30 Ağustos 2008 Cumartesi

Nazan Öncel - Demir Leblebi



Artık sadece güncel albümlerin değil, yerli müziğin klasikleri üzerine de yazacağımı söylemiştim. Göksel’in Körebe albümünden sonra sıra Türk Pop’unun en iyi albümü olduğuna kalıbımı basabileceğim Nazan Öncel’in Demir Leblebi’sinde.

Künye: 1999 tarihli albüm Nazan Öncel’in aykırı döneminin sonuna işaret eder. Bu albümün oldukça asi müzikal yapısı, zehir zemberek sözlerinden dolayı medyada büyük fırtınalar kopar ve Öncel bir sonraki albümünde “Hay Hay”ı söylemektedir artık. Demir Leblebi dilimizde söylenmiş en kişisel şarkılardan birkaçını içerir. Babası tarafından çocuk yaşta uğradığı tacizi anlatan “Demirden Leblebi” şarkısı heralde bir daha eşi benzeri gelmeyecek bir şarkıdır. Neresini daha çok övsem bilemiyorum, bütün kalbinizle hissettiğiniz yorumunu mu, “bacaklarının arasında beni mengeneye almıştı” diyerek tüyleri diken diken eden sözlerini mi yoksa “Kalbim kırık öleceğim. Bilmem ne halt edeceğim” diye giden melodik kısmını mı. Bu şarkı ve meşhur “Sokarım Politikana” albümün her anlamda zirve yapan finalini oluşturur. Sokarım Politikana sanıldığının aksine bir aşk şarkısıdır ve ayın karanlık yüzünü anlatan nadir aşk şarkılarından biridir. Aşkın her zaman “seni seviyorum”lar ve bile isteyen çekilen melankoliden ibaret olmadığını, bazen pisleştiğini hatırlatır.



Tarz: Özetle karamsar ve asi. Aşıklar Parkı, Kötülere Bi’Şey Olmaz gibi oynak şarkıları bile sözde hüzünlü şarkılarımızdan daha üzücü. Sadece “Kunduram Sandukam Zembilim” şarkısında türküleri andıran bir melodi vardır ve zaten şive de Ege şivesi. Bunun haricinde müzikal yapıya genel olarak batılı diyebiliriz. Hep Yalnız’ın girişindeki, Hızlı Yaşarken’in sonundaki gibi çok güzel bazı gitar melodileri var. Aşıklar Parkı’nın haricinde kulağa resmen tehlikeli gelen Zor Dünya ve Bu Havada Gidilmez ile tanıtılır albüm. Zor Dünya’nın vokalleri Nazan Öncel’in en tipik yorumunu içerir ve satışlara pek bir fayda sağlamaz (kimin umurunda). Bu Havada Gidilmez ise albümün en dinleyici dostu şarkısı olarak görülebilir. Duygusal sözleri ve daha alışıldık melodisi kitleler için albümün hatırlanır şarkılarından biri yapar Bu Havada Gidilmez’i.

En İyi Şarkı: Bunu seçmek mümkün değil ama adaylardan hangi şarkı neden iyidir diye inceleyebiliriz. “Kız Bebek” olabilir çünkü sözsüz dinleseniz iç açıcı diyeceğiniz melodisinin üstünde kadın ayrımcılığına çok sağlam laf sokan sözleri vardır. “Sokarım Politikana” olabilir çünkü o tarihten beri yazılmış en içten aşk şarkısıdır. “Demirden Leblebi” olabilir çünkü öyle çiğ ve sarsıcıdır ki anlatılanlar başınıza gelmiş gibi dinlersiniz. “Hep Yalnız” olabilir çünkü duyduğum en güzel girişlerden birini içerir. Üstelik “..ve bir sabah paltonu giy, at kendini sokaklara” diye başlayan her şarkı güzel olmaya mahkumdur. Son olarak “Aşıklar Parkı” olabilir çünkü bütün albüm eşliğinde ağlayıp rahatladıktan sonra hayatınızda hiçbir şey değişmemiştir ve aynı sorunlara daha metanetli bir şarkıyla yaklaşmak istersiniz.



Gizli Hazine: Kötülere Bi’şey Olmaz şarkısı. Albümün kaset versiyonunun ikinci baskısında çıkartılıp yerini Bu Havada Gidilmez’e bırakan şarkı bence Nazan Öncel’in en iyi işlerinden bir tanesi. O kadar samimi sözleri var ki eğer bağlanacak sebebiniz varsa çok az şarkının böylesine tatmin edici olduğunu görürsünüz. Öncel’in piyasamızda bu albümüyle yaptığı dalgalanma bir reforma dönüşseydi (keşkeeee) şimdi meselenin etrafında dönüp duran şarkılar yerinde bu şarkı gibi “Al aşkını götür cehennemin dibine” diyen şarkılar dinleyecektik. Bir daha hangi albüm böyle bir fırsat yaratır bilmiyorum.

Yanına İyi Gider: Tabi ki Nazan Öncel’den “Göç”. Sanatçının bu iki albümü yıllardır hayranları tarafından kıyaslanmaktadır. Genelde galip çıkan da Göç olur. Fakat benim için bir albüm olarak Demir Leblebi’nin, bir şarkı olarak da Göç’ün yeri ayrıdır. En sevdiğim Türkçe parça “Göç”tür ama o albümde bu albümün mükemmelliğini bulamazsınız. Yine de Demir Leblebi’yi tamamlayacaksanız Göç albümünü dinlemenizi tavsiye ederim. Bu dediğimi doğrularcasına geçtiğimiz yıllarda Göç, Sokak Kızı ve Demir Leblebi albümleri “Bir Şarkı Tut” adlı bir set halinde yayınlandılar. Albümleri benim keşfim de bu sayede oldu zaten.



Değerlendirme: Çok güzel kartonetinden tutun da burada andığım anmadığım bütün şarkılarıyla Öncel’in bile nadir tutturabildiği bir kusursuzluğa sahip bu albüm. Bilmiyorum bunu sizin için dilesem mi ama bu albümü gerçekten anlayacak kadar mutsuz olup da dinlerseniz insanı inanılmaz mutlu ediyor. Üstelik ne de büyük bir fedakarlık yapıyor ‘hep yalnız’ olduğundan açıklıkla bahsederken, çünkü bize yalnız olmadığımızı göstermiş oluyor. Etten, kemikten ve nankörlükten yapılmış insanoğlu suretinde arkadaşınız yoksa size can yoldaşı olabilecek bir albüm bu. Eleştirenler kendi hallerine yansınlar, ben dinleyip de anlayabildiğim için şanslı sayıyorum kendimi. Bu albümün peşi bu albüm gibi gelmedi diye de üzülecek değilim. Elimizde bir hazine, bir başyapıt var. Kıymetinin bilinmesini hak ediyor, başka hiçbir şeyi değil.

2017'yi Online Okuyun



Yeni kısa öyküm 2017'yi internet üzerinden okumanız da mümkün. İndirmek ve Reader programlarıyla uğraşmak istemeyenlere duyurulur.

http://ikibinonyedi.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

İyi okumalar.

Türkiye Top 5

1) ŞEYTAN – SERDAR ORTAÇ
2) BİRİ BANA GELSİN – FERHAT GÖÇER
3) SEVDİM AMA SONU YOKTU – RAFET EL ROMAN
4) APTAL – DENİZ SEKİ
5) DELİ OĞLAN – HADİSE

1) GIVE IT TO ME – MADONNA
2) DISTURBIA – RIHANNA
3) CLOSER – NE-YO
4) I LOVE MY PEOPLE – EDDY WATA
5) WHEN I GROW UP – THE PUSSYCAT DOLLS

Beklenen oldu ve Şeytan zirveye oturdu. Serdar Ortaç’ın nasıl olup da şu ülkenin popstarı olduğunu ve müziğimizi kaç sene geriye götürdüğünü bilemeyeceğim ama son iki albümünde öncekilere oranla daha az itici işler yaptığı kesin. Sözlerini yazmaya beş dakikadan fazla zaman harcasa ve kafiyeden başka şeyleri de önemsese (anlam bütünlüğü gibi) iyi şarkılar bile olabilirler. Bir de sesi var tabi ama o düzelmez. Bengü’ye verdiği “Gezegen” kızcağızın elinde fena patlamış olabilir ama sözleri saçmalamayan tek Ortaç şarkısıydı. Girişte neden bahsediyorsa, nakaratta da ondan bahsediyordu en azından. Şeytan saçmalamayan şarkılarından değil ama eğlendiriyor yeri gelince. Bizzat yaşamışlığım var; sarhoş olunca sözleri yanlış anlarsanız güzel bir şarkıya dönüşebiliyor.

Rafet El Roman’ın şarkısına ilk defa bugün videosu eşliğinde katlandım. Kendi standartlarına göre bile berbat bir iş. “Beni Affeder Misin?” ve Aşkın Nur Yengi’yle “Peşindeyim” son iyi şarkılarıydı sanırım. Ondan beri suyunun suyunu piyasa sürüp duruyor. Deniz Seki’ye gelince, nadir de olsa piyasamız hakkında yanılabiliyorum. Aptal’ın radyo listelerinde dört numaraya çıkacağını hiç düşünmezdim. Fakat bir albümün çıkış parçası olmak için hala kötü bir seçim olduğunu düşünüyorum. İki haftalık başarısı bunu değiştirmiyor.

Hadise’nin albümünü her gün daha çok seviyorum. “Creep” şarkısı Last FM hesabım olsa tüm zamanlar rekoru kırarak en çok dinlenenler zirvesine otururdu bu aralar. “Comfort Zone” ayrı bir güzel, hele de yeni bir ilişkinin tam samimiyet öncesi zamanlarına değinmesi çok hoşuma gitti. Bu kadar genç bir kızın bu kadar güzel söz yazmasına şaşıyorum. Deli Oğlan bu hafta da ilk 5’in içinde. Bence albümün Türkiye çıkışını bu kadar erteleyerek hata ettiler, çıkmış olsa oldukça satardı şimdiye kadar. Deli Oğlan'ın rüzgarı dindiğinde kullanabilecekleri tek bir Türkçe parça var o da pek favori olmayacak “Aşkkolik”. Hande Yener’in Hipnoz albümünden fırlamış gibi duruyor bu şarkı, o şarkıların da ne kadar tuttuğunu gördük.

Yabancı listede Madonna rüzgarı devam ediyor. Albümünün yeni baskısından Disturbia ile Rihanna da yerini almış. Benim oldukça hoşuma giden Pussycat Dolls şarkısı When I Grow Up geçtiğimiz hafta üç numarada zirve yapmıştı. Bu hafta beşinci sıraya gerilemiş. Yaz boyu her yerde dinlediğimiz “I don’t wanna work today..” diye giden şarkı “No Stress” ise 18. sırada. Kendi bilgisayarıma döndüğümde bu şarkıyla açılan bir saatlik bir DJ demosu yayınlamayı düşünüyorum. DJ Micky Friedmann’ın demosu Haziran’da geçmişti elime ama fırsat olmadığı için yayınlayamadım. Eylül başında güzel bir yaza veda hediyesi olur size. Herkese iyi dinlemeler.

26 Ağustos 2008 Salı

Diary of the Dead (2007)



Belki ben anlamıyorumdur, belki de George A. Romero’nun “Dead” serisi gerçekten saçma sapan işler çıkarabiliyor. En çok övülenini henüz izlememiş olabilirim (Dawn of the Dead) fakat daha yeni izleyip en yumuşak tabiriyle nefret ettiğim Night of the Living Dead ve Diary of the Dead’den sonra serinin hiçbir filmi iyi çıkacak diye bahis oynamazdım. Sevmediğim bu iki filmin ilki zombi filmlerinin atasıdır ve korku sinemasının küçük bütçeli büyük sonuçlar doğuran filmlerinin en büyüğüdür belki de. Fakat bu berbat bir film oluşuna mazeret değil. Dehşet dolu olması gereken bir filmde gözlerinizi zor açık tutuyorsanız bu iyiye işaret değildir. Aynı durum sinemada izlemesem Diary of the Dead’de de gerçekleşebilirdi. Filmlerden hiç çıkmam ama çıkmayı çok düşünmüşümdür. Bu film de o sınırımı zorlayanlardandı.




Sinema öğrencisi Jason Creed mezun olabilmek için son projesi olan bir film çekmeye girişir. Tür olarak da korkuyu seçer. Arkadaşlarından topladığı ekiple bir mumya filmi çekmeye başlarlar ancak işler yavaş ve verimsiz yürümektedir. Ormanda gerçekleştirdikleri çekim sırasında aldıkları haberler ilgilerini cezbeder. İnsanlar ölülerin ayaklandığını ve saldırıya geçtiğini rapor edip durmaktadırlar. Creed, ekibinin bu duruma bizzat şahit oluşları sırasında kamerayı kapatmaz. Ekip kendilerini güvenli bir yere atmaya çalışırken olup bitenler yine kendileri tarafından belgelenmekte ve her fırsatta internete upload edilmektedir. Bu kaçış çılgınlığı arasında sayıları gitgide azalır. Zaten giriş monoloğuna göre izlediğimiz amatör çekimi Debra kurgulamıştır, Jason değil.



Dead serisinin politik yönünü ilk keşfeden ben değilim, öyleymiş gibi anlatmayacağım. Fakat bu beşinci film öyle bir toplumsal nutuk atmaya girişiyor ki tüyleriniz gerilimden değil sinirden diken diken oluyor. Bir kere, çok ciddi söylüyorum, artık herkesin kendi çektiği videolarını internette paylaşabilmesi ve bu sebepten sırların o kadar da gizli kalamaması pek ilgi çekici bir alt metin değil. Yani bu durumu gözümüze sokmak için bir zombi filmi yapmaya gerek yoktu. Bence filmin derdi daha geçen sene Cloverfield tarafından denenen amatör çekim imajını kullanmaya bir kılıf bulmaktı ancak ortaya pek güzel bir işin çıktığını söyleyemem. Bir kere Cloverfield sıfır kurgulu gözüküyordu. Elbette bunun hile olduğunu biliyoruz ama sunulan ürün tam anlamıyla hissettirdiğiyle korkutan, gerçeklik duygusunu yüzde yüz yansıtabilen bir işti. Diary of the Dead’de ise gerçekleri sunmak amacında olduğunu iddia eden kızımız Debra, filme ses efektleri ekleyip, sebebinin bizi korkutmak ve gözümüzü açmak olduğunu söylüyor. Resmen çocuk kandırır gibi bir durum var burada. “Elimde “dan dun” diye sesler çıkartmadan korkutabilecek bir senaryo yoktu” demek daha dürüstçe olabilirdi. Arada giren slow motion’lı kolajlar, bir anda buldukları ikinci bir kamera (yönetmenin işini ne kadar kolaylaştıracağını biliyoruz) ve oldukça profesyonel kurgulanmış ses bandı filmin samimiyetini alıp götürüyor. Üstelik Creed’in kamerayı kapatmama inadını anlamak mümkün değil. O kadar kötü diyaloglar var ki doğru dürüst bir sebebi de olsa anlayamazdık heralde.



“Büyü” filmini hatırlıyorsanız Nihat İleri’nin komedi performansını da hatırlarsınız. Kapana kısılan arkeoloji ekibinin lideri bu filmi olduğundan daha aşağı bir seviyeye indirmenin mümkün olduğunu gösteriyordu. Daha beteri Diary of the Dead’de var. Çekimler sırasında gözetmen niteliğinde sette bulunan hoca, kaçışları sırasında sarhoş halde ekibe eşlik ediyor. Delicesine abartılı İngiliz aksanı bir yana her lafı o kadar kasıntı ve komik ki şaka zannetmekten kendinizi alamıyorsunuz. Hele bir de kılıcı eline alınca görün! Tam burada bu kadar ezdiğim bir filmin “kötü filmler adası”na gitmeden önceki son çıkışı geliyor. Sonuç olarak izlediğimiz bir öğrenci filmi. Çektikleri mumya filmi en içeride dursun. Peşine gelen zombi belgeseli The Death of Death’le beraber film içinde film oluştursunlar. Sonra bu izlediğimiz filmin tümü de (Diary of the Dead) aslında Creed’in kurguladığı bir iş çıksa o zaman bütün hataları, saçma diyalogları, sıkıcılığı savunulabilir olacaktı. Yani “sürpriz” bir finalle “The Death of Death” yalan bir belgesel çıksa ve mezuniyet projesi de izlediğimiz filmin tümü olsaydı. Maalesef çok ummama rağmen sonuç bu olmadı. Saçma filmi çekenin Romero olduğu, filmin de şaka olmadığı kesinleşti.

Başında izlediğimiz beyaz kız Mumya’dan kaçıyor şeklindeki kurgu sahnenin, gerçeğe dönüp çok sağlam bir “Scream” havası estirdiği sahne haricinde bu filmde işe yarar hiçbir şey yoktu. Ne umursanabilir bir toplumsal mesaj, ne gerçekçi bir sebebe oturtulabilen amatör çekim, ne de (en önemlisi) korku vardı. Sevenin yönetmenin mazisinden dolayı seveceğine eminim. Zombilerin vahşiliğini izlediğimiz iç bayıcı 95 dakikadan sonra aslında yaşayan kanlı canlı insanların da ne kadar vahşi olduğunu gösterip toparlaması gibi klişe bir finale rağmen sevilebiliyorsa Romero’ya ciddi bir takıntı söz konusu demektir. Öyle bir durumda değilseniz bence pas geçiniz.

Not: 2 / 5

Türkiye Box Office 22.08.2008 - 24.08.2008



Brendan Fraser için zafer dolu bir hafta. Haftanın yeni filmleri için ise aynı şeyi söylemek zor. Önümüzdeki Cuma başrol oyuncuları sebebiyle merakla beklediğim Get Smart vizyonda olacak. Kaliteli bir komedi olduğu hemen her yerinden belli olan bu ajan filmi parodisi benim kesin tercihim. Festivalden hatırladığımız 9,90 YTL, daha önce ismini duymadığım ama Mischa Barton’un varlığıyla pek umut verici olmayan Closing The Ring ve ilk filminden nefret ettiğimden beri serisine ilgi duymadığım yeni Garfield filmi de salonlarımıza uğrayacak. Herkese iyi seyirler.

25 Ağustos 2008 Pazartesi

Sevgili Anna Faris...



Gördüğüm en yetenekli genç komedyensin. Yeni filminin afişini görünce bile güldüm. Seviyorum seni!

Fragman için buraya

Filmden bir klip için buraya

24 Ağustos 2008 Pazar

Türkiye Top 5

1) BİRİ BANA GELSİN – FERHAT GÖÇER
2) ŞEYTAN – SERDAR ORTAÇ
3) SEVDİM AMA SONU YOKTU – RAFET EL ROMAN
4) DELİ OĞLAN – HADİSE
5) APTAL – DENİZ SEKİ

İsmail YK’nın düşüşü hızlı oldu. Bas Gaza geçen hafta iki numaraya geriledikten sonra, bu hafta ilk 5’i terk etmiş. Yükselişi oldukça yavaş olan Serdar Ortaç’ın Şeytan’ı ise aylarca kulak tırmaladıktan sonra 2 numaraya çıkabildi. Heralde ilk çıkışı Nefes şarkısıyla yaptıkları için böyle bir sonuç doğdu. Yoksa hiçbir yerde kurtuluş yok şarkıdan da şarkıcıdan da.

Rafet El Roman yıllar önce toptan yazdığı klon şarkılarını yayınlamaya devam ediyor. Hiçbirinin diğerinden farkını göremedim yıllardır. Sonra gidip Hande Yener’e çatıyor “Devrim yapmak sana mı kaldı” diye. Çok bariz ki sana kalmamış sayın Roman. En azından Yener’in her şarkısı kendisinden çalıntı değil. Klipleri de mütemadiyen deja-vu hissi yaratmıyor.

Hadise’m Deli Oğlan’la en yüksek üçüncü sıraya kadar çıkmıştı. Haftalar sonra dört numaraya tekrar yükselmiş. Sezen Aksu’nun şarkıya hiç de yakışmayan sözlerine rağmen (orijinali A Good Kiss çok daha güzel) bu kadar dinlenmesi çok hoşuma gidiyor. Bir de albümü dinleseniz niye bu kadar sevdiğimi anlayacaksınız. Eylül’de ülkemizde piyasada olacak.

Deniz Seki bence çok yanlış bir şarkı seçti albümünü tanıtmak için. Aptal, zaten pek parlak olmayan albümün çok sıradan parçalarından biri. En azından Sahici veya Zirve seçilebilirdi. Beşinci sıraya çıkmış olabilir ama Betül Demir’in Süper’i de öyle bir görünüp gitmişti aynı makamda. Çok büyük onur sayılmaz. Herkese keyifli dinlemeler.

Half Nelson (2006)



Amerikan bağımsızlarına olan sevgimi yazılarımı az buçuk okumuş herkes bilir. Bu yüzden bu türden bir film izlerken beklentilerim hiç de düşük olmaz. Sundance’de ilk defa gösterilen ve sonrasında yolu En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığına kadar uzanan Half Nelson’ın dünya çapında topladığı övgülere bakınca hayal kırıklığına uğramayacağımı tahmin etmiştim. İzleyince sadece filmi beğenmekle kalmadım aynı zamanda yeni neslin en yetenekli aktörlerinden biriyle tanışmış da oldum. Perdede görülmüş en sevilesi, en sempati duyulası uyuşturucu bağımlılarından biri olan Dan Dunne rolünde Ryan Gosling çarpıcı bir performans sergiliyordu.



Siyahi öğrencilerle dolu bir devlet okulunda tarih öğretmeni olan Dunne, konu İç Savaş’a geldiğinde müfredatın istediğinden farklı yöntemler uygulamaya başlar. Değişimi, karşıtların çarpışmasını anlattığı derslerinde öğrencilerinden biri olan Drey’le içten bir arkadaşlık kurarlar. 13 yaşındaki kız aynı zamanda Dan’in koçluk yaptığı basketbol takımında oyuncudur, annesiyle yaşamaktadır ve abisi hapistedir. İkilinin sahadaki ve sınıftaki arkadaşlığından başka bir ortak noktaları daha olduğu açığa çıkar sonra. Hapisteki abinin, Drey ve annesini emanet ettiği uyuşturucu satıcısı Frank, hayatını kısmen kontol altında tutabilse de bağımlı olan Dan’in satıcısıdır. Drey önce Dan’in bağımlılığını keşfeder, sonra ortak arkadaşlarını; sonra da onu kurtarmaya çalışır. Dan ise Drey’in sonunun abisi gibi olmaması için yardımcı olmak ister. Kendilerini kurtarmak ikisi için de sonraki görevdir.



Filmin tek iyi oyuncusu Gosling değil elbette. Drey rolünde Shareeka Epps, karakteriyle tam bir anahtar kilit uyumu içerisinde. O kadar içten oynamış ki yapmacık gözüktüğü tek bir saniye bile yoktu. Yine övgü alan performanslardan bir diğeri Frank rolünde Anthony Mackie idi. Ben Dan ve Drey’in alışılmadık arakadaşlığına çok konsantre olduğumdan belki de, Mackie’ye daha az dikkat edebildim. Frank ile ilgili daha çok umursadığım kısmı ne kadar orijinal yazıldığıydı. Dan normalde izlediğimiz uyuşturucu bağımlısı karakterlerden ne kadar farklıysa, Frank de genelde gördüğümüz satıcılardan o kadar farklıydı. Zaten filmi sevmemdeki en büyük etkeni Frank’de görmek mümkündü, o da gereksiz asabiyetin olmayışıydı. Dan ve Frank’in birbirlerini Drey için tehlikeli gördükleri konusunda yüzleşmeleri bile medeni bir şekilde yazılmıştı ve onca kavga gürültülü filmden sonra iyi geliyordu. Hani neredeyse, uyuşturucuya bulaşacaksanız bunlar gibi bulaşın diyeceğim. Fakat tabi ki hiç bulaşmayın!



İç Savaş filmde önemli bir tema ve kolayca anlayacağınız gibi sadece Amerika’nın iç savaşı değil bu. Filmin iki başrolü de sağlam bir iç savaş veriyorlar. Drey’in kaderinin abisinden farklı olacağı umudu fakat bunun için bir şey yapamaması, idolü diyebileceğimiz öğretmenini madde kullanırken görüşü, Dan’in kokaini çekerken “artık temizlendim” deyişi bu savaşı hatırlatıyor izleyiciye. Üstelik halen “iş görür halde” olan Dan’in alışkanlığından kurtulmak istediği de belirtiliyor. Bir insanın verebileceği en büyük savaşın alışkanlıklarına karşı olduğunu hatırlatmama gerek var mı? Film sakin tarzıyla, daha önceden söylediğim gibi farklı yazılmış karakterleriyle, umut verici bir olay içermese de umut verici olan filmlerden oluyor. Bu kendine özgü atmosferinin yazarlardan başka önemli bir mimarı müzikleri yapan Broken Social Scene.

Yönetmen ve yazarların kendi 17 dakikalık filmleri Gowanus, Brooklyn’den uyarladıkları bu küçük bütçeli film, yine küçük dünyalardan, varolan küçük umutlardan, ele gelir bir öykü çıkarmış. Film böyle kendine hasken, yazısını klişe laflarla bitirmek istemezdim ama bilindik de olsa alışılmadık da olsa arkadaşlığın önemini tekrar fark ettirdi bana. Herkesin kendi iç savaşlarında zaman zaman kaybedeceğini ve arkadaşları da kaybettiğinde müsamaha göstermek gerektiğini usul usul anlatıyordu. Sonuç, Amerikan bağımsız sineması için yeni bir zafer, benim için de tavsiye edecek yeni bir film oldu.

Not: 4 / 5

20 Ağustos 2008 Çarşamba

When a Man Falls in the Forest (2007)



Bu film birçok açıdan garip bir deneyim oldu benim için. Birincisi bir arkadaşım tarafından tavsiye edildiğinde, tanınmış oyuncular içeren kadrosuna rağmen ismini hiç duymamıştım. İkinci olarak DVD’de yazan isminin (When A Man Falls) eksik olduğunu, ticari sebeplerden dolayı “When A Man Fall In The Forest”dan kısaltıldığını öğrendim. Sonra yine basın bültenlerinden okuyup Sharon Stone gerilimi beklerken hatun karşıma çökmüş, mutsuz bir ev kadını olarak üstelik ekran süresi de kısa bir rolle geldi. Film ise tamamen başka bir olaydı, gerilimle alakası yoktu. Ele aldığı konuyu farklı ve güzel işleyen bir filmdi fakat çok etkileyici olduğunu, aklıma kazındığını söyleyemem.



En özet haliyle erkeklerin, orta yaş bunalımı denilen meselesiyle uğraşıyor yapıt. Birinin öyküsüyle daha az ilgilensek de üç erkeğin paralel giden hikayelerini izliyoruz. Biri insanlarla iletişim kurmaya zorlanan, bu yüzden kurmayan temizlikçi Bill. Diğeri evliliği artık hiçbir şey ifade etmeyen, sürekli asık suratlı karısını izlemek zorunda olan ofis çalışanı Gary. Üçüncüsü ise travmatik bir kaza sebebiyle bir sevdiğini kaybetmiş, yeni yeni toparlanabilen Travis. Üçü de okuldan arkadaşlar fakat uzun zamandır görüşmemişler. İlk olarak Bill ve Gary aynı şirkette çalıştıklarını fark ediyor. Bundan ve Bill’in kendisini görmezden gelişinden etkilenen Gary, Travis’i arayıp dört yıldır ara vermiş dostluklarını canlandırmaya çalışıyor. Gary’nin karısı Karen hiçbir müdahaleye cevap vermeyen bir umutsuzluğa tutulmuş durumda. Bill ise komşularının varlığına alışmaya çalışırken gerçek hayatından kaçmak için lucid dreaming denilen yönteme başvuruyor. Rüyaları kontrol edip, istediğin gibi yönetmek manasına gelen bu yöntem sinemada en sevdiğim konulardan olmuştur hep. Hiç fena olmayan işlenişleri için Aç Gözünü veya Vanilla Sky filmlerini tavsiye edebilirim.



Filmin genelinde rahatlamaya duyulan bir açlık var. Gary’nin karısına içindekileri telefonda döktüğü (ve rolü canlandıran Hutton’ın oldukça etkileyici bir oyunculuk sergilediği) sekansın ardından o ana kadar taktığı bunaltıcı şapkasını çıkarması buna bir örnek. Dayakçı kocasının başına gelenlerden sonra Bill’in komşusunun verdiği tepki ve Karen’ın Gary’nin akıbetine verdiği tepkinin benzerliği ise saptamamı destekliyor. Bill’in rüyalarında yangın mağdurlarını binalardan kurtarması en yüzeysel ve anlaşılabilir metaforlardan biri olarak kalıyor bu durumda.Yine Karen’ın her mutlu çifti gördüğünde gözyaşlarıyla karşılaması yoruma gerek bırakmayan hikaye öğelerinden. Sharon Stone oynadığı bu rolün hakkını vermiş diyebilirim. Pek sevilesi bir karakter olmasa da.



Filmlerin “written and directed by (yazan ve yöneten)” ibaresiyle başlaması genelde umut verici oluyor. Yönetmenin malzemesi üzerinde kafa yorduğuna bir ispat en azından. Bu durumda ya güzel ve tutkulu bir proje çıkıyor ortaya ya da gereğinden fazla önemsenmiş niteliksiz bir film. İki sınıftan birine sokmam gerekse ilk sınıfa koyarım ben bu filmi. Zaman zaman gereğinden fazla sinik olması sanatsal olmak için çabalaması gibi geldi bana. Yine de süresinin çoğu boyunca tahmin edilebilir olmadı, bu da ilk filmini yöneten bir sinemacı için başarılı bir sonuç demektir. Zaten Berlin’de Altın Ayı için yarışmış bir filmin sadece müziklerinin güzel olmasını beklemezsiniz.

Muhtemelen kendiliğinden karşınıza çıkmayacak bu filmi hayatının kendi kontrolünde gidip gitmediğini, istediği yere gelip gelmediğini sorgulayanlar sevecektir. Hatta benim çok sevdiğim “The Good Girl” filminden etkilenişim gibi etkilenenler de çıkabilir. Çünkü konular andırıyor birbirini, sadece hedefledikleri yaş kitlesi farklı. Filmdeki karakter rüyalarını kontrol edebilmek için eğitiyor kendini ama gerçek hayatını bile kontrol edemeyenler, bundan da hiç hoşnut olmayanlar var. Ryan Eslinger’ın yazıp yönettiği bu film bu mevzu hakkında kişisel bir bakış sunuyor izleyenlere.

Not: 3 / 5

19 Ağustos 2008 Salı

The Shawshank Redemption (1994)



Başyapıt izlemek ayrı bir zevktir. Her zaman herkese nasip olmaz. Hele de kendi dünyanızın başyapıtları değil de bütün dünyanın ayakta alkışladığı filmlerden bahsediyorsak onları izlemesi ayrıca özeldir. Bu kadar büyük yankı uyandıran filmler sinemalara nadir gelir; Yüzüklerin Efendisi’nden epey bir zamandan sonra The Dark Knight’ın gelişi gibi. Dünyanın en meşhur en iyi film listelerinden birinde (IMDB) tepede oturuyordu biliyorsunuz. Fakat o tepeden, Baba serisiyle beraber yıllardır ayrılmayan ve şu günlerde zirveye dönmüş bir filmi ilk defa izledim geçenlerde. O da artık ertelemeye utandığımdan. Frank Darabont’un The Shawshank Redemption’ı her gün karşılaşacağınız bir film değil. Kişisel bir film değil belki ama sinemanın kitlelerce sevilmesinden bahsediyorsak bunu en iyi başaran birkaç filmden biri. Bir düşünün bu filmi izleyip de “sevmedim” dediğini duyduğunuz biri oldu mu? (Ve yazının altına sırf sordum diye “evet” diyen yorumlar gelecek biliyorum.)



Sırf hapisane filmleri içinde değil, drama türünde ve sinema tarihinde de parmakla gösterilen filmlerden biri bu. Tim Robbins ve Morgan Freeman’ın başrollerini paylaştıkları film genç bir bankacının işlemediği bir suç yüzünden iki kere ömür boyu hapise mahkum edilmesini, olaylara bakışının ve davranışlarının farklılığıyla Shawshank hapisanesinde sevilmesini, bir anlamda yükselmesini ve özgürlüğe giden umutarını anlatıyor. Ömür boyu hapis denilince filmin on yıllara yayılan bir sürede geçtiğini anlamışsınızdır zaten. Bir oyuncu için tam bir meydan okuma olan bu tip rollerin altından Robbins ve Freeman ustalıkla kalkıyor. Özellikle Freeman’ın Oscar adayı olan performansı duyduğum beş filmin birinde oynayan bu aktörün gördüğüm en iyi performansıydı. Kötü adamların tipleri konusunda hiç şaşırtmayarak biraz üzse de filmin hemen hemen bütün oyunculukları mükemmel.



Stephen King’in kısa öyküsünden uyarlanan film mükemmel yazılmış. Her diyaloğu ve her sahnesiyle. Bir de yaklaşık 50 yıl önce başlayan bir öyküyü anlatınca (sanat yönetimi, makyaj, kostüm), hemen hemen tek bir mekandan ibaret olunca (yönetmenlik, ışık), umutla ilgili epik bir öykü anlatınca, büyük bütçeli bir prodüksiyon olunca klasik Amerikan sineması için bir derse, kusursuz bir örneğe, adeta “idea”ya dönüşüyor. Kişisel olarak bağlandığım bir film değil, bunu baştan söyledim. Fakat bir film bu kadar iyi kotarılınca ayakta alkışlamak gerekir. Filme hayran olmayanların eminim tek şikayeti hapisane konusunda hiç iç açıcı olmasa da öyküsünün fazla iyi yürekli, fazla iyimser, belki naif oluşu olabilir. Ne yalan söyleyelim öykü, çevirilen onca entrika ve yapılan hilelere rağmen çocuğunuza kahraman filmi diye izlettirebileceğiniz bir tarzda anlatılmış. Darabont, yönetmenlik başarısıyla Oscar adayı olsa da oldukça imzasız bir iş çıkarmaya bakmış bence. Gerçi bundan sonraki ilk filmi The Green Mile ile bütün umut dolu hapisane filmlerini topyekün imzası yapacakmış sanılabilirdi ama öyle olmadı. Belki Stephen King’in sadık uyarlayıcısı dersek hata yapmış olmayız. O da Fahreneit 451 uyarlaması gelene kadar.

Onca fast food’un yanında kusursuz hazırlanmış bir akşam yemeği olarak görülebilecek bu film benim en sevdiğim filmlerim sorulduğu zaman anacağım başlıklardan olmayacak ama dünyanın en sevdiği filmlerden biri olması konusunda hiç şikayetim yok. Çoğunuz zaten izlediği için ve film açıkça göstermediği pek bir şey bırakmadığı için ilginç bir yazı olmadıysa kusura bakmayın. Her departmanı ayrı ayrı övmek oldukça sıkıcı olabilirdi. Fakat okuduktan sonra izleyecek herkesin dikkatini çekmek istediğim yer filmin “umut” kavramını ele alışı. Kimlerin umudu bir tehlike, kimlerin güzel bir şey olarak gördüğüne lütfen dikkat edin. Sonra hangi tarafı seçmek istediğinize dikkatlice karar verirsiniz.

Not: 4.5 / 5




Dip Not: Filmde Robbins “Posta yoluyla ne kadar çok şeyin başarılabildiğini görmek şaşırtıcı.” diyor. Bir blog yazarı olarak buna tamamen katılıyorum. Fikirlerinizi bana yazarsanız veya bu yazıları altlarındaki zarf sembolüne tıklayarak sevdiklerinize e-posta olarak yollarsanız şaşırtıcı sonuçlar doğabilir! Alın size bu filmi izleyen başka kimsenin çıkarmadığı bir sonuç! Yazarınız böyle bir yazar işte!

Türkiye Box Office 16.08.2008 - 18.08.2008



Haftanın yeni filmlerinden bir Adam Sandler komedisi olan You Don’t Mess With The Zohan üçüncü sıradan listeye girerken, hayranlardan başkasının ilgilenmeyeceğini geçen hafta söylediğim Star Wars: Klon Savaşları beşinci sıraya oturmuş. Listeye girmesini beklediğim başka yeni film yoktu zaten. Açılışından beri çok yüksek iş yapmasa da haftalardır aynı sıralarda takılan Mamma Mia! 100.000 barajını aşsa sevindirici olurdu. Film, son haftalarımı geçirdiğim Trabzon’a geleli daha beş gün oldu ve ben şimdiden iki kere izledim bile. İzlerken kendimi bu kadar iyi hissettiğim başka bir filme epeydir rastlamamıştım. ABBA’nın gücü halen tartışılmaz belli ki. Şimdi sitede her fırsatta yazdığım Ekim’de İstanbul’a gelecek olan müzikali iple çekiyorum. Orada ayağa fırlayıp dansetmek ayıp sayılmaz heralde. Bu arada filmin müziklerinin Amerika'da en çok satan albümler listesinde zirvede olduğunu bilmiyordunuz eminim.

Listede aslına bakarsanız baya eski filmler var. Kung Fu Panda, Narnia Günlükleri gibi filmler yedinci ve altıncı haftalarındalar sırasıyla. Yaz döneminde Hollywood aksiyonları dışında filmlerin nadir gelmesi bu büyük prodüksiyonlara yaradı. Dikkat ettiyseniz zaten bir tane bile iddialı Türk filmi gösterime girmedi yaz boyu. Türkiye’de hala rehavet dönemi kabul ediliyor olsa gerek. Halbuki bu Kasım’a yetişmeyen yeni Harry Potter filmi bir sonraki en seyircili dönem olan 2009 yazına ertelendi dünya çapında. Gerçi “Bizim büyük prodüksiyonlardan ne bekliyorsun ki?” diye sorsan verecek bir cevabım yok. Sırada Recep İvedik’in yapımcısından Avanak Kuzenler ile kolejli ve devlet liseli öğrencilerin çatışmasını anlatan Ayakta Kal var. İlkinin afişi oyuncuların suratlarını deforme ederek çok komik olduğunu sanıyor. Diğerinin ise resmi sitesine girip konusunu okursanız bir şey dememe ihtiyaç kalmayacak. Ahmet fakir, Oya zengindir; Oya’nın hayranı zengn bir çocuk vardır; zengin çocuk ve Ahmet kavga ederler; sonra Oya’nın ailesi zengin çocuğu kızlarına layık görür; yanlış anlamalar olur, Ahmet, Oya’yı zengin çocukla beraber zanneder gibi saçma sapan, Pembe Dizilere Giriş (PMB 101) dersinden çıkma bir senaryosu var. Okan Karacan gibi loser’ları içeren kadrosu da ümit vermiyor. Genç oyuncular Emre Tetikel ve Alp Çoker’den başka izlenecek bir şeyi varsa şaşıracağım.

Haftaya Kiefer Sutherland’li Aynalar ve ilginç bir filme benzeyen Macar yapımı Ruhuma Asla gösterimde olacak. Ben heralde tekrar “Mamma Mia!”yı seyrederim. İyi seyirler.

15 Ağustos 2008 Cuma

Mamma Mia! (2008)



Sinema salonları film başlamadan önce iki sebepten dolayı karartılır. Birincisi perdedeki filmi daha rahat görebilmektir. İkincisi ise benim gibi izleyicilerin Mamma Mia! gibi filmleri izlerken suratlarının aldığı ifadeyi gizlemektir. Kulaklara varan ağız, dans etmemek için kendini zor tutan vücut, sürekli sallanan kafa gibi. Gösterime girişinden bunca zaman sonra izleyebildiğim film hayatımda izlediğim en eğlenceli filmlerden biriydi. ABBA şarkılarından tiyatro için hazırlanmış Mamma Mia! müzikalinin sinema uyarlaması, 70’lerin bu meşhur dörtlüsünün zamanında dünyaya sunduğu tüm enerjiyi, benim gibi yeni nesillere aktarıyordu. Mükemmel bir Yunan adasında birden çok karakterin aşka ve geçmişine duyduğu özlem, birbirinden güzel şarkılarla tam bir seyirliğe dönüşüyordu.



ABBA’yı şanına şöhretine rağmen tek bir derin şarkı bile yapmamakla suçlayanlar var. Ben bu tavıra kesinlikle katılamazdım. I Have A Dream, Take A Chance On Me, Voulez-Vous, Mamma Mia!, Dancing Queen, Gimme! Gimme! Gimme!, Lay All Your Love On Me kadar güzel şarkıları yaptıktan sonra varsın politik meseleler de başka gruplara kalsın. Fakat bu şarkılardan nasıl bir müzikal çıkabileceğini merak ediyordum. Geçtiğimiz sene The Beatles şarkılarından yapılmış Across The Universe daha az riskliydi, sadece aşktan ve devrimden bahsediyordu ancak bu sefer elimizde üç potansiyel adaydan babasını seçmeye çalışan bir kızın hikayesi var. Gerçi bu sorunun çözümü yıllardır Broadway’de sahneleniyor ancak ben sinema perdesinde ilk kez görecektim. Tahmin ettiğim gibi çok fazla diyaloğa ihtiyaç duyulmuştu. Açıkçası ABBA şarkıları katmadan da işin içinden çok rahat çıkılabilirmiş, baştan aşağı melodisiz tek bir cümle olmayan Evita gibi düşünmeyin o yüzden. Şarkılar filmde araç değil amaçtı bana kalırsa. Öykü önemli değildi, Mamma Mia! ABBA şarkılarından yapılmış bir müzikaldi öncelikle.



Tiyatro oyununu henüz bilmiyorum, Ekim’de İstanbul’da oynayınca gideceğim. Fakat filmde üst paragrafın sonunda bahsettiğim bakış açısından dolayı öykü boşverilmiş durumda. Öyle boşluklar, bir kere anılıp, bir daha anılmayan durumlar, es geçilen konular vardı ki şarkılardan dolayı uçuyor olmasam çok kızardım. Bir de Meryl Streep perdede görününce her şeyi değiştiriyor, onun etkisi de çok büyük. Etrafta konuşulduğuna göre Oscar’a aday olma ihtimali varmış, bana kalırsa zor. The Devil Wears Prada da çok zayıf bir filmdi ve onunla aday oldu fakat oradaki performansı buradakini ezip geçer. Esnekliğinin ve şarkı söyleyişinin Akademi’nin gözünü boyayacağını sanmıyorum. Zaten performansı sadece keyifli ve izlenesiydi, Oscar’lık değil. Aynen filmin kendisi gibi. Altın Küre adaylığı ise kesin.



Bitiş jeneriğinde Tom Hanks ve eşi Rita Wilson’ın yapımcılar arasında olduğunu gördüm. My Big Fat Greek Wedding’den kaldırdıkları tonla para Yunan adalarına sempatik kılmış belli ki ikiliyi. Açıkçası filmin mekanı da sevilmeyecek gibi değildi. Dancing Queen performansını filmin en güzel anlarından biri kılan, hep bir ağızdan söyleyen onlarca kızdan çok söylerken geçtikleri yerlerdi. Bunun yanında Mamma Mia!’nın söylendiği sahne, çok çok etkileyici bir sekans yaratan Lay All Your Love On Me, müthiş enerjik Voulez-Vous, güldüren Does Your Mother Know, son hareketli numara Take A Chance On Me ve tüyleri diken diken eden I Have A Dream filmin en güzel kısımlarındandı. Sayıları çok gördüğünüz gibi, o yüzden filmin eğlenceli olduğunu söyleyip duruyorum. En “farklı” sahnelenen şarkı ise “The Winner Takes It All”du heralde. Mekandan mekana atlamadan, başka karakterlere kesmeden dakikalarca Meryl Streep’in Pierce Brosnan’a şarkı söyleyişini izledik. Yorum etkileyiciydi fakat tam da filmin çözümüne girerken tempoyu biraz düşürdü.

Bir film olarak çok etkilemedi beni Mamma Mia!. Fakat bir eğlencelik olarak kusursuz bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Şimdi iple çektiğim Ekim’deki gösterisini izlemek kaldı geriye. New York’a gidilince yapılacak ilk işlerden biri sayılan bu oyunun görülmesi, burada sadece sınırlı günde oynayacakken bir mecburiyete dönüşüyor. Üstelik tiyato çok umursadığım bir sanat olmadığından bütün eleştir(m)en tarafımı bir yana bırakıp, şarkıların, coşkunun keyfini sürebilirim. İnşallah seyircilere fazla ışık vurmuyordur.

Not: 3 / 5

Mükemmel Arama Kelimeleri

Google'da veya diğer arama motorlarında aradığınız ve sizi benim siteme getiren kelimelerin en güzellerini burada yayınlamaya karar verdim. Sadece benim eğlenmem biraz haksızlık oluyordu. İşte son günlerin Top 5'i ve sizleri götürdüğü sayfalar:

1) ilk düğün dans müziği türkce olmasını tercih ederim

2) elif turanın götü

3) soyadı saka olan melodı albumu yapan sanatcı ve muzıgını dınle

4) behzat uygur başarılı

5) asteriks sesini keremcem mi canlandirdi

14 Ağustos 2008 Perşembe

Özgür Çevik - Düşünce



Özgür Çevik yıldız arayan yarışmalardan çıkıp da yolunu bulabilen ender isimlerden biri oldu. Yarışan diğer isimlerin bu gerçeği unutmasına rağmen onlar televizyonda doğan isimlerdi ve gelecekleri de ancak televizyondaydı. Halk onları televizyonda izlerken tanımıştı, müzikleriyle değil. Dolayısıyla dizi veya televizyon programı yapan kim varsa tutundu, hit çıkarmaya çalışıp alelacele albüm hazırlayanlarsa unutulup gitti. Zamanının favorilerinden Özgür, Yabancı Damat ile senelerce televizyonda çalıştıktan sonra albümünü piyasaya sürdü. Satış peşinde koşan albümlerden biri olmadığı hemen anlaşılıyordu zaten ama dinleyince emin olmuş oldum.

İlk video klip “Düşüşüm” adlı parçaya geldi. Klip her zaman farklı olabilen Mete Özgencil tarafından çekilmişti ve başarılıydı. Şarkı Özgür tarafından yazılmıştı ve o da oldukça başarılıydı. Depresif tonu ve kaliteli sözleriyle (“Düşüşüm, duruşum oldu”) müzikten anlayan kulakların hemen dikkatini çekti. Albümün “Düş-ün-ce” olarak adlandırılması hem bu şarkıdaki hem de albümde genel olarak kullanılan “düşmek” temasıyla alakalıydı. Bir de fikir manasına gelen “düşünce” kelimesiyle eşseslilik yaratıp hoş bir durum oluşturuyordu. Klibi ilk izleyişimden epey sonra albümü dinleme fırsatı yakaladım. 9 Özgür Çevik şarkısı ve 1 Fikret Kızılok şarkısından oluşan albümün havası “Düşüşüm”le tanıtılmaya gerçekten uygun. Genç kızların sevgilisi olmak için birkaç santim omuz genişliğinden başka hiçbir kusuru olmayan bu adamın popüler olmak için zorlamayan, kişisel bir iş yapması takdirimi kazandı

“Düşüşüm”den sonra en çok dikkat çeken şarkı albümde Özgür’e ait olmayan tek şarkı: “Farketmeden”. Kartoneti incelerken Fikret Kızılok’un daha önceden bilmediğim bu şarkısına dikkat etmemiştim. Albümü dinlerken bu şarkı bitince, Özgür’ün yazdıklarından biri olmasını ummuştum ama öyle çıkmadı. En azından yeniden yorumlamak için doğru bir parça seçtikleri kesin. İkinci bir video klip çekilecekse buna gelmeli. Albümde benim dikkatimi çeken diğer şarkılar “Keyfim Yerinde”, “Boş Günüm” ve “İncittiysem” oldu. Açıkçası şarkıları ilk dinleyişte birbirinden ayırmak güç, albüm dinledikçe keyfi çıkmaya başlıyor. Belki biraz sıkıcı olabilir bu yüzden, zira dediğim gibi karamsar mod da değişmiyor hiç. Bu bahsettiğim şarkılardan “Boş Günüm”ü çok güzel yorumlamış şarkıcı. Bu şarkının kemanlarından fark ettim ki albümün sound’u da, Özgür’ün sesi de Emre Aydın’ı andırıyor biraz, fakat bu eksi bir puan değil.

“İncittiysem”in bir kısmı albümün tümündeki en sakin aranjeyi içeriyor ama bana kalırsa en etkileyici şarkılardan biri. Dinleyenlerin, muhtemelen açılış parçası olduğu için en çabuk vuruldukları şarkılardan olan “Bir Daha Aşık Olamam” ise benim favorilerimden olmadı ama başarısız diyemem. Ben kişisel bir bağ kuramamış olabilirim. Fakat sorunu kendimde aramadığım tek şarkı “Çok Düşünce”. İtici bir şarkı bu biraz, üstelik düşme ve düşünme temasının bir şarkıya ismini vermesi gayet yeterliydi. 10 şarkılık bütünden en çabuk vazgeçeceğim parça bu olurdu benim.

Özgür’ün albümü, en çok bu popa bulaşmayan tarzından dolayı yazın hit albümleri arasında yer almayacaktır fakat müzisyen bir adamın bundan daha öncelikli tutacağı şeyler olduğunu ve Özgür’ün bunları başardığını düşünüyorum. Yakında yeni bir televizyon dizisinin başlayacağını duydum, bu yüzden albüm tanıtımına pek zaman ayıramayabilir fakat müziğinin kalitesini bu çizgide koruduğu sürece problem değil. Tek istediğim, benim ilk albümüyle çok umut bağladığım, Özgür’ün de takdir ettiğini bildiğim, fakat sonra yolundan oldukça sapan Keremcem’in durumuna düşmemesi. İki üç sene sonra hiçbir işe yaramayan dizilerde ve yabancı dans şarkılarının Türkçe adaptasyonlarını içeren single’larla karşımıza çıkarsa üzülürüm. Yabancı Damat gibi kaliteli diziler ve Düş-ün-ce gibi albümlere hiç lafım yok.

Not: 3 / 5

13 Ağustos 2008 Çarşamba

Meet The Spartans (2008)



Ucuz parodi filmleri bu sene “En Süper Kahraman”ı izleyene kadar sevdiğim bir türdü. Bu filmden sonra daha dikkatli yaklaşmaya karar verdiysem de boş boş gülmek istediğim günlerden birinde “Meet The Spartans”a bir şans vermeye karar verdim. Beklenenden çok fazla gişe yapıp sezonunun en çok konuşulan filmlerinden birine dönüşen “300” filmi vasıtasıyla bir sürü filmi ve televizyon programını dalgaya alan yapım biricik Anna Faris’imin Korkunç Bir Film serisine yaklaşamıyordu tabi ama nadir de olsa beni güldürmeyi becerdi. En azından ilk cümlede andığım film kadar zavallı değildi, o kesin.



Filmde en çok kullanılan iki espri bu tip filmlerin demirbaşlarından olan sürekli dayak yiyen tip esprisi ve gay esprisiydi. Bir de pelerin ve donla gezen savaşçıları anlattığı için çok daha müsait oluyor film bu tip şakalara. Spartalıları abartılı karın kaslarıyla kadınlarla selamlaşmak için çakan, erkeklerle selamlaşmak için öpüşen tipler olarak gösteriyor. Persler ise garip bir şekilde bildiğiniz Amerikan zenciler tarafından canlandırılmış. Oryantal bir durum yok ortada, heralde oyunculara ödenecek masrafları azaltmak için ellerinin altında beyaz olmayan kim varsa kullanmışlar. Perslerin komutanı ise Borat filminde gülmekten nefessiz bırakan Azamat olarak izlediğimiz Ken Davitian tarafından canlandırılmış. Dalga geçilen tipler arasında Britney Spears, açılışta hazırlıksız yakalayan bomba bir espriyle Brad Pitt-Angelina Jolie çifti, American Idol jürisi, Happy Feet penguenleri, Dane Cook, Ellen Degeneres, Tom Cruise gibi onlarca isim var. Ancak çoğuyla çok sığ dalga geçilmiş, aklınıza gelecek ilk espriler filmde mevcut. Paris Hilton, Britney Spears ve Lindsay Lohan verdikleri frikiklerle anılırken, Paris aynı zamanda 300 filminde Sparta ordusuna ihanet eden o ucubik tipin yerine de geçiyor. Filmde büyüklü ufaklı rol alan komedyenlerin çoğunu gerçekten başarılı parodi programı MAD TV’den tanıyoruz fakat oradaki çoğu parodinin bu filmdekilerden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Hele de makyaj konusunda filmde ciddi bir sorun var, hemen hemen kimse dalga geçtiği tipe gerçekten benzememiş. Kostümünü giyip, saçını aynı yapmak yetmiyor maalesef. Özelikle American Idol jürilerinin taklitleri beni cidden baydı. Her fırsatta Brtiney’i sokuşturmak ucuzcaydı. Gerçekten güldüğüm bir tek Dane Cook taklidi vardı. Hiç komik olmadığı konusunda sürekli eleştirilen bu biraz narsist stand-up’çıyı MAD TV’de çok güldüğüm Ike Barinholtz canlandırıyordu.



Parodilerden normal esprilere dönersek yine pek umut verici bir tablo yok ortada. Gerçekten kahkaha attığım tek sahne Sparta ordusunun çifter çifter elele tutuşup savaşa “I Will Survive”ı söyleyerek gidişleriydi. Çok başarılı bir espriydi gerçekten. Bunun haricinde komedi tahmin edebileceğiniz düzeyde kalıyordu. Açıkçası başka filmin neyi hakkında yazsam bilemiyorum. Makyajla halledilen karın kasları baya gerçekçiydi, onu söyleyebilirim heralde. Başroldeki Sean Maguire ilk büyük stüdyo filminde başarılı bir performans çıkarmıştı. Gerard Butler kadar olmasa da 300’ün başrolüne bile yakışırdı oynasa. İkinci başroldeki Kevin Sorbo’yu ise yıllarca Kanal D’de izlediğimiz Herkül’den tanıyorduk. Filmde buna da bir atıf vardı. Ayrıca oyuncunun DVD ekstralarında kendiyle dalga geçmesi de takdire şayandı. Filmdeki mizah anlayışı aynen DVD ekstralarında devam ediyordu zaten. Aktörlerin rollerine nasıl hazırlandığını gördük, egzersizlerinin arasında mekik ve kıç tokatlamayı birleştiren “Turkish Ass Slapping” tekniğinden de haberdar olduk. Tek bir espride Türklerin maruz kaldığı iki birbirine çok uzak yakıştırmanın (barbar hapisane insanları ve mutlu masut gayler) birleşmesine şahit olduk. Allah vere de her şeyi abartan medyamız duymasa.



Meet The Spartans zekice esprilere çok nadir bulaşıp yüzeysel tarafından güldürmeye çalışan bir film. Bunu hatırlayarak izlerseniz 80 dakika boyunca boş boş sırıtıp hemen sonra filmi unutabilirsiniz. Saygı değer komedi arıyorsanız başka yöne bakmanız gerektiğini söylemem lüzumsuz olur heralde. Bir de Carmen Electra’nın rol alıp da soyunmadığı başka filmi bulmanız zor olabilir. Fakat bir filmde neden bunu arayasınız ki?

Not: 1.5 / 5

12 Ağustos 2008 Salı

Yaz Ekranı'nda Yangın Çıkışları

Televizyona ilk defa aptal kutusu diyen insan yaz ekranını görüp de karar vermiştir heralde. Bunaltıcı yaz sıcağı boyunca kanallar öylesine dayanılmaz yaz programları sürüyorlar ki karşımıza insan seyredeceğine pişman oluyor. Fakat bu boş kalabalığın içinde eğlenceli işler de çıkıyor. İşte Digiturk’un dizi ve film kanallarını, CNBC-e ve e2’yi katmadan şans verebileceğiniz birkaç program:



Kliptonik: Son yıllarda gördüğüm en seviyeli ve düzgün VJ olan Kerem Özşeker tarafından sunulan Kliptonik, klip yayınlamayı farklı bir formata sokuyor. Star TV’de hafta içi her gün 13.20’de yayınlanan program dikkatli klip izleyicilerini yarışmalarla ödüllendirirken bir yandan da çeşitli konseptlerle programı renklendiriyor. Aynı sanatçının kliplerini peşpeşe yayınladıkları da oluyor, canlı yayına konuk aldıkları da. Dersini çalışıp gelen sunucumuz ise sanatçılar hakkında az bilinen gerçeklerle anonslarını ilginç hale getiriyor. Star TV’nin bir müzik kanalı olmamasına rağmen sadece video klipler için hazırlanmış programın bu kadar özenli oluşu hoşuma gitti. Kerem’in sürekli güleç yüzlü ve halinden fazlaca memnun oluşu başta garip gelebilir ama sonra işini eğlenerek yaptığındandır diye düşünüyorsunuz. Pek de kaliteli olmayan Türk Pop endüstrisine hak ettiğinden bile kaliteli bir program vermiş. Bir de daha güzel bir isim bulsalarmış mükemmel olacakmış. Tebrikler.



Ece: Hande Ataizi sonunda kendine yaraşan bir işle döndü. Kendine yaraşan derken, mükemmel bir aktris ve mükemmel bir dizi demek istemiyorum. Komediden anlayan, çılgın ruhlu bir aktris ve zaman zaman güldüren orta halli dizisi demek istedim. Çapkın bir adam olan Ege’nin yatağa atıp sonra unutuğu kızlardan biri olan Asuman Krause, neyse ki tek bölümden öteye gitmeyen karakteriyle adama büyü yapar ve onu kadına dönüştürür. Mehmet Ali Erbil’in oynadığı Ege, sabah uyandığında kendi ne kadar yakışıklıysa (ki değil) onun 10 katı kadar güzel olan bir kızdır artık. Üstelik yaşı da gençleşmiştir. Ya da Kanal 1 Mehmet Ali Erbil’den başka oyuncu bulamamıştır da aslında bunların birbirinin erkek-kadın versiyonu olduğuna inanmamız gerekmektedir. Ece ismini alan adam/kadın çalıştığı dergideki ünvanını korumak zorundadır. Erkek alışkanlıklarından vazgeçemeyen Ece bir yandan da dergide çalışan Ömer’in ilgisini çeker. Komedi de böylece gelir işte. Konu itibarıyle ülkemizin ilk gay/lezbiyen dizisi olmaya müsait bir iş bu karşımızdaki. Ne de olsa bir kadın bedenindeki erkek teması pek geleneksel sayılmaz. Ruhsar’dan bu yana sevilen bir iş yapamamış Hande Ataizi’nin cesur tavrı dizide de mevcut. Pek muhafazakar değil ve ben de bundan memnunum. Fakat hafta içi her akşam yayınlacak olan dizinin sevenleri için kötü bir sürprizimiz var. Siz yerli yazarların bu denli sık tempoyla çalışıp kafa yorduklarına inanmış olabilirsiniz fakat dizi yabancı bir dizinin (Lalola) uyarlaması. Az buçuk komik olabilen her dizimizin olduğu gibi. Melekler Adası’nda beraber çalışmış Devrim Nas ve Ataizi’nin kimyası dizinin bir başka güzelliği. Eninde sonunda sevilebilir bir iş, diğer yaz dizilerinden daha umut verici.



Gece Gündüz: Bu programı sevmeyen ölsün. Kanal D’deki diziden bahsetmiyorum, NTV’deki kültür sanat programı hakkında bu yazı. Yıllar boyu sesini dinlediğimiz, son yıllarda görüntüsünü de tanıdığımız çok sevilesi Yekta Kopan’ın sunduğu program her bölümde oldukça ilgi çekici olmayı başarıyor. Son dönemdeki konserleri, filmleri, etkinlikleri, müzikalleri oldukça başarılı bir şekilde tanıtan “Gece Gündüz”ü hafta içi her gün saat 18:15’te izleyebilirsiniz.



Malcolm In The Middle: Oldu da yanlışlıkla erken uyandıysanız TNT’de yayınlanan bu aile dizisi gününüze keyifli bir başlangıç olacaktır. Zamanında CNBCe’de izleyip sevdiğimiz dizi yüksek IQ’lu bir çocuk ve sürekli didişen orta gelirli ailesini anlatıyor. Bu kanal zamanında Will & Grace’i yayınlayacağını bangır bangır duyurup sonra habersiz kesince gözümden düşmüştü. Fakat artık yayın akışında gözükmeyen “Less Than Perfect” ve “Malcolm…” gibi güzellikleri yok değil. Dizi hafta içi her sabah 9.30’da.



Sabrina The Teenage Witch: ATV’nin yıllar önce döndürüp döndürüp yayınladığı ve asla belli bir bölümden sonrasına geçmediği dizinin 5. sezonu şu an Star TV’de yayında. Sabrina’yı üniversitede izlediğimiz bu bölümler, çoğu kral dizinin bile yapamadığı bir şeyi yapıp dublajlı haliyle komik olmayı beceriyor. Yerli uyarlaması olan Acemi Cadı’nın akıllara zarar halini hatırlamak istemiyorum. Sabrina’nın fazla inek, fazla doğrucu oluşu diziyi zaman zaman gıcık hale getiriyor ama program eğlendirdikten sonra problem yok. Bacak kadar boyumuzla bayıla bayıla izlediğimiz bu dizi sırf çocuk eğlencesi değilmiş meğersem. Ama kız hatırladığım kadar güzel değil. Hafta içi her gün saat 10:30’da izleyebilirsiniz.

Haftasonu ekranı için ise verecek tavsiye bulamıyorum. Bence televizyonun açma düğmesine hiç basmayın.

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) BİRİ BANA GELSİN – FERHAT GÖÇER
2) BAS GAZA – İSMAİL YK
3) ŞEYTAN – SERDAR ORTAÇ
4) VAH VAH – GÖKHAN ÖZEN
5) SANA GÜVENMİYORUM – ZEYNEP DİZDAR

Yabancı Liste

1) GIVE IT TO ME – MADONNA
2) SHINE ON – RIO
3) CLOSER – NE-YO
4) I LOVE MY PEOPLE – EDDY WATA
5) CAN YOU HEAR ME? – ENRIQUE IGLESIAS

İsmail YK aylardır oturduğu zirveden indi, Ferhat Göçer yerini aldı. Serdar Ortaç sonunda susmak bilmeyen şarkısını ilk 3’te görebildi. Klibinde yaptığı danslar kabuslarıma giriyor. Gökhan Özen bir şekilde dinletti kendini yine, ben çakılacağını düşünmüştüm bu şarkısıyla. Zeynep Dizdar ise kış boyu kaybolmadan önce şarkısıyla gündemde takılmaya devam ediyor. Saçları bence rezalet olmuş. Hadise’nin Deli Oğlan’ı 6. sırada, Deniz Seki’nin Aptal’ı 9. sırada, Murat Boz’un Uçurum’u ise şimdiden düşüşe geçti, 4 sıra gerileyerek 13. sıraya oturdu. Divalar Ajda ve Sezen de ilk 20’deler. Ajda, Aynen Öyle’yle 14. sıradayken, Sezen klip çektiği Beşik yerine Yol Arkadaşım’la listenin 12. sırasında. Kusura bakmasın ama Beşik’in listelerde zirveye çıkacağını sanmıyordu heralde. “Billboard Boring” listesinde belki yükselir.

Yabancı listede Madonna zirvedeki yerini 1 hafta sonra geri aldı. Enrique yavaş fakat sağlam tırmanışını sürdürüyor. Geçen yazdığım yabancı müzik yazısı bahsettiğim 2 şarkıya ciddi ciddi uğurlu geldi. İlk 10’da bile olmayan Sonny J ve Katy Perry ilk 5’in hemen altında, sırasıyla 6 ve 7 numaralara yerleştiler. Blogumu küçümseyenlere ders olsun! Haftaya ilk 5’in içinde baya eğlenceli Pussycat Dolls şarkısı When I Grow Up’ı da göreceğimizi tahmin ediyorum. Herkese iyi dinlemeler.

Türkiye Box Office 08.08.2008 - 10.08.2008



Geçen hafta bahsettiğim Taş Yastık bu Cuma gösterime girecek. Bunun yanında yeni Adam Sandler filmi Zohan’a Bulaşma, Annemin Yeni Sevgilisi ve niye çekildiğini anlamadığım animasyon Star Wars filmi Clone Wars salonlara geliyor. Duyduğum kadarıyla 3 boyut teknolojisini kullanmakmış sebep ama sadık hayranlarından başka kimseyi tatmin edeceğini sanmıyorum fragmanlardan gördüğüm kadarıyla. O yüzden benim yerime Azmi gitsin, anlatır bana :)

Bu haftanın listesinde ise ilginç hiçbir şey yok. Hakkında yazasım gelmiyor. İyi seyirler.

11 Ağustos 2008 Pazartesi

27 Dresses (2008)



Romantik komedilerden bıktıysanız, orijinal bir şeyler arıyorsanız, filmlerin sonunu tahmin etmekten nefret ediyorsanız ve esas kızın çılgın manyak yakın arkadaşı tiplemesi sizi de baydıysa bu yazı (ve film) sizler için değil. Fakat dünyanın en güzel kızlarından biri bile ezik olabilir, sonunda herkes beyaz atlı prensini bulur yalanlarına kanmak isterseniz sıradaki cümleler sizler için. Devil Wears Prada gibi formül bir filmin senaristinden geldiğini övünçle söyleyen filmin bence bu gerçeği köşe bucak gizlemesi gerekirdi. O film Meryl Streep’in inanılmaz performansıyla ayakta duruyordu, bu filmde maalesef o da yok. Daha geçen hakkında yazdığımız Step Up filminin kareograf yönetmeni Anne Fletcher tarafından çekilen film fazla güldürmeyen sadece sonunda kalbinizi ısıtan bir klişeler yumağı.



Jane her seferinde nedime ve hiçbir seferinde gelin olan bir kızdır. Bu seferlerin sayısı 27’ye varmıştır aslında sarı saçla daha güzel olduğunun farkında değildir. Çünkü Grey’s Anatomy izlemek yerine düğün ilanlarını okumaktadır. Gizliden gizliye, bayat espriler yapan patronuna aşıktır. Yanlış anlaşılma olmasın gizli olan aşkıdır, espriler maalesef gayet ayan beyan yapılmaktadır. Jane’in kendinden bile güzel kardeşi Avrupa’dan ziyarete gelir ve patronun kalbini çalar. Jane bu sefer aşık olduğu adam ve bencil kız kardeşinin nedimesi olmaya hızla yaklaşmaktadır. Şimdi ne yapacaktır? O sırada esas kızın çılgın manyak yakın arkadaşı yoga dersinde “fuck” diye bağırır. Bu çok ilginç olması gereken bir sahnedir. Jane’e asılan birileri de vardır elbet. 50 kez “hayır” cevabı alıp yine de pes etmeyen esas oğlan öyle sizin reddettiğiniz ve ona rağmen peşinizden ayrılmayan tipsizlere benzemez tabi. Kızın kendisi kadar güzeldir en azından. Sonra bir yanlış anlama olur ve çözülür. Sonra bir kavga olur ve çözülür. Sonra herkes mutlu olur. Sonra siz filmdeki insanların bu kadar güzel fakat filmin bu kadar kötü olmasına şaşırırsınız.



Katherine Heigl’ın başrolünde oynadığı ve sinemaya esaslı bir geçiş yaptığı filmin benim için daha güzel kısmı Malin Akerman’ın varlığıydı. Bu kadar güzel ve oyunculuk açısından yeterli oluşu her aktriste bulunmayan bir şey. Fakat dediğim gibi filmin, özellikle de senaryosunda pek iş yoktu. Güldüğüm sahneler oldu (hayır deme alıştırması, motherfucker isyanı gibi) ama hele de final sahnesi misal, DVD’nin ekstralarında çok derinmiş gibi anlattıkları sahneler 100 yıldır birebir çekilip duran sahnelerdi. Edward Burns’ün aynı rolü oynadığına kaç kere daha şahit olacağız bilmiyorum ama gitgide gençleşmediğine göre çok da uzun sürmeyecektir. Çok çekici patron rolü için bence yanlış seçimdi.



Filmin orijinal bir konusu var. Ecnebilerin “always the bridesmaid, never the bride” deyişinin mecaz yapmadan işlenişine tanık oluyoruz. Çirkin nedime elbiseleri, temalı düğünler sanat yönetimi departmanına oldukça keyifli bir çalışma ortamı sunmuştur bence. İyi bir iş çıkartabilmişler. Velhasıl bu durumun senaryoya yansıması olan “kariyer peşindeki gazeteci Jane’den faydalanıyor mu?” hikayesi çok zorlama bir gerilimdi ve sevgili senarist sana sesleniyorum; yıllar önce “Runaway Bride” filminde yapılmıştı! Zaten iyi olmayan bir filmden neden çalıp çırparlar anlamam. Finale çalıntı diyemeyeceğim, mutlu son inadı dediğimiz illet, esas oğlan ve kızın çılgın manyak yakın arkadaşlarını bile baş göz ediverdi. Klişenin de en kötüsü böyle son saniyeye sıkıştıra sıkıştıra yapılanı oluyor. Yine de biraz salak modunuzda izlerseniz iki çok güzel insanın birbirne kavuşması etkileyebilir sizi.

Bu filmi başroldeki iki bayan oyuncusu olmasa mümkün değil zaman ayırıp da izlemezdim. İşte size de tercihinizi yapmak için kolay bir yöntem. Katherine Heigl ve Malin Akerman isimlerine bir göz atın. Direk olarak çarpılmazsanız Brokeback Mountain’ı öneriyorum. Fakat “Ben bunlar için yerli aksiyon filmi bile izlerim.” modunda izlemeye başlarsanız 27 Dresses’dan çok memnun ayrılacaksanız. Malin’in daha komik performansları için The Comeback dizisi, daha üstsüz performansları için The Heartbreak Kid, Katherine’in Emmy aldığı performansı için Grey’s Anatomy 3.sezon da peşinden gelsin.

Not: 2 / 5

10 Ağustos 2008 Pazar

Forgetting Sarah Marshall (2008)



Judd Apatow yönettiği veya yapımcılığını yaptığı başarılı komedi filmleriyle hem iyi gişe rakamlarına hem de eleştirel başarıya ulaşmaya devam ediyor. Bu dizinin ülkemizde gösterilen son filmi “Forgetting Sarah Marshall” bir çok yönden ilginç bir film, bir çok yönden de değil. Knocked Up, Superbad gibi oldukça kaliteli komedileri yaratan ekipten gelen bu film onların, bana kalırsa, yakınından bile geçmiyor komiklik açısından. Romantik komedilere oranla mizah anlayışının farklı oluşu filmin az sayıdaki artılarından biri.



Bir kere film pek komik değil. “40 Yıllık Bekar” da, “Knocked Up” da gülmekten nefessiz bırakan filmler değildi ama kahkaha attırdıkları bir çok sahne vardı. “Forgetting Sarah Marshall” sadece film boyunca gülümsetmekle yetiniyor. TV yıldızı 5 yıllık sevgilisi tarafından terk edilip kendini salıveren Peter’ı anlatan film Peter’ı canlandıran Jason Segel tarafından çok uzun bir sürede yazılan taslaktan hazırlanmış. 1000 sayfalık bu taslaktan böyle bir film çıkıyorsa How I Met Your Mother dizisinde çok sevdiğim Jason Segel’i çok rahat yeteneksizlikle suçlayabilirim. Çünkü izlediğimiz şeyin duygusal yönü çoğu romantik komediden hiç farklı değil. Anladık, Dracula müzikali ilginç bir fikir, Hawai’de düğün yapmanın orijinal olmadığının farkındasınız ama giden sevgilinin ardından toparlanmak konusunda hiç yeni bir şey anlatmıyorsunuz. Gördüğümüz, kötü bir ilişkide durmaktansa bırakıp gitmenin eninde sonunda daha iyi olduğu, bu da rahatlatıcı ve güzel bir düşünce olabilir ama bir çok filmde zaten mevcut. Özellikle kaliteli bulduğum bir sahne vardı filmde: Sarah’nın terk ettiği Peter’ı tekrar elde etmeye çalıştığı kısımda Peter’ın alelacele özür diletmesi ve sonra öpmeyi kabul etmesi. Filmin farklı diyaloglarından biriydi.



Sarah’nın uğruna Peter’ı terk ettiği rock yıldızını canlandıran Russell Brand’i Conan O’Brien’ın şovunda izleyip gerçekten çok komik bulmuştum. Yakında MTV’nin ödül törenlerinden birinin sunuculuğuna seçilen bu adamın filmde kıymetinin bilindiğini düşünmüyorum. Oynayacağı çok daha komik sahneler yazılabilirdi bence; bu İngiliz şovmende çok iş var. Jason Segel ise delicesine umutsuz Peter Bretter’ı başarıyla canlandırmış. En azından yazdığı filmden daha başarılı. Kendisinin “piç” ruhlu biri olduğunu “How I Met..” dizisinin kamera hatalarında yaptıklarından anlamıştım ama filmde sürekli çırılçıplak soyunmasını beklemiyordum açıkçası.



Bu sahneler Judd Apatow’un filmlerinin en devrimsel yanlarından birinin ürünü bana kalırsa. Peter’ın en kırılgan anlarında çıplak resmedilmesiyle alakası yok. Bence Apatow’un ne kendisi ne de filmlerinde oynayan kankaları (Seth Rogen, Paul Rudd, Jonah Hill, Michael Cena, Jason Segel gibi) dönemin çekici erkek şablonunu belirlemiş metroseksüel tanımına uymadığı için filmlerde normal görünümlü, sıradan vücutlu erkekleri sıklıkla soyup bunu çekici olarak kabul ettirmeye uğraşıyor. 40 Yıllık Bekar’da ve sonrasında Rolling Stone dergisinde Paul Rudd’ın, Knocked Up’da Seth Rogen’in, bu filmde Segel’in soyunup durması izleyiciyi utandırırarak güldürmektense bu amacı güdüyorlar bence. Adamın gay diye adının çıkmasına kadar giden bu tercih, tam tersine spor salonuna gitmeye üşenen bir erkeğin planı. Benim için sorun değil, bir gün sıradan vücutlar moda olursa spor salonunu pek özleyeceğimi sanmıyorum. Umarım stratejileri yolunda gider.

Bu kadar eleştirdim ama filmin gülümsettiğini, nadir de olsa güldürdüğünü ve izlenebilir olduğunu inkar etmiyorum. Kötü bir film değil ama zannettiğimden ve umduğumdan daha sıradan, tahmin edilebilir bir öykü. Knocked Up bir romantik komedi olarak çok daha yenilikçiydi bana kalırsa, üstelik konusu bu filmden daha orijinal sayılmazdı. Taslak halinin üstünde bunca uğraşılmış bir filmden, daha fazlasını beklerdim. Üstelik Sarah’ın pişman olması için gelişen olayların zorlama olduğu çok belli oluyordu. İlişkilerdeki “kötü”lerin bundan daha uzak bir gelecekte acısını çektiklerini düşünüyorum. Ne diyelim, geç olsun güç olmasın.. Genelde “iyi” tarafta yer aldığımdan benim için her iki durumda da sakıncası yok.

Not: 2.5 / 5