer elektro gitarla eşlik ettiği bir düzenlemesini dinletti bize. “Express yourself, don’t repress yourself” diye giden meşhur kısımlarını ise Britney söylüyordu. Bu cümlenin Beat Goes On’un peşine gelmesi o şarkı hakkındaki tezimi kanıtlıyor sanırım. Britney’i bir asansörün içine tıkılmış şekilde gösteren video ise güzel çekilmişti. Podyumun en ucunda gitar çalan Madonna’ya mı yoksa sahnenin gerisindeki ekranlarda kendini yerden yere vuran Britney’e mi bakması gerektiğini bilemiyordu insan. Finale gelirken Madonna iki kere “I’m not your bitch!” diye bağırdı, sonra Britney “It’s Britney, bitch!” dedi ve sonra tüm stadyum “It’s human nature!” diye bağırarak bitirdi şarkıyı. Konserin müzikal olarak zirve anlarından biriydi bence.





Sıradaki şarkı olan Vogue hakkında yazılacak çok şey var ama ilk önce konserin açılış kısmı boyunca susmak bilmeyen tik tak sesleriyle başlayalım. 50 yaşına gelen starın zaman kavramıyla bu kadar haşır neşir olmasını bununla açıklayabilir miyiz acaba? Hung Up ve Get Together’da masumca kullanılan bu efekt 4 Minutes şarkısını ve bu turneyi domine ediyordu resmen. Kırk yıllık Vogue’da bile müziğin kesilip tik-tak sesleriyle doldurulduğu oldu. Bu şarkının yeni aranjesinin akılları baştan alacak kadar iyi olduğunu söyleyemem. Dansları ise oldukça dikkat çekiciydi. Kadının hem hareketlere eşlik edip hem de zamanında mikrofunu kullanabilmesi gibi ince detaylar düşünülmüştü ve açılıştaki makine gibi tıkır tıkır işliyordu. Aynı zamanda Vogue, ilk defa bu turnede beraber söylenen büyük Madonna hitlerinin ilkiydi. “L” hitleri La Isla Bonita, Like A Prayer, Like A Virgin (ikinci gün) ve Vogue resmi olarak hiç biraraya gelmemişti.





Konserin tam burasında Kylie meselesine değinelim biraz. Bu iki kadının birbirleriyle ilham alış verişi her zaman çok ilgimi çekmiş ve takdirimi kazanmıştır. İkisinin şovları arasında her daim benzerlikler yakalanabilir ve Kylie’nin yaratıcı yönetmeni (creative director) William Baker esin kaynakları arasında Madonna’yı da gösterir. Madonna giydiği Kylie tişörtüyle bu ortak desteğin en büyük örneğini göstermişken Kylie bir önceki turnesinde Vogue’u canlı söyleyerek işi bir adım öteye götürmüştü. Şimdi bu turnede Madonna’nın Vogue performansının Kylie’yi andırması tesadüf olamaz heralde. Sahnede iç içe yükselen daire halindeki platformlar Kylie’nin Showgirl setinden birebir alınmış zaten. Şarkıyı tam da burada söylerken dansçıların giydiği kıyafetlerin Kylie’nin Vogue’u söylerken dansçılara giydirdiği kıyafetlerle neredeyse aynı olması beni çok heyecanlandırdı. Bu benzerlikleri kafamda not almaktaydım ki Into The Groove’u söylemek için sahneye ip atlayarak girdi Madonna. Kylie’nin Fever turnesinde yaptığı bu numaraya gitti aklım ve zaten konserin en güzel yerine gelmişken iyice mutlu olmuştum artık.







Old School (bit pazarına nur yağması durumu) diye adlandırılan ikinci kısım, ismine uygun görsellerine rağmen genelde yeni şarkılardan oluşuyordu. Madonna sahneye çıkmadan önce tur kitapçığındaki çekimlerle aynı temadaki Die Another Day videosunu izledik. Sırf bu geçiş kısmı için Madonna’nın hiç kullanmadığı bir boks ringi belirdi podyumun ucunda. Bence gayet güzel olurdu orada da bir şov yapması ama sadece dansçılar kullandı. Into The Groove’un dinlediğim en güzel düzenlemesi çalmaya başladığında asansörle yükselen Madonna ip atlamaktaydı. Konserdeki en güzel saçı ve kostümü bu kısımdaydı ve bence finale saklaması daha doğru olurdu ama çok fazla eğlendik bu bölümde. Into The Groove’u bize söyletirken daha da fazla ip atladı, arkadan Jump’ı duyduk ve doyamadan bitti. Heartbeat’e girmeden önce yüzüstü yere serildi, dansçıları alelacele ayakkabılarını değiştirdi ve kalp atışlarıyla kasılarak doğrulurken Madonna’ya yakışır şekilde önce poposunu dikiyordu havaya. Dinlerken, albümde hiç fark etmediğim bir şeyi fark ettim. Bu şarkının sözleri Madonna’ya birebir uyuyormuş. “İşte bu yüzden kendimi ışığın aydınlattığı tek kişi olarak görüyorum” diyor şarkıda, sahnede binlercesinin bakışları altındayken daha bir anlamlı oluyor tabi. Parçanın sonunda albümde olmayan bir şekilde gitarlar coşuyor ve çok da yakışıyor Heartbeat’e. En azından hemen peşine gelen ve gitarlarını Madonna’nın çaldığı Borderline’dan çok daha eğlendirici geliyor kulağa.





Borderline bu kısmın da, konserin genelinin de en temposu düşük kısımlarından biriydi, zaten pek sevdiğim bir şarkı değildir. Ancak tüm suçu şarkıda aramamak lazım. Açıkçası Madonna’nın gitar çalma hevesini tamamıyla destekliyorum ve dansedemediği zamanlar da şov yapacağına emin olduğum için kesinlikle gerekli buluyorum bunu. Fakat akustikle oldukça güzel işler çıkarırken (I Deserve It, Paradise, Miles Away gibi) elektro gitarda gürültü yaratmaktan başka bir şey yapmıyormuş gibi geliyor. Melodi değil akor çaldığı zaten belli ama bir de şarkıya bir faydası olmayınca, en azından bu faydayı biz duyamayınca manasız kalıyor. Bir de gidip zangır zangır öttürmüyor mu (I Love New York gibi), deli ediyor beni. Borderline da sadece elektrogitara dayanan bir şov olduğu için yeterli gelmedi bana. Sadece dinlenmesine yaradı. Sırada gelen şarkı için buna gerek vardı sanırım. Hard Candy’den “Benzemez kimse bana” temalı She’s Not Me konserin en merak ettiğim şarkılarındandı çünkü bu parçada Madonna kendi taklitlerini hırpalıyordu. Aynen duyduğum gibiymiş, daha şarkının başlarında yükselen Material Girl, konik sütyen ve Like A Virgin dönemi taklitleri Madonna’dan nasibini aldılar. Önce kostümleri söküldü, sonra kızlardan birinin dudaklarına yapışıldı (tabi ki orijinal Madonna tarafından). Geçen turnedeki Sorry performansının aksine bu sefer dudaklar arasında duvak tülü vardı. Şarkının sonuna doğru gelen ve albümde de bulunan coşkulu kısımdan önce etrafımdaki İtalyanları da zıplamak için gaza getirdim ve biz “four, three, two, one” diye sayar saymaz Madonna da yere serilip “Let It Will Be”deki performansını andırırcasına kıvranmaya, çırpınmaya, tekmeler atmaya başladı. Benzettiğim performans gibi burada da çok gaza getirdi seyirciyi kraliçe. Konserde yerinde duramaması ayrı bir olay böyle kendini parçalayıp şarkıya devam edebilmesi ayrı bir şey. Üstündeki ufacık şortu da burada çıkartıp rahat etti ayrıca.





İkinci kısmın son şarkısı ilk defa kendine final kısmının dışında yer bulan Music idi. Bölünebilen ekranların şahane bir kullanımıyla bir metro gelip durmuş gibi oldu sahnede ve açılan kapılardan dansçılar akarken Madonna sahneye yandan giriş yaptı. Animasyondaki metro “Freshville”e gidiyordu, Madonna da bu şarkının enerjik versiyonuyla bizi oraya götürdü. Şarkının bitişi de bu metro numarasıyla yapıldı ve sahnedeki ekip tümüyle kapıların arkasında kaldığında tüyler diken dikendi. Sırada ancak yavaş veya orta tempo bir şarkı olabilirdi biraz nefes almamız için. Araya giren “Here Comes The Rain Again” animasyonu haddinden fazla bayıktı ama çok hızlı hareket eden ayaklarıyla yürüyen banda gerek bırakmayan etnik dansçılar olayı toparladı. Bu sırada oldukça yakın olduğum podyum önünü yukarda bekleyen iki devasa çember çevreledi. Aşağıdan yükselen piyano ve üstündeki Madonna şahane bir “Devil Wouldn’t Recognize You” yorumu izlettirdiler bize. Şarkı Justin’in “Cry Me A River” ve “What Goes Around (Comes Around)”uyla beraber bir üçleme oluşturuyor resmen, tıpkı bu şarkılar gibi eşlik etmesi çok keyifli oldu. Zaten Timbaland’in “düzenlerken kendinden çaldığı şarkı” yorumu yapılmıştı bu parçaya.



Spanish Lesson, Hard Candy albümünün en sevilmeyen parçasıdır kesinlikle. Konsere sırf üçüncü kısmın Çingene teması vasıtasıyla dahil oldu bence. Madonna’nın Latin yaptığı kısımlar dışında oldukça gıcık bir 3-4 dakikaydı, söylerken de oldukça fazla cırlayarak kulakları tırmaladı. Neyse ki kostümü, bir önceki kısım gibi yine çok güzeldi de biraz telafi etti. Albümün üçüncü single’ı Miles Away’in görselleri Türk izleyiciler için hoş bir sürpriz olmuştur sanırım. İlk gördüğümde emin olamadım ama hem materyal tekrarlanırken hem de ikinci günün konserinde fark ettim ki ekranda geçen pasaport, vize, yollar, yolculuklar temalı görüntülerde “Atatürk”ün ismini görüyorduk birkaç kez. Vizeyle en çok haşır neşir olan ülkelerden biri olduğumuz için olabilir belki. Madonna bu şarkıda akustik gitar çaldı, şarkının bütününün topu topu 4 akordan oluştuğunu düşünürsek çok zorlandığını sanmıyorum. Fakat şarkı benim için ayrıca manalıydı zaten. Yıllardır Madonna hayranıyım, kırk yılda (pardon yirmi yılda) bir konserini görmüşken biraz salaklaşma hakkım vardı. Ben de bu şarkının bridge bölümünü gökyüzüne bağıra bağıra söyleyerek İstanbul’a gönderdim. Tempolu ama oldukça buruk bu şarkı önceki haftalarda musallat olan melankoliyi Paris’te bırakıp dönmeme yardımcı olmuştur belki.





Geçen sene Madonna Live Earth’de çıktığında Gogol Bordello ile yaptığı La Isla Bonita şovu bütün Confessions turnesinden daha çok hoşuma gitmişti. Şanslıyım ki kraliçe bu turne için de aynı şovu saklamış. Gogol Bordello izlemedik tabi ama eşlik eden muhtemelen Romen (ya da Romen kılığındaki) grupla beraber bağıra bağıra Lela Pala Tute söyledik. Belki de Madonna’nın yaptığı en iyi karışım La Isla Bonita ve bu şarkınınkidir. Yaklaşık bir senelik bir versiyon olmasına rağmen hiç eskimemiş. Bu şarkıdan sonra bu turnenin kendine has taraflarından birini daha görmüş olduk. Romen grup Doli Doli adlı bir şarkı söylerken Madonna gözümüzün önünde dinlendi, bir iki kadeh bir şey içti ve dansçıların şovunu izledi. Yine şaşırtıcıdır ki ilk defa Madonna’nın bu kadar güzel dansçı kızları işe aldığını gördüm. Uzun dalgalı saçları ve tavırlarıyla her biri ayrı ayrı çekiciydi. Üstelik de Madonna’nın yüzü yaşını açık açık belli etmeye başlamışken. Tabiî ki sahnede Madonna’dan başka sarışın yoktu. “Sarışın ihtiras” o kadarına da göz yumamaz! Doli Doli bitince Madonna yine gitarına sarıldı ve You Must Love Me ile hayranlarını ağlatmaya girişti. Evita müzikaline ait bu şarkıyı filmde söylediğinden çok daha berrak bir ses ile (filmdekini söylerken ölüyordu zira) fakat biraz gereksiz yere melodi ve söz eşleşmesini deforme ederek söyledi. Boş yere ağdalı gibi gözüktü bu durumda şarkı fakat yine oldukça etkileyiciydi. Zaten sözlerdeki gibi varsaymasına gerek yoktu, oradaki herkes aşıktı Madonna’ya.





Konserin politik tarafına ancak gelebildik. İnternette izleyip nefret ettiğim Get Stupid videosu bu kostüm değişikliği arasında girdi. Evet, stadyumda dev ekranlarda izlemek çok daha iyi gösterdi; evet, sesi o kadar da berbat çıkmıyormuş ama bence yine de başarısız bir çalışmaydı. Beat Goes On’un daha olgun manalarda kullanıldığını söylemiştim. Burada genç kızlardansa bütün insanlığa seslendi Madonna. Gelecek ve sesi duyulan felaketlere karşı uyumayın dedi, fikrinizi belli edin, bir şeyler yapın dedi. Ve elbette yaklaşan Amerikan seçimlerinin Demokrat Parti adayı Barack Obama’ya sağlam bir destek verdi. İlginç bir ayrıntıdır, konserin dünyayı umursamaz aklı havada Madonna hayranları tarafından doldurulduğunu düşünüyorsunuzdur belki ama video Obama görüntüsüyle bittiğinde ciddi bir alkış duyuldu stadda. Bu arada bizim gazeteler gibi olmak istemem ama bu şarkıda da bir ay yıldız logosu gördüm. Türk gururum okşanıyor, ne yapalım? Gerçi başlangıcında bazıları hoş olmayan sembollerin arasında geçti ya, neyse. Gazetelerden bahsetmişken Paris konserlerinin ticari olarak fiyasko olduğu haberlerini okudunuz mu? Kocaman stad iki gün de tıklım tıklım doluydu. Kim gidemedi de bok atmak istedi bilmiyorum. Hele de güya birilerinden alıntı yapılmış gibi yazılan “Madonna eskisi gibi seyirci çekmiyor ama halen kraliçe ünvanını korumak için savaşıyor.” cümlesi iyice komediydi. Madonna’nın şu an en iyi yaptığı şey bilet satmak. Araştırmacı gazetecilikte tarih yazıyoruz bazen.





Gelelim konserin büyük hayal kırıklığı olan son kısmına. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki konserin daha ilk detayları sızarken acaip heyecanlandırmıştı beni şarkı listesi. Hele de bu son kısım 4 Minutes, Hung Up, Like A Prayer, Ray of Light ve Give It 2 Me ile tam bir şölene dönüşecekti. Maalesef öyle olmadı. Promo turnesinden farklı olmayan 4 Minutes şovu çok sıkıcıydı, Madonna’nın yorumu çok kötüydü, adeta şarkıyı ilk kez söylüyor gibiydi. Bol bol detone oldu, saç güzel olsa da (kakül) kostüm kasıntıydı. Nasıl diyeyim, Get Smart filminin sonunda çaldığında daha çok coşturmuştu bu şarkı mesela. İşi şüphesiz peşine gelen Like A Prayer kurtardı. Like A Prayer, bu konserde tam bir efsaneydi! Aslında sözleri itibarıyle basit bir aşk şarkısı olan bu parça görsellerindeki alıntılarla sağlam bir manevi hissiyat yarattı bende. Hele de biraz daha uzaktan izlediğim ikinci gün, tüm sahneyi görebilirken aldığım haz acaipti. Başta farklı dillerde Allah’ın isimleri geçti sonra Hz. İsa’nın “Işıktan geldik, ona döneceğiz” sözünü gördük. Madonna’nın (Kabala inancı sağolsun) ışık takıntısını herkes bilir. Geçen sözlerin çoğu bununla alakalıydı. Sonra ise bir erkek sesinin çarpıcı “and it feels like..” vokalleriyle beraber farklı bir tema hakkında sözler gördük. Bütün felsefelerin aslında bahsettiği tek şey olan “bütünlük” inancını, yani her canlı ve varlığın tek bir bütünün parçası olduğu inancını en güzel destekleyen düşüncelerden biri: Kendin için istemediğini başkası için isteme. Tevrat’tan, İncil’den ve Buda’dan alınan alıntılardan sonra bir tane de Hadis geldi. Ne yalan söyleyeyim bütün tüylerim diken dikendi o an. “Kendi için dilediğini kardeşi için dilemeyen bizden değildir” diye çevirebilirim hatırladığım kadarıyla. Peşine de “Peygamber Muhammed” diye yazdı. Verdiği mesajlarla ve o üçlü vuruşlarıyla oldukça etkileyici bir şovdu Like A Prayer. Peşine de sadece Ray of Light gelebilirdi.



Ray of Light, Madonna’nın ikinci (ve sevdiğim) döneminin, Ray of Light albümü sonrası döneminin, aydınlanmış döneminin simgesidir benim için. Zamanında en esaslısı olduğu disko kızını üçüncü kişi olarak anlatır ve değiştiğini çok güzel şekilde yansıtır bu şarkıda. Ayrıca süper bir parçadır o da var. O yüzden bu şarkıya (muhtemelen ışık takıntısı yüzünden) sık sık şovlarında yer vermesinden memnunum. Dans etmemesine rağmen benim için en eğlendirici kısımlarından biriydi gösterinin. Sonrasında biraz dinlenme zamanıydı Madonna için. Bize alkış tutturup eski parçalarından birini hep beraber söyleme görevini verdi. İlk gün bu şarkı Express Yourself idi ve sevdiğim bir parça olduğu için sevindim. İkinci gün ise Like A Virgin idi ve bir klasik olduğu için çok sevindim. Şaka maka aynı konserde Like A Prayer, Like A Virgin, La Isla Bonita ve Vogue’u dinleyen çok sınırlı bir kalabalıktanım artık. Bu dahil hiçbir turnenin kalıcı setlistinde beraber yer almıyor bu şarkılar. 80 bin kişinin acapellası sonrasında sırada Hung Up vardı. Hiç şüphesiz konserin en büyük hayal kırıklığı bu şarkıydı. Önceki turnede insanın kanını kaynatan efsanevi disko işi bu turnede ABBA sample’ının sesi kısılmış ve rock tarzında mixlenmiş haliyle zıplatmadı bile beni. Promo turnesindeki sevmediğim hali bunun yanında daha iyiydi. Hiç bozmasa ve belki sample’ladığı şarkıdan (Gimme Gimme Gimme) biraz alıntıyla söylese stadyumu hep berbaer yıkabilirdik. Belki de ondan korkmuşlardır.





Son şarkı, final için kusursuz, mükemmel bir seçim olan Give It 2 Me idi. Çünkü son yıllarda Madonna’dan gelen en zıpır şarkılardan biriydi bu ve Paris’te nedense konseri bekleyen her hayran bu şarkıdan bahsediyordu. Listelerde 4 Minutes kadar iş yapmamasına bakmayın, Madonna’nın taş gibi gözüktüğü klibi ve enerjisiyle bu şarkı hayranlar için 4 Minutes’den daha değerli. Maalesef kraliçe bu şarkının aranjesinde de ölümcül bir hata yapmış. Atari görselleriyle süslenen, atari oyunlarında çalanlar gibi şahane bir melodinin altına gıcık bir disco beat’i döşemiş. O da kaliteli diskolarda çalan türden değil. Albümü ilk aldığımda sokaklarda zıplayarak gezmemi sağlayan coşku kısılmıştı bu sayede. Ben o ritmi duymamayı tercih ettim bu yüzden. Şarkı albümdeki gibi söylendi ve şovu da promo turdakinin aynısı olarak yapıldı (iki konuda da çok daha yaratıcı olunabilirdi), sonra bu sefer bizim söylememiz için tekrar girdi nakarat bölümü. Stadın (görece olarak kısa tutulan) eşliğinden sonra sıra bütün dansçıların ve Madonna’nın coşmasındaydı. Bağırarak “No one’s going to stop me now!” denildi, Madonna sahnenin arkasındaki merdivenlere tırmandı, “Give it to me!” diye haykırdı ve “Game Over” yazan ekranlar binlerce seyircinin alkışları eşliğinde kapanmaya başladı. Konser sona ermişti.





Madonna kaç zamandır “iyi geceler” veya “teşekkür ederim” demeden bitiriyor konserlerini. Bu turnenin Avrupa ayağının çift dikiş yaptığı tek durağı Paris olduğundan mıdır bilinmez, ikinci günün sonunda bu iki cümleden birini söyledi. Heyecandan hangisi hatırlamıyorum. Üstelik ilk günün sonunda yaptığı gibi ekranlar kapanmadan sahneden inmek yerine bu sefer biraz şirinlik yapıtğını da gördük. Madonna’nın genelde daha soğuk olduğu bu son şov için iyi bir telafi oldu. Zira nedendir bilinmez seyirciye daha az yakındı 21 Eylül konserinde. Zaten bir şarkıda tökezledi, She’s Not Me’deki dansçının üstündeki konik sütyeni zorlukla açıp “Bitch!” diye bağırdı ve Heartbeat’de yüzüsyü yere serilmesi gerekirken şovu sallamayıp önce su içti sonra uzandı boylu boyunca. Peşine kalkarken de önce poposunu doğrultmadı. Bu arada yanlış anlaşılan ufak bir jest vardı 20 Eylül şovunda. Kadın iltifat etmek isteyip “Paris is the shit!” diye bağırınca (“Bütün olay Paris’te!” gibi bir manaya geliyor argoda) bazıları şehre küfrediyor sanmış. Sadece ağzının bozukluğundan dolayı gelişen bir yanlış anlama bu. Ağız bozukluğu demişken iki gün de “motherfucker” demeyi ihmal etmedi. Unutsa bozulurdum yeminle. Sonuç olarak tam anlamıyla bir Madonna konseri olmazdı o tamlama olmadan.



Hayatımda yazdığım en uzun değerlendirme yazılarından biri böylece sona eriyor. Hayatımda izlediğin en büyük canlı prodüksiyona da böylesi yakışırdı. Madonna bundan sonra bu kadar başarılı albümler yapar mı, 120 milyon dolarlık anlaşması müzikal anlamda onu ne kadar bağlar ileride göreceğiz. Ancak Warner Bros.la yaptığı son albümü destekleyen sahne turnesi kusurlarına rağmen büyük bir başarıdır benim gözümde. Buna 74.000 izleyiciyle rekor kıran Wembley konseri de, yaklaşık 150.000 izleyicinin gördüğü Paris ayağı konserleri de kanıttır. Şimdi şovu Amerika’ya ve Güney Amerika’ya taşımaya hazırlanıyor. İstanbul’a uğramayışı bende ciddi bir kızgınlık yaratmış olsa da, zenginleştikçe para hırsı artsa da Madonna’ya gerçek anlamda sırtımı dönmem imkansız bir şey. Konserin çoğunda kendisini bir film karakteriymiş gibi izlesem de podyumun ucuna gelip bana doğru eğildiğinde gerçek bir insan olduğunu anlayıp heyecanımın tavan yapması boşuna değil. Bu piyasadaki en heyecan verici isimlerden biri olduğuna da hiç şüphe yok. Parlak geleceği bir yana dursun geçmiş kariyeri bile yeter. Tıpkı şarkısında söylediği gibi başkalarının adı Madonna değil. Kısacası “Benzemez kimse sana..” diyerek bitiriyorum yazımı. Ve bir sonraki turneyi iple çekiyorum.



Dip Not: Fotoğraflar için Anıl'a, Arif'e, Umut'a ve Madonnaturk.com'a teşekkür ederim. Sanırım bir ara istediğin gibi kullan demişlerdi ama emin değilim :) Umarım demişlerdir.

26 Eylül 2008 Cuma

Türkiye Box Office 19.09.2008 - 21.09.2008



Sex and the City filminin yapamadığını The Women yapıp bu hafta zirveye geçmiş. Yeniden gösterime sokulan The Dark Knight ise iyi bir performans çıkarmış kanımca. İzlemeyenler bu son fırsatı kaçırmasınlar. Listenin tek yeni filmi The Story of Leo oldu. Ken Loach’un İşte Özgür Dünya’sını görmeyi beklemiyordum zaten. Uzun zamandır şikayet ettiğimiz seyirci sayıları halen bir canlanma göstermiş değil. Okulların açılması yaramadı, belki Ramazan’ın bitmesi biraz etki eder. Bir de Avanak Kuzenler gibi avanak filmlerin ticari olarak işe yaraması kaçınılmaz olacaktır. Sevinmemiz mi üzülmemiz mi gerektiği anlaşılamayan durumlardan.

Bugün gösterime bayram dolayısıyla bir dolu film giriyor. 9 günlük tatil boyunca hepsine biraz pay düşecektir salonlara koşan izleyiciden. Aralarında bence en iddialısı “Vol.i” olmalı. Pixar’ın bu yeni harikası, son zamanlarda gördüğüm en umut verici animasyonlardan. İnsanların terk edip gittiği dünyada tek başına kalan bir robotun, oldukça da duygusal ve güzel gözlü bir robotun maceralarını anlatıyor. Sevgili ebeveynler lütfen bu güzelim filmi, bahsettiğim sıradaki filme tercih ediniz.
“Avanak Kuzenler”, “Recep İvedik”in yapımcısından gelen ve Recep İvedik filminin şiddetli bir trafik kazası geçirmiş haline benzeyen bir yerli yapıt. Birincisi Şahan Gökbakar gibi ŞAHANE bir komedyen içermiyor. İkincisi “Recep İvedik” zaten çok kalitesiz bir film değildi, gişe yaptığı için bu kadar eleştirilmişti. Şimdi o eleştirilere yapılan gereksiz savunmalar sağolsun iyice berbat bir film çekmişler. Umarım bu film ve İvedik aynı kefeye konulmaz. Şahan’ı sadece TV8’in “elit” izleyici kitlesi tanırken Recep İvedik karakteri mükemmel gözlemlenmiş, şahane bir karakter diye anılıyordu. Para kazanan adamı ezme içgüdümüzlen filmi yerin dibine sokuldu. Şimdi “Avanak Kuzenler”i eleştirmek, onu eleştirmekle aynı şey değildir, lütfen bunu bilin. Avanak Kuzenler’in yanında Recep İvedik Monty Python filmi gibi gözüküyor.

Bir başka utanç verici Türk filmi de “Süper Ajan K9”. Melih Ekener’in Rob Schneider takılmaya çalıştığı filmin tek şaşırtıcı yanı, Mehmet Ali Erbil’i içermiyor oluşu. Haftaya listenin ilk üç sırasında yine de göreceğiz maalesef. Bunu inkar edemeyiz. Bu filmin olduğunu iddia ettiği kaliteli macera türünde bir film izlemek istiyorsanız “Hellboy 2”yi tercih edebilirsiniz. Guillermo Del Toro kendisini ispat etme dönemini oldukça geride bıraktı artık. Yönettiği bu yeni Hellboy filmi çizgi roman hayranlarını tatmin edecek gibi gözüküyor. Fragmanı oldukça umut vericiydi. Ben ilkini izlemediğim için bu film bolluğunda tercihim olamayacak maalesef. Yine de tavsiye etmekten çekinmiyorum. Del Toro’nun yaratıcı tasarımları her daim izlenmeyi hak ediyor.

Kim derdi ki bir gün Al Pacino ve Robert De Niro beraber film çekecek ve kimse önemsemeyecek. “Orijinal Cinayet(ler)” hakikaten benim de hiç ilgimi çeken bir yapım değil. Belirli işleri haricinde bu iki oyuncunun çok büyük hayranları olmadım hiçbir zaman. Sadece takdir etmekle yetinen izleyicilerdendim. Şimdi kariyerleri pek iyi hallerde değilken on yıllardır bahsedilip duran efsanevi buluşmalarını gerçekleştirmişler. Amerikan olsam “too little, too late” derdim, Türk olduğum için “geçti bor’un pazarı…” diyorum. Yine tatmin etmeyen bir başka film daha var vizyonda. “Babil M.S.” sadece izleyiciyi değil, yapım şirketinin manevraları sonunda kendi yönetmeni Mathieu Kassovitz’i bile memnun etmeyen bir film oldu. Aileler izleyebilsin diye kurguda kuşa çevirilen bu Vin Diesel macerası kendi yönetmeni tarafından reddedilmesine rağmen yerin dibine geçirilmedi ama ekibine yakışmayan vasat bir iş olarak kaldı ortada. Kassovitz ne derse arkasındayız, sevdiğimiz bir sinemacı kendisi.

Son olarak romantik komedi sevenler de mağdur olmasın diye “Pardon! Seni Seviyorum” gösterimde. Güzel kız, yakışıklı çocuk, gerçek aşk arıyorsanız bu filmi tercih edin. Önümüzdeki Salı gişe listesinde sinemaya çekilebilecek bütün Türk izleyicilerin çekildiğini göreceğiz muhtemelen. Anormal rakamlar bekliyorum bu tümü iddialı filmlerden. Ancak şu konuda anlaşalım sizle. Çocuğunuzu veya kardeşinizi filme götürecekseniz Avanak Kuzenler yerine Vol.i’yi, macera istiyorsanız Süper Ajan K9 yerine Hellboy 2 veya Babil M.S.i tercih ediyorsunuz. “Yerli sinema”nın her zaman arkasındayım ama “yerli çöplük”ün arkasında olmak zorunda değilim. Kıymet vermeye değer filmler gelince gösterin Yeşilçam’a desteğinizi. Herkese iyi seyirler.

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) AŞK-I VİRANE – RAFET EL ROMAN
2) APTAL – DENİZ SEKİ
3) ŞEYTAN – SERDAR ORTAÇ
4) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN
5) GÜL Kİ – FERHAT GÖÇER

Yabancı Liste

1) DISTURBIA – RIHANNA
2) PJANOO – ERIC PRYDZ
3) BEGGIN’ – MADCON
4) ALL SUMMER LONG – KID ROCK
5) HANDSFREE – SONNY J

Türkçe Rock

1) İHTİMAL – GECE YOLCULARI
2) BU KEZ ANLADIM – EMRE AYDIN
3) BEN SENİ ARAYAMAM – YÜKSEK SADAKAT
4) DALGALANDIM DA DURULDUM – GRİPİN
5) AZAP – SEKSENDÖRT

24 Eylül 2008 Çarşamba

Paris ét Moi

Biliyorum günlerdir yazmıyorum ama gaaayet geçerli sebeplerim var. Size söz verdiğim Madonna'nın detaylı konser yazısını yazdığımda zaten anlayacaksınız. Ancak o gelene kadar şu güzelim fotoğraflara bakıp, yazarınızın tembelliğini affedin lütfen. Paris'teydim sevgili okurlar ve hayatımın en yoğun ve güzel haftasonlarından biriydi. İlk defa yurtdışına çıktım ve ilk defa Madonna'yı gördüm. Kelimeler eksik kalmasın şimdi :) Buyurun fotoğraflar:

Champ de Paris


Champ de Paris (Deux)









Albüm isimlerini "Paris alanı" diye çevirebiliriz ama ben "Paris şampiyonu" olarak görmeyi tercih ediyorum :)

17 Eylül 2008 Çarşamba

Hilary Duff - Best Of Hilary Duff



Hollywood gençlerinin şimdilik en akıllı uslusu Hilary Duff olabildiğine Kylie takıldığı son albümü Dignity ile ilgimi ve takdirimi kazanmıştı. Daha öncesinden önemsemediğim bu genç bayanın müzikalitesinde bir yükselme ve görüntüsünde abartılı bir güzelleşme olmuştu. Albüm dans-pop tarzının pek el üstünde tutulmadığı Amerika'da sınırlı bir ilgi gördü ancak Avrupa'da oldukça sevildi. Kızın burada parlayışı da bu albümle ve özellikle ikinci single'ı With Love ile oldu. Muhtemelen albüm şirketiyle olan sıkıntılardan dolayı benden 1 buçuk ay küçük bu hanım ikinci best of albümünü yayınlıyor. Dignity öncesi müziğini önemsemediğimden bana hitap eden tarafı barındırdığı yeni şarkı “Reach Out”.

Depeche Mode'un “Reach out and touch faith!” diye inlediği ve inlettiği şarkısı Personal Jesus'ı duymamış olan var mıdır bilmiyorum. Hilary Duff yeni şarkısında bu şarkıdan hatırı sayılır bir parça alıyor, sözleri “Reach out and touch me!” diye çeviriyor (ne bekliyordun?) ve şarkısının nakaratı yapıyor bu kısmı. E melodinin elverdiği şey yine elektronik bir şarkı. Amerika'da da şansı olsun diye başında ve ortasında bir rapçi arkadaş eşlik ediyor. Pek tanınmayan arkadaşımızın adı The Prophet ve varlığı için etkisiz demek en doğrusu olacaktır. Greatest Hits albümünün açılışını yapan bu şarkıya kızımızın Dignity ve Play With Fire gibi şarkılarının isimlerini anarak katılması ilgi çekiyor kısmen.



Şarkının sözleri Personal Jesus gibi bir şarkının hayranlarını (kötü anlamda) çılgına çevirecek türden. “Seni gördüm, benim ol istedim, arkadaşlarıma da gösterdim, dipleri düştü” ayarında cümlelerle dolu. Hani Jesus'ın tartışılmaz güzelliği olmasa şarkının bir numarası da yok aslında. Ne bileyim, Hung Up, ABBA sample'ı olmadan ne kadar sıradan olurdu diye düşünürseniz anlayabilirsiniz ne demek istediğimi. Tabi orada alıntı yapılan da eklendiği şarkı da aynı ayarda yüzeyseldi. Burada bir Depeche Mode klasiği bir aklı havada kız şarkısına yamanıyor. Ciddi bir kültür şoku olabilirdi eğer Duff'ın “Dignity” öncesi materyalleri gibi iş çıksaydı ortaya. Neyse ki, dediğim gibi denklemde Kylie'den alınmış bir ilham var ve “fan-ta-ta-sy” gibi sözler utanç verici olsa da One Republic'ten Ryan Tedder'ın yaptığı altyapı üstündeki çok ağır sample'ı desteklemeyi başarıyor. Bunun Kylie'yle ne alakası var demeyin, zaman zaman onun saçma sözleri de başyapıt altyapılarla buluşup çok iyi şarkılar çıkardı ortaya.

Albüme gelirsek Hilary'nin bu yaşında değil iki, bir tane bile Greatest Hits dolduracak şarkısı olmadığını düşünüyorum. Bir de göz önüne sadece single'lar alınınca iş iyice çaresizliğe dönüşüyor. 12 şarkılık toplamanın iki şarkısı da albümün yeni parçalarının (Reach Out, Holiday) remixleri. Hani heralde Hollywood Records'la yapılan anlaşma karşılığını bulsun diye iyice cılkı çıkarılmış işin. Gerçi Dignity'nin üstünden bir buçuk yıl geçti, en azından bir EP dolduracak kadar şarkı yazılabilirdi ama sanatçıyı zorlamanın manası yok. Albüme Dignity'den katılan üç şarkı bu albümün oldukça yanlış seçilen single'ları olan üç şarkı. Play With Fire ve Stranger'dan çok daha fazla tutacak parçalar vardı albümde. Gypsy Woman, Dignity, Happy ilk aklıma gelenler. Play With Fire ve Stranger pek başarılı olmayan liste maceralarına rağmen bu albüme katılma şansını da kapmışlar. Hani illa zorlama bir albüm yapılacaktıysa daha önceden fırsat verilmeyen şarkılar pazarlanabilirdi. Önceki albümlerden gelen diğer parçalar Wake Up, Fly, Come Clean, So Yesterday, Why Not ise bir önceki toplama Most Wanted'da mevcutlardı. Tam anlamıyla bir suyunun suyunun suyu durumu var karşımızda. “Dignity” ile ciddiye alınabilir bir müzisyen olma yoluna girmişken Duff'ın ticari olduğu bu kadar bariz bir projeyle karşımıza çıkmamasını isterdim. Gerçi engelleyebileceği bir şey olduğundan da emin değilim. Albümün artwork'ü için yeni bir resim çekimi de gerçekleştirilmemiş. Dignity çekiminin çok güzel siyah beyaz karelerinden biri süslüyor kapağı.




Depeche Mode hayranlarının şiddetle karşı çıkacağı yeni single'ıyla geri döndü Hilary Duff. Dediğim gibi önceki albümden yakaladığı rüzgar ve Depeche Mode'dan aldığı destek ile daha düzgün, daha derin bir şarkı yapsa önemli bir fırsatı kaçırmamış olacaktı. Neyse ki bu toplama albümün ticari olarak bazı sözleri yerine getireceğini ve bundan sonra Duff'ın bir sanatçı olarak daha serbest işler yapabileceğini tahmin ediyorum. Son yer aldığı film “War Inc.”de dahil olmak üzere ilerlediği yolda umut verici işler yapmış durumda. Umarım geri dönmeyi düşünmüyordur. Biraz daha çabala Hilary; reach out and touch Fatih. Önceki albümünle yaptığın gibi.

Türkiye Box Office 12.09.2008 - 14.09.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

The X Files: I Want To Believe

1

19.556

19.556

2

The Women

1

18.111

18.111

3

Garfield's Fun Fest

3

13.620

88.174

4

Akıllı Ol

3

10.526

84.498

5

Anamorph

2

7.878

27.227

6

Mirrors

4

7.470

76.271

7

El Bosque Animado

1

5.691

5.691

8

Swing Vote

1

5.499

5.499

9

The Mummy 3

7

5.408

429.703

10

You Don't Mess With The Zohan

5

3.576

83.631


Filmler değişti ama rezalet sayılar aynı. Gizli Dosyalar'ın kimseden yüz bulamayan yeni filmi zirveye oturmuş. Sadık hayran kitlesi izlemesine izliyor ama sevenine rastlamadım. Ben ilk filmin delisi olmuştum zamanında, bayılarak izlemiştim. İnanılmaz film müziği albümü de tuz biber olmuştu. Bu yenisinde pek bir numaraya rastlamadım. İzlemeye çalışacağım yine de.


Daha bile beter eleştiriler alan The Women ikinci sıraya oturmuş. Amerika'da önce filmi yerin dibine geçirmek moda oldu, sonra da eleştirenleri cinsel ayrımcılık yapıyor diye yerin dibine geçirmek moda oldu. Sonuç olarak iyi olacak kadar kötü olamayan, sıradan kötü bir filmle karşı karşıyayız belli ki. Debra Messing'i çok seviyor olmasaydım umrumda olmazdı ya, o kadını izlemek için gitmem mümkün. Haftanın bir diğer yeni filmi Kevin Costner'ın ev videosuymuş gibi duran afişiyle Swing Vote. Hiç umrumda olmadı duyduğum günden beri. Onun dışında İspanya'dan bir animasyon da gösterime girmiş.


Diğer sıralarda eski filmler var. Farkettiyseniz geçen haftadan tek bir film kalmış listede. Tüm filmlerin seyirci sayıları sürünüyor. Okulların başlaması bu haftaya yarar umarım. İnsanlar okuldan eve, işten eve düzenlerine dönünce sinemaya gitme alışkanlıklarına da geri dönebilir. Doğrudürüst numaralar görmek için A.R.O.G'a kadar beklemeyelim.


Haftaya Aslan Kral'ın Oğlu diye adlandırılan fakat orijinal filmle (başrolde bir aslanın olması dışında) hiçbir ortak noktası olmayan bir animasyon ve Ken Loach'un yönettiği İşte Özgür Dünya gösterimde olacak. O beklediğim rakamları haftaya da beklemeyin yani. İyi seyirler.

15 Eylül 2008 Pazartesi

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) ŞEYTAN – SERDAR ORTAÇ
2) SEVDİM AMA SONU YOKTU – RAFET EL ROMAN
3) APTAL – DENİZ SEKİ
4) DİLLİ DÜDÜK – TARKAN
5) UÇURUM – MURAT BOZ

Yabancı Liste

1) DISTURBIA – RIHANNA
2) SO WHAT – PINK
3) VIVA LA VIDA – COLDPLAY
4) BEGGIN' – MADCON
5) ALL SUMMER LONG – KID ROCK

Listelerde devasa bir değişiklik olmamış. Deniz Seki kliplendirdiği şarkısını bir basamak daha yukarıya taşıdı. Suratına ne oldu bu kadının pek anlayamadım. Oldukça cadımsı görünüyor klipte. Nazire Şenlendirici'nin ahının veya Türkiye'den gelen eleştiri dalgasının sonucu olabilir. Her halukarda (biraz magazine kayalım) Hüsnü Şenlendirici'yle ayrılmalarına üzüldüm. Bence fiziksel olarak birbirlerine çok yakışıyorlardı. İkisi de sütten çıkmış ak kaşık olmadığına göre manevi olarak yakıştıkları da söylenebilir. Sevenler ayrılmasın efendim, duygusal bir çocuk olarak etkileniyorum yeminlen!

Tarkan'dan bahsettiğimiz Karanlık Tv videosu gördüğünüz gibi şarkının faydasına oldu. Geçtiğimiz hafta 24. sırada takılan Dilli Düdük bu hafta ilk beşe girmiş. Bu parçanın başarısını göz önüne alırsak boktan bir albüm olsa da Metamorfoz'un ticari anlamda iyi iş yaptığını söyleyebiliriz. Vay Anam Vay zirveye, Pare Pare ve Arada Bir iki numaraya, Dilli Düdük ise şimdilik dört numaraya kadar çıktı. Eski Tarkan gibi değil tabi ama tek bir albüm için oldukça başarılı. En çok konuşulan albümlerden Demet Akalın'ın “Dans Et”i bile Mucize'den başka şarkı sokamadı ilk 10'a.

Yerli rock listesinin bir numarası Gece Yolcuları'ndan “İhtimal”, yerli listede 7. sırada, rock listesinin iki numarası Emre Aydın'dan “Bu Kez Anladım” ise 17.sırada. Yerli rock listesinde ilk 20'de Emre Aydın'dan tam dört tane şarkı var! Albümün über başarılı olduğunu mu yoksa rock piyasamızın biraz kısır olduğunu mu çıkarsak bilemedim.

Yabancı listede öngördüğümüz gibi Pink iki numaraya zıplarken, öngördüğümüzün aksine The Ting Tings 16. sırada kalmış. Madonna heralde haftalardır ilk kez ilk 5'i terk etmiş bu hafta. Give It 2 Me artık eskidi, Paris konserini iptal edip yeni bir klip çeksin (dermişim!) Coldplay gibi güzel gruplar listenin tepelerini şenlendirirken Beggin' gibi artık kabak tadı veren şarkıların yokolmasını umuyorum. Haftaya ne olur hep birlikte göreceğiz. Herkese iyi dinlemeler.

Dip Not: Evet, “dermişim!” dedim, farkındayım.

10 Eylül 2008 Çarşamba

Bir Sezonun Sonu, Yeni Bir Sezonun Başlangıcı

İlk sinema günlüğüme başladığımda tarihler 10 Eylül 2001'i gösteriyordu. Lise yıllarımda iki büyük metod defter doldurduktan sonra her izlediğim film hakkında yazmayı bırakmış ve sadece isimlerini not etmeye başlamıştım. Tekrar düzenli olarak yazmaya başlamam bu bloga denk geldi. Her sene 10 Eylül'de benim eski sinema sezonum biter ve yenisi başlar. Yani sinemasal yılbaşım 10 Eylül'dür. Daha bir yaşını doldurmamış olan Karanlık Ev'e ilk defa denk geliyor bu tarih. İşte 10 Eylül 2007 - 10 Eylül 2008 tarihleri arasında izlediğim 145 adet uzun metrajlı filmin listesi.

I Now Pronounce You Chuck & Larry
Testosterone
Paprika
Knocked Up
Nowhere
I Know Who Killed Me
No Reservations
The Winter Solstice
The Good Night
Stardust
Daywatch
Sleeping Dogs Lie
I Could Never Be Your Woman
Locked Up
Silk
Teyzem
Les Amants Criminels
Across The Universe
Super Size Me
John Tucker Must Die
Shopgirl
Mutluluk
Superbad
Yaşamın Kıyısında
Inland Empire
Orgazmo
Havoc
What The Bleep: Down The Rabbit Hole
Martian Child
Unrest
Phantom of the Opera
Family Stone
Factory Girl
Amadeus
Funny Face
2046
Uçurtmayı Vurmasınlar
The Heartbreak Kid
Musallat
Finding Neverland
Baise Moi
Ae Fond Kiss
Nina's Heavenly Delights
Abim Evin Tek Çocuğu
White Diamond
Altın Pusula
Kabadayı
Cassandra's Dream
My Blueberry Nights
The Return
American Gangster
The Prestige
Conversations With Other Women
Ulak
Hairspray
I Am Legend
Sevmek Zamanı
Noises Off
Southland Tales
Pink
The Nines
Eating Out 2
The Aerial
Yobi – 5 Kuyruklu Tilki
Dorian Gray'in Portresi
Otto or Up With Dead People
Once
P.S. I Love You
Charlie Wilson's War
Dan In Real Life
Recep İvedik
Mala Noche
Juno
Reclaim Your Brain
An American Crime
Kara Kitap
Chiko
Speed of Life
Smiley Face
The Savages
Yetiş Eros
A Jihad For Love
Okul Yıllarım
Darling
Gözyaşlarının Annesi
Aşk Şarkıları
Boleyn Kızı
Pecker
Nim's Island
Be Kind Rewind
Age of Ignorance
Die Welle
Evening
The Forbidden Kingdom
Sex and the City
Spring, Summer, Fall, Winter.. and Spring
Superhero Movie
Sitcom
The Doom Generation
Idioterne
Feed
Saw
The Incredible Hulk
A Ma Soeur!
Interview With The Vampire
Ken Park
Long Khong (Art of the Devil 2)
The Happening
The Night of the Living Dead
Apocalypto
The Night Porter
Ilsa: She Wolf of the SS
Ichi The Killer
Wanted
Showgirls
Salo, or the 120 Days of Sodom
Scoop
Pathology
Funny Games
The Dark Knight
Brokeback Mountain
Into The Wild
Cloverfield
Wristcutters: A Love Story
Death At A Funeral
Step Up
Film Noir
Shoot'Em Up
Forgetting Sarah Marshall
27 Dresses
Meet The Spartans
Mamma Mia!
The Shawshank Redemption
When a Man Falls In The Forest
Half Nelson
Diary of the Dead
Deaths of Ian Stone
La Haine
The Notebook
The Hot Chick
This Filthy World
Fay Grim
I Love You To Death
Get Smart
A Ay

İster istemez biraz duygusallaşıyor insan bir senenin daha gelip geçtiğini görünce. Bu filmlerin bazılarını izlerken güldüm, bazılarını izlerken ağladım, bazılarını çok sevdim. Bir kısmını en iyi arkadaşlarımla, büyük kısmını en sevdiğim insanla izledim. Ve hayat garip bir şey, bu insanlardan hiç ummadıklarım hayatımdan çıkıp gitti bile. İşte sinemanın, çoğuna göstermediği yüzü de burada görünüyor bana. Kalan kalıyor, giden gidiyor ama sinema aşkı neyse ki yanımda. Bu yüzden gerçek bir sinemasever olmanın büyük bir şans olduğunu hiç unutmuyorum ve minnettar hissediyorum kendimi.

Daha çok sayıda ve daha güzel filmlerle yeni sezon(um)da görüşmek üzere sevgili okuyucular.

9 Eylül 2008 Salı

Get Smart (2008)



Gösterime girmeden önce bu yazın en eğlenceli görünen filmlerinden biriydi Get Smart. The Office dizisi sağolsun büyük hayranı olduğum Steve Carell ve hayran olmak için sebep aramadığım Anne Hathaway’in başrollerini paylaştığı bu casus filmi parodisi Alan Arkin ve Dwayne Johnson’ı da içeren kadrosuyla, eğlenceli fragmanıyla ve pek popüler olan tuvalet mizahından çok beceriksizlik komedisi yapmasıyla ilgimi çekmişti. İzlediğimde bu görüşümün değiştiğini söyleyemem açıkçası Get Smart beklentilerim ve edindiklerim konusunda son zamanlarda izlediğim en tutarlı filmdi. Oldukça güldürdü, entrikayı içinden çıkamayacağı kadar düğüm etmedi ve bu sayede keyifli bir seyirlik sundu bize. Bir ay sonra filmi hatırlamamızı gerektirecek pek bir şey içermiyordu ama zararı yok.

Bir kere filmin 1960’lı yılların aynı adlı dizisinden uyarlandığını baştan söyleyeyim, eksik bilgi kalmasın. Velhasıl ülkemizde yayınlanmayan bu diziyle ilgili bildiğim tek şey, sadece parodi yapmaya çalıştığı. Yani filmdeki gibi pahalı aksiyon sahneleri mevcut değil. Bu manada orijinal dizi ve uyarlama filmin ayrı yollara gittiğini söylemek lazım. Film parodiyi iyi beceriyor ancak yazın hasılat devlerinden biri olmayı hedeflediği de ortada. Aksiyonu ise temiz kotarılmış bana kalırsa. Olmazsa olmayacak, çığır açacak sahneler yok ama izleyeni diken üstünde tutan anlar oluyor. Bu yüzden, dizinin izleyicisi olmayışımın katkısıyla, şikayet etmiyorum bu biçim tercihinden dolayı.



Geçenlerde Clive Owen’ın başrolünde oynadığı Shoot’Em Up ve içindeki Bugs Bunny göndermeleri hakkında yazmıştım. O filmde Bugs bir temaydı ve sık sık karşımıza çıkıyordu. Get Smart’ta ise gizlenmiş esinlenmeler var. Finalle ilgili fazla bilgi vermeden açıklamam gerekirse gökdelenlerin arasından uçağın son anda geçişine ve bombanın gizlendiği yere dikkat edin. İkisi de Bugs’ın mükemmel çizgi filmlerinde görebileceğiniz detaylar. Hele ikincisi Duffy Duck ve Bugs Bunny arasındaki ezeli rekabetin unutulmaz anlarındandır benim için. Filmin esinlenmek için bu çizgi karakteri seçmesi anlaşılabilir bir tercih aslında. Sonuç olarak baş karakter ajan Smart varını yoğunu zekasına borçlu bir adam. Tıpkı Bugs gibi fiziksel olarak düşmanlarından çok daha yetersiz. Yaramaz tavşanın ne avcılara karşı silahı vardır ne de dev düşmanlarına karşı çıkacak bir vücut yapısı bilirsiniz. Bu sebeple Maxwell Smart için iyi bir seçim Bugs Bunny referansı.



Bu zeka konusunda değinmek gerekirse, Smart’ın gerçekten zeki bir adam olduğuna kanaat getirebiliyoruz filmde. Masa başında harikalar yaratan, detayları çok iyi çözen bir adam kendisi. Bu sebeple film “salak ajanın düştüğü komik durumlar” filmi değil. Bu şekilde açıklanmak istenirse “sosyal olarak yetersiz ajanın düştüğü komik durumlar diyebiliriz. Bu sayede casusların sosyal hayatının çoğunu oluşturan ‘kavga-dövüş’ü de içine kattığıma dikkat edin. Smart, testlerde iyi iş çıkarsa da görev alanında tecrübesiz biri sadece. Kadınlar konusunda da pek yetenekli sayılmaz ama Ajan 99’u etkilemeyi başarıyor eninde sonunda. Özgeçmişine “çabuk öğreniyorum” cümlesini ekleyebilir.



Hathaway ve Carell’in uyumsuz fiziksel görünümlerine rağmen iyi bir kimya tutturduklarını düşünüyorum. Ateş altında gitgide birbirlerine yakınlaşmaları hiç de yapmacık değildi. Filmin dramatik yapısının büyük bir kısmını oluşturan Ajan 99’un geçmişi tahmin edilebilir bir öyküydü. Fakat işinden fazla önemsediği eski sevgilisi mevzusu güzel bir yere bağlandı. Hathaway’in hem fiziksel yeterliliği hem de dozuna göre verdiği oyunculuğu tatmin ediciydi. Carell’le beraber Little Miss Sunshine’de izlediğimiz ve o filmdeki rolüyle Oscar’a uzanan Alan Arkin filmin gizli yıldızıydı. “That’s CIA crap!” derkenki vurgusu halen aklımda. Çok başarılı bir şef performansı veriyordu filmde.

Yaz sezonunu olabildiğine epik filmler doldurmuşken Get Smart oldukça iç açıcı geldi bana. Güzel bir komedi, idare eder macera, fazla iddialı olmadan ama seyirciyi salak yerine de koymadan giden orta halli bir film bu. Yüksek bütçeli, ticari filmlerin olmasını isteyeceğiniz türden. Bu sebeple bence sezon resmen açılmadan önce tercih edilebilir. Geri kalan zamanlarda da özellikle oyuncu kadrosuyla ilgi çekici kalacaktır.

Not: 2.5 / 5