26 Ağustos 2008 Salı

Diary of the Dead (2007)



Belki ben anlamıyorumdur, belki de George A. Romero’nun “Dead” serisi gerçekten saçma sapan işler çıkarabiliyor. En çok övülenini henüz izlememiş olabilirim (Dawn of the Dead) fakat daha yeni izleyip en yumuşak tabiriyle nefret ettiğim Night of the Living Dead ve Diary of the Dead’den sonra serinin hiçbir filmi iyi çıkacak diye bahis oynamazdım. Sevmediğim bu iki filmin ilki zombi filmlerinin atasıdır ve korku sinemasının küçük bütçeli büyük sonuçlar doğuran filmlerinin en büyüğüdür belki de. Fakat bu berbat bir film oluşuna mazeret değil. Dehşet dolu olması gereken bir filmde gözlerinizi zor açık tutuyorsanız bu iyiye işaret değildir. Aynı durum sinemada izlemesem Diary of the Dead’de de gerçekleşebilirdi. Filmlerden hiç çıkmam ama çıkmayı çok düşünmüşümdür. Bu film de o sınırımı zorlayanlardandı.




Sinema öğrencisi Jason Creed mezun olabilmek için son projesi olan bir film çekmeye girişir. Tür olarak da korkuyu seçer. Arkadaşlarından topladığı ekiple bir mumya filmi çekmeye başlarlar ancak işler yavaş ve verimsiz yürümektedir. Ormanda gerçekleştirdikleri çekim sırasında aldıkları haberler ilgilerini cezbeder. İnsanlar ölülerin ayaklandığını ve saldırıya geçtiğini rapor edip durmaktadırlar. Creed, ekibinin bu duruma bizzat şahit oluşları sırasında kamerayı kapatmaz. Ekip kendilerini güvenli bir yere atmaya çalışırken olup bitenler yine kendileri tarafından belgelenmekte ve her fırsatta internete upload edilmektedir. Bu kaçış çılgınlığı arasında sayıları gitgide azalır. Zaten giriş monoloğuna göre izlediğimiz amatör çekimi Debra kurgulamıştır, Jason değil.



Dead serisinin politik yönünü ilk keşfeden ben değilim, öyleymiş gibi anlatmayacağım. Fakat bu beşinci film öyle bir toplumsal nutuk atmaya girişiyor ki tüyleriniz gerilimden değil sinirden diken diken oluyor. Bir kere, çok ciddi söylüyorum, artık herkesin kendi çektiği videolarını internette paylaşabilmesi ve bu sebepten sırların o kadar da gizli kalamaması pek ilgi çekici bir alt metin değil. Yani bu durumu gözümüze sokmak için bir zombi filmi yapmaya gerek yoktu. Bence filmin derdi daha geçen sene Cloverfield tarafından denenen amatör çekim imajını kullanmaya bir kılıf bulmaktı ancak ortaya pek güzel bir işin çıktığını söyleyemem. Bir kere Cloverfield sıfır kurgulu gözüküyordu. Elbette bunun hile olduğunu biliyoruz ama sunulan ürün tam anlamıyla hissettirdiğiyle korkutan, gerçeklik duygusunu yüzde yüz yansıtabilen bir işti. Diary of the Dead’de ise gerçekleri sunmak amacında olduğunu iddia eden kızımız Debra, filme ses efektleri ekleyip, sebebinin bizi korkutmak ve gözümüzü açmak olduğunu söylüyor. Resmen çocuk kandırır gibi bir durum var burada. “Elimde “dan dun” diye sesler çıkartmadan korkutabilecek bir senaryo yoktu” demek daha dürüstçe olabilirdi. Arada giren slow motion’lı kolajlar, bir anda buldukları ikinci bir kamera (yönetmenin işini ne kadar kolaylaştıracağını biliyoruz) ve oldukça profesyonel kurgulanmış ses bandı filmin samimiyetini alıp götürüyor. Üstelik Creed’in kamerayı kapatmama inadını anlamak mümkün değil. O kadar kötü diyaloglar var ki doğru dürüst bir sebebi de olsa anlayamazdık heralde.



“Büyü” filmini hatırlıyorsanız Nihat İleri’nin komedi performansını da hatırlarsınız. Kapana kısılan arkeoloji ekibinin lideri bu filmi olduğundan daha aşağı bir seviyeye indirmenin mümkün olduğunu gösteriyordu. Daha beteri Diary of the Dead’de var. Çekimler sırasında gözetmen niteliğinde sette bulunan hoca, kaçışları sırasında sarhoş halde ekibe eşlik ediyor. Delicesine abartılı İngiliz aksanı bir yana her lafı o kadar kasıntı ve komik ki şaka zannetmekten kendinizi alamıyorsunuz. Hele bir de kılıcı eline alınca görün! Tam burada bu kadar ezdiğim bir filmin “kötü filmler adası”na gitmeden önceki son çıkışı geliyor. Sonuç olarak izlediğimiz bir öğrenci filmi. Çektikleri mumya filmi en içeride dursun. Peşine gelen zombi belgeseli The Death of Death’le beraber film içinde film oluştursunlar. Sonra bu izlediğimiz filmin tümü de (Diary of the Dead) aslında Creed’in kurguladığı bir iş çıksa o zaman bütün hataları, saçma diyalogları, sıkıcılığı savunulabilir olacaktı. Yani “sürpriz” bir finalle “The Death of Death” yalan bir belgesel çıksa ve mezuniyet projesi de izlediğimiz filmin tümü olsaydı. Maalesef çok ummama rağmen sonuç bu olmadı. Saçma filmi çekenin Romero olduğu, filmin de şaka olmadığı kesinleşti.

Başında izlediğimiz beyaz kız Mumya’dan kaçıyor şeklindeki kurgu sahnenin, gerçeğe dönüp çok sağlam bir “Scream” havası estirdiği sahne haricinde bu filmde işe yarar hiçbir şey yoktu. Ne umursanabilir bir toplumsal mesaj, ne gerçekçi bir sebebe oturtulabilen amatör çekim, ne de (en önemlisi) korku vardı. Sevenin yönetmenin mazisinden dolayı seveceğine eminim. Zombilerin vahşiliğini izlediğimiz iç bayıcı 95 dakikadan sonra aslında yaşayan kanlı canlı insanların da ne kadar vahşi olduğunu gösterip toparlaması gibi klişe bir finale rağmen sevilebiliyorsa Romero’ya ciddi bir takıntı söz konusu demektir. Öyle bir durumda değilseniz bence pas geçiniz.

Not: 2 / 5

Hiç yorum yok: