1 Ağustos 2008 Cuma

Cloverfield (2008)



Küçükken en dehşetli Play Station oyunlarını seçer sonra da korkumdan tek başıma oynayamazdım. Güzel bir evde, ilgili bir aileyle, peşine iyi bir lise ve üniversitede geçen hayatımda çok şükür gerçek korkuya en çok yakınlaştığım anlar video oyunlarıyla oldu. Bunun etkileri herhalde yıllardır bilgisayar oyunlarına kayıtsızlığımda gösterdi kendini ancak eksikliklerini duymadım. Garip bir şekilde tek özlediğim filmlerde çok nadir bulunan o korkuyu yaşamaktı. Çok az filmde gerçekten korktum, bunların arasında geçen senenin sonunda izlediğim Inland Empire ve Kubrick’ten 2001 var. Artık aralarına yeni bir başlık daha katıldı: Cloverfield.

Bu meşhur canavar filmi yapımcılarının arasında Lost’un yaratıcısının bulunmasından daha farklı şeylerle anılmayı hak ediyor. Çok basit bir şekilde “Bir canavar Manhattan’a saldırır” diye özetleyebileceğimiz konusu çekim tekniği sayesinde sinema tarihinde kendine özel bir yer edinmeyi başarıyor. Japonya’ya gidecek arkadaşları için düzenlenen veda partisinde insanlardan gelen yorumları kaydetmek için kullanılan kamera, o gece saldıran canavardan kaçışlarını da olabilecek en amatör şekilde belgeliyor. Ancak yönetmen o kadar başarılı ki tüm o gerçekçilik yetmiyormuş gibi bir yandan da en dehşet verici anları yakalattırıyor kameraya. Böylece başınıza gelmiş gibi izliyorsunuz filmi, bu da korkmanıza büyük bir fayda sağlıyor.



Filmdeki en sevdiğim gönderme baş karakterin Japonya’ya gidecek oluşuydu. Kabul edelim ki bir anda ortaya çıkıp şehri mahveden canavar konusu Godzilla’ya aittir. Hollywood bu canavarı zamanında kendi ülkesine getirmeye ve bu filmdeki gibi New York’u kurban etmeye çalışmıştı ancak sonuç hem gişede hem de eleştirel bazda hayal kırıklığıydı. Oldukça gizemli bir reklam kampanyasıyla tanıtılan bu filmde ise durum başka oldu. Hem el kamerasıyla çekim fikrinin orijinalliği, hem tipik korku filmlerine benzemeyen olay örgüsü, hem de izleyicinin yakasını bir türlü bırakmayışı filmin haklı bir ün ve hasılat edinmesine sebep oldu. Eleştirmenlerin çoğu da övgüyle karşıladı yapıtı. Tıpkı benim gibi.



Bazı sahneler var ki özellikle anılmayı hak ediyor. Partide çatıya çıktıklarında canavarın ilk saldırışı, sonra sokaktayken Özgürlük Heykeli’nin kafasını top gibi fırlatışı en akılda kalan sekanslardan. Zaten bundan hemen sonra kaos başlıyor ve filmin kalan kısa süresi boyunca hiç dozunu azaltmıyor. Yine yönetmenin en övülesi başarılarından birini burada görüyoruz. Hiçbir şeyi sakız gibi uzatmıyor. Şehir bir anda mahvoluyor, ölecek adam bir anda ölüyor. Filmin gerçekçi olmasına sallantılı görüntü kadar bu da katkı sağlıyor. Gerçek hayat dramatik yapının gerekli koşulları sağlamasını beklemiyor çünkü. Yine klasik sahneler arasında kamerayı elinde tutan Hud’ın metro merdivenlerini inişi (canavardan kıl payı kurtuluyor) ve metro tünellerinde yürüyüşleri var. Şöyle bir düşünürsek gerçekten en korkunç şey kaçtığınız şeyi bir anda arkanızda bulmaktır. Film bu anları çok iyi hazırlayıp sunmuş.



Oyunculuk açıkçası pek iyi değil. Ekranda tanıdık yüzler görmek filmi yapmacık kılabilir diye doğru bir karar vermiş yapımcılar ancak tecrübesiz isimler seçmeleri oyunculuk faktörüne pek yaramamış. Bir de efektlerin kötü olmadığını kabul ediyorum ama mükemmel olmadıklarını söyleyebilirim. Ayrıca bu filmin, görüntüsü itibariyle çok daha mükemmel bir canavarı hak ettiğini düşünüyorum. Alien’ın, Godzilla’nın tasarımları yanında çok sönük kalıyor Clover. DVD’de ekstraları izlerken dizayna özenildiğini gördüm ama daha iyi bir iş çıkabilirmiş.

Yakında gelecek devam filminin konusu sır gibi saklanırken ilk Cloverfield filmini izlemeyen ve türü seven herkese tavsiye ediyorum. Ayrıca yine ekstralarda öğrendiğim bir bilgiyi paylaşayım, yapımcılar bu canavarın illa şehre dehşet saçmak için geldiğini düşünmemizi istememişler. Filmde yaratığın varoluş nedeni açıklanmıyor ama teknik ekip onun annesini kaybetmiş, kendisini bambaşka bir dünyada bulmuş, korkmuş bir yaratık olabileceğini söylüyor. Eh 30 metre boyunda olunca onun korkuşu bizi de korkutuyor tabi. İzleyenler belki bu bakış açısıyla tekrar göz atmak isteyebilirler. Hem kabul edelim, bir kere izleyip doyulan bir film değil bu.

Not: 4.5 / 5

Dip Not: Filmi dün tekrar izledim. 5 üzerinden 5 vermemek için kendimi zor tutuyorum. Oyunculuk ve efektlere laf attığıma bakmayın, onlar bile çoğu filmden çok daha iyi. Ayrıca ikinci izleyişim bittiği an tekrar izleyebilirdim. Hasta oldum anlayacağınız! Mutlaka izleyin.

1 yorum:

shu dedi ki...

sinemada izlenmesini siddetle tavsiye ederim