20 Ağustos 2008 Çarşamba

When a Man Falls in the Forest (2007)



Bu film birçok açıdan garip bir deneyim oldu benim için. Birincisi bir arkadaşım tarafından tavsiye edildiğinde, tanınmış oyuncular içeren kadrosuna rağmen ismini hiç duymamıştım. İkinci olarak DVD’de yazan isminin (When A Man Falls) eksik olduğunu, ticari sebeplerden dolayı “When A Man Fall In The Forest”dan kısaltıldığını öğrendim. Sonra yine basın bültenlerinden okuyup Sharon Stone gerilimi beklerken hatun karşıma çökmüş, mutsuz bir ev kadını olarak üstelik ekran süresi de kısa bir rolle geldi. Film ise tamamen başka bir olaydı, gerilimle alakası yoktu. Ele aldığı konuyu farklı ve güzel işleyen bir filmdi fakat çok etkileyici olduğunu, aklıma kazındığını söyleyemem.



En özet haliyle erkeklerin, orta yaş bunalımı denilen meselesiyle uğraşıyor yapıt. Birinin öyküsüyle daha az ilgilensek de üç erkeğin paralel giden hikayelerini izliyoruz. Biri insanlarla iletişim kurmaya zorlanan, bu yüzden kurmayan temizlikçi Bill. Diğeri evliliği artık hiçbir şey ifade etmeyen, sürekli asık suratlı karısını izlemek zorunda olan ofis çalışanı Gary. Üçüncüsü ise travmatik bir kaza sebebiyle bir sevdiğini kaybetmiş, yeni yeni toparlanabilen Travis. Üçü de okuldan arkadaşlar fakat uzun zamandır görüşmemişler. İlk olarak Bill ve Gary aynı şirkette çalıştıklarını fark ediyor. Bundan ve Bill’in kendisini görmezden gelişinden etkilenen Gary, Travis’i arayıp dört yıldır ara vermiş dostluklarını canlandırmaya çalışıyor. Gary’nin karısı Karen hiçbir müdahaleye cevap vermeyen bir umutsuzluğa tutulmuş durumda. Bill ise komşularının varlığına alışmaya çalışırken gerçek hayatından kaçmak için lucid dreaming denilen yönteme başvuruyor. Rüyaları kontrol edip, istediğin gibi yönetmek manasına gelen bu yöntem sinemada en sevdiğim konulardan olmuştur hep. Hiç fena olmayan işlenişleri için Aç Gözünü veya Vanilla Sky filmlerini tavsiye edebilirim.



Filmin genelinde rahatlamaya duyulan bir açlık var. Gary’nin karısına içindekileri telefonda döktüğü (ve rolü canlandıran Hutton’ın oldukça etkileyici bir oyunculuk sergilediği) sekansın ardından o ana kadar taktığı bunaltıcı şapkasını çıkarması buna bir örnek. Dayakçı kocasının başına gelenlerden sonra Bill’in komşusunun verdiği tepki ve Karen’ın Gary’nin akıbetine verdiği tepkinin benzerliği ise saptamamı destekliyor. Bill’in rüyalarında yangın mağdurlarını binalardan kurtarması en yüzeysel ve anlaşılabilir metaforlardan biri olarak kalıyor bu durumda.Yine Karen’ın her mutlu çifti gördüğünde gözyaşlarıyla karşılaması yoruma gerek bırakmayan hikaye öğelerinden. Sharon Stone oynadığı bu rolün hakkını vermiş diyebilirim. Pek sevilesi bir karakter olmasa da.



Filmlerin “written and directed by (yazan ve yöneten)” ibaresiyle başlaması genelde umut verici oluyor. Yönetmenin malzemesi üzerinde kafa yorduğuna bir ispat en azından. Bu durumda ya güzel ve tutkulu bir proje çıkıyor ortaya ya da gereğinden fazla önemsenmiş niteliksiz bir film. İki sınıftan birine sokmam gerekse ilk sınıfa koyarım ben bu filmi. Zaman zaman gereğinden fazla sinik olması sanatsal olmak için çabalaması gibi geldi bana. Yine de süresinin çoğu boyunca tahmin edilebilir olmadı, bu da ilk filmini yöneten bir sinemacı için başarılı bir sonuç demektir. Zaten Berlin’de Altın Ayı için yarışmış bir filmin sadece müziklerinin güzel olmasını beklemezsiniz.

Muhtemelen kendiliğinden karşınıza çıkmayacak bu filmi hayatının kendi kontrolünde gidip gitmediğini, istediği yere gelip gelmediğini sorgulayanlar sevecektir. Hatta benim çok sevdiğim “The Good Girl” filminden etkilenişim gibi etkilenenler de çıkabilir. Çünkü konular andırıyor birbirini, sadece hedefledikleri yaş kitlesi farklı. Filmdeki karakter rüyalarını kontrol edebilmek için eğitiyor kendini ama gerçek hayatını bile kontrol edemeyenler, bundan da hiç hoşnut olmayanlar var. Ryan Eslinger’ın yazıp yönettiği bu film bu mevzu hakkında kişisel bir bakış sunuyor izleyenlere.

Not: 3 / 5

Hiç yorum yok: