24 Ağustos 2008 Pazar

Half Nelson (2006)



Amerikan bağımsızlarına olan sevgimi yazılarımı az buçuk okumuş herkes bilir. Bu yüzden bu türden bir film izlerken beklentilerim hiç de düşük olmaz. Sundance’de ilk defa gösterilen ve sonrasında yolu En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığına kadar uzanan Half Nelson’ın dünya çapında topladığı övgülere bakınca hayal kırıklığına uğramayacağımı tahmin etmiştim. İzleyince sadece filmi beğenmekle kalmadım aynı zamanda yeni neslin en yetenekli aktörlerinden biriyle tanışmış da oldum. Perdede görülmüş en sevilesi, en sempati duyulası uyuşturucu bağımlılarından biri olan Dan Dunne rolünde Ryan Gosling çarpıcı bir performans sergiliyordu.



Siyahi öğrencilerle dolu bir devlet okulunda tarih öğretmeni olan Dunne, konu İç Savaş’a geldiğinde müfredatın istediğinden farklı yöntemler uygulamaya başlar. Değişimi, karşıtların çarpışmasını anlattığı derslerinde öğrencilerinden biri olan Drey’le içten bir arkadaşlık kurarlar. 13 yaşındaki kız aynı zamanda Dan’in koçluk yaptığı basketbol takımında oyuncudur, annesiyle yaşamaktadır ve abisi hapistedir. İkilinin sahadaki ve sınıftaki arkadaşlığından başka bir ortak noktaları daha olduğu açığa çıkar sonra. Hapisteki abinin, Drey ve annesini emanet ettiği uyuşturucu satıcısı Frank, hayatını kısmen kontol altında tutabilse de bağımlı olan Dan’in satıcısıdır. Drey önce Dan’in bağımlılığını keşfeder, sonra ortak arkadaşlarını; sonra da onu kurtarmaya çalışır. Dan ise Drey’in sonunun abisi gibi olmaması için yardımcı olmak ister. Kendilerini kurtarmak ikisi için de sonraki görevdir.



Filmin tek iyi oyuncusu Gosling değil elbette. Drey rolünde Shareeka Epps, karakteriyle tam bir anahtar kilit uyumu içerisinde. O kadar içten oynamış ki yapmacık gözüktüğü tek bir saniye bile yoktu. Yine övgü alan performanslardan bir diğeri Frank rolünde Anthony Mackie idi. Ben Dan ve Drey’in alışılmadık arakadaşlığına çok konsantre olduğumdan belki de, Mackie’ye daha az dikkat edebildim. Frank ile ilgili daha çok umursadığım kısmı ne kadar orijinal yazıldığıydı. Dan normalde izlediğimiz uyuşturucu bağımlısı karakterlerden ne kadar farklıysa, Frank de genelde gördüğümüz satıcılardan o kadar farklıydı. Zaten filmi sevmemdeki en büyük etkeni Frank’de görmek mümkündü, o da gereksiz asabiyetin olmayışıydı. Dan ve Frank’in birbirlerini Drey için tehlikeli gördükleri konusunda yüzleşmeleri bile medeni bir şekilde yazılmıştı ve onca kavga gürültülü filmden sonra iyi geliyordu. Hani neredeyse, uyuşturucuya bulaşacaksanız bunlar gibi bulaşın diyeceğim. Fakat tabi ki hiç bulaşmayın!



İç Savaş filmde önemli bir tema ve kolayca anlayacağınız gibi sadece Amerika’nın iç savaşı değil bu. Filmin iki başrolü de sağlam bir iç savaş veriyorlar. Drey’in kaderinin abisinden farklı olacağı umudu fakat bunun için bir şey yapamaması, idolü diyebileceğimiz öğretmenini madde kullanırken görüşü, Dan’in kokaini çekerken “artık temizlendim” deyişi bu savaşı hatırlatıyor izleyiciye. Üstelik halen “iş görür halde” olan Dan’in alışkanlığından kurtulmak istediği de belirtiliyor. Bir insanın verebileceği en büyük savaşın alışkanlıklarına karşı olduğunu hatırlatmama gerek var mı? Film sakin tarzıyla, daha önceden söylediğim gibi farklı yazılmış karakterleriyle, umut verici bir olay içermese de umut verici olan filmlerden oluyor. Bu kendine özgü atmosferinin yazarlardan başka önemli bir mimarı müzikleri yapan Broken Social Scene.

Yönetmen ve yazarların kendi 17 dakikalık filmleri Gowanus, Brooklyn’den uyarladıkları bu küçük bütçeli film, yine küçük dünyalardan, varolan küçük umutlardan, ele gelir bir öykü çıkarmış. Film böyle kendine hasken, yazısını klişe laflarla bitirmek istemezdim ama bilindik de olsa alışılmadık da olsa arkadaşlığın önemini tekrar fark ettirdi bana. Herkesin kendi iç savaşlarında zaman zaman kaybedeceğini ve arkadaşları da kaybettiğinde müsamaha göstermek gerektiğini usul usul anlatıyordu. Sonuç, Amerikan bağımsız sineması için yeni bir zafer, benim için de tavsiye edecek yeni bir film oldu.

Not: 4 / 5

Hiç yorum yok: