19 Ağustos 2008 Salı

The Shawshank Redemption (1994)



Başyapıt izlemek ayrı bir zevktir. Her zaman herkese nasip olmaz. Hele de kendi dünyanızın başyapıtları değil de bütün dünyanın ayakta alkışladığı filmlerden bahsediyorsak onları izlemesi ayrıca özeldir. Bu kadar büyük yankı uyandıran filmler sinemalara nadir gelir; Yüzüklerin Efendisi’nden epey bir zamandan sonra The Dark Knight’ın gelişi gibi. Dünyanın en meşhur en iyi film listelerinden birinde (IMDB) tepede oturuyordu biliyorsunuz. Fakat o tepeden, Baba serisiyle beraber yıllardır ayrılmayan ve şu günlerde zirveye dönmüş bir filmi ilk defa izledim geçenlerde. O da artık ertelemeye utandığımdan. Frank Darabont’un The Shawshank Redemption’ı her gün karşılaşacağınız bir film değil. Kişisel bir film değil belki ama sinemanın kitlelerce sevilmesinden bahsediyorsak bunu en iyi başaran birkaç filmden biri. Bir düşünün bu filmi izleyip de “sevmedim” dediğini duyduğunuz biri oldu mu? (Ve yazının altına sırf sordum diye “evet” diyen yorumlar gelecek biliyorum.)



Sırf hapisane filmleri içinde değil, drama türünde ve sinema tarihinde de parmakla gösterilen filmlerden biri bu. Tim Robbins ve Morgan Freeman’ın başrollerini paylaştıkları film genç bir bankacının işlemediği bir suç yüzünden iki kere ömür boyu hapise mahkum edilmesini, olaylara bakışının ve davranışlarının farklılığıyla Shawshank hapisanesinde sevilmesini, bir anlamda yükselmesini ve özgürlüğe giden umutarını anlatıyor. Ömür boyu hapis denilince filmin on yıllara yayılan bir sürede geçtiğini anlamışsınızdır zaten. Bir oyuncu için tam bir meydan okuma olan bu tip rollerin altından Robbins ve Freeman ustalıkla kalkıyor. Özellikle Freeman’ın Oscar adayı olan performansı duyduğum beş filmin birinde oynayan bu aktörün gördüğüm en iyi performansıydı. Kötü adamların tipleri konusunda hiç şaşırtmayarak biraz üzse de filmin hemen hemen bütün oyunculukları mükemmel.



Stephen King’in kısa öyküsünden uyarlanan film mükemmel yazılmış. Her diyaloğu ve her sahnesiyle. Bir de yaklaşık 50 yıl önce başlayan bir öyküyü anlatınca (sanat yönetimi, makyaj, kostüm), hemen hemen tek bir mekandan ibaret olunca (yönetmenlik, ışık), umutla ilgili epik bir öykü anlatınca, büyük bütçeli bir prodüksiyon olunca klasik Amerikan sineması için bir derse, kusursuz bir örneğe, adeta “idea”ya dönüşüyor. Kişisel olarak bağlandığım bir film değil, bunu baştan söyledim. Fakat bir film bu kadar iyi kotarılınca ayakta alkışlamak gerekir. Filme hayran olmayanların eminim tek şikayeti hapisane konusunda hiç iç açıcı olmasa da öyküsünün fazla iyi yürekli, fazla iyimser, belki naif oluşu olabilir. Ne yalan söyleyelim öykü, çevirilen onca entrika ve yapılan hilelere rağmen çocuğunuza kahraman filmi diye izlettirebileceğiniz bir tarzda anlatılmış. Darabont, yönetmenlik başarısıyla Oscar adayı olsa da oldukça imzasız bir iş çıkarmaya bakmış bence. Gerçi bundan sonraki ilk filmi The Green Mile ile bütün umut dolu hapisane filmlerini topyekün imzası yapacakmış sanılabilirdi ama öyle olmadı. Belki Stephen King’in sadık uyarlayıcısı dersek hata yapmış olmayız. O da Fahreneit 451 uyarlaması gelene kadar.

Onca fast food’un yanında kusursuz hazırlanmış bir akşam yemeği olarak görülebilecek bu film benim en sevdiğim filmlerim sorulduğu zaman anacağım başlıklardan olmayacak ama dünyanın en sevdiği filmlerden biri olması konusunda hiç şikayetim yok. Çoğunuz zaten izlediği için ve film açıkça göstermediği pek bir şey bırakmadığı için ilginç bir yazı olmadıysa kusura bakmayın. Her departmanı ayrı ayrı övmek oldukça sıkıcı olabilirdi. Fakat okuduktan sonra izleyecek herkesin dikkatini çekmek istediğim yer filmin “umut” kavramını ele alışı. Kimlerin umudu bir tehlike, kimlerin güzel bir şey olarak gördüğüne lütfen dikkat edin. Sonra hangi tarafı seçmek istediğinize dikkatlice karar verirsiniz.

Not: 4.5 / 5




Dip Not: Filmde Robbins “Posta yoluyla ne kadar çok şeyin başarılabildiğini görmek şaşırtıcı.” diyor. Bir blog yazarı olarak buna tamamen katılıyorum. Fikirlerinizi bana yazarsanız veya bu yazıları altlarındaki zarf sembolüne tıklayarak sevdiklerinize e-posta olarak yollarsanız şaşırtıcı sonuçlar doğabilir! Alın size bu filmi izleyen başka kimsenin çıkarmadığı bir sonuç! Yazarınız böyle bir yazar işte!

2 yorum:

Adsız dedi ki...

baya başarılı film

LightYears

lecterhouse dedi ki...

evet :)