10 Temmuz 2008 Perşembe

Salo, or the 120 Days of Sodom (1975)



Artık haberdar olmanız gereken festivalimden tekrar bahsetmeyeceğim ama en iyi film ödülünü kapan “Salo, or the 120 Days of Sodom”dan ne kadar bahsetsek az. Yönetmeni Pasolini’nin saldırıya uğrayıp öldürülmesine çok yakın tarihli olan filmin bu yönü kadar içerdiği aşırı sahneler de meşhur. Bir grup toplumdan dışlanmış gencin, izole bir kalede zenginlerin çeşitli oyunlarına alet edilmesini anlatan film her mideye göre değil şüphesiz. Kısaca şöyle özetleyebilirim, cehennemin en alt katlarından birince yanacak ve bundan bile tahrik olacak bir grup burjuvayı izliyoruz filmde.


Film çok başarılı ancak bu başarıyı yönetmene yüklememiz bizzat Pasolini tarafından istenmemiş gibi. Marquis De Sade’nin eserinden uyarladığı filme romandan farklı hiçbir şey katmadığını iddia ediyor yönetmen. “Ne okuduysam onu çektim” özetli bu tavrın ne kadar mütevazilik, ne kadar doğru olduğuna karar vermek için filme bakmak gerekiyor. Daha ilk farklılık kitaptaki hikayeye tamamen değişik bir sima kazandırınca bu iddianın mütevazilik olduğu kanısı daha ağırlık kazanıyor. Bu fark hikayenin geçtiği zaman ve mekan. Romanda belli bir yıldan bahsedilmiyorsa da öykünün geçtiği dönemin 17. yüzyıl olduğuyla ilgili imalar var. Film ise faşist dönemde geçiyor. Mekanın küçük bir Nazi devleti olan Salo’ya taşınması, Pasolini’nin zaten bilinen fikirleriyle birleşince film hiç sözünü sakınmayan bir faşizm eleştirisine dönüşüyor. Burjuvanın genç tutsaklara yaptıklarıyla, Nazi subaylarını sadece mecazi olarak kastetmek bile yeterli bir skandal emin olun, ki iş mecazla kalmıyor. Film, kitaba oranla daha masum kalmasına rağmen (çocuk istismarı içermiyor) bolca pisliğe bulaşıyor, karakterlerine insan vücudunun her türlü aşağılanmasından cinsel zevk aldırıyor ve rahatsız ediyor izleyiciyi. Benim gibi uçlarda sinemayı seven biri için tam bir hazine sandığı anlayacağınız fakat bende bile cinsellikle ilgili bazı travmalar yarattı. Kocakarı hikaye anlatıcılarının kalçayla ilgili hikayeleri insan vücudunun bu kısmına normalde baktığımdan çok daha farklı (ve tiksinerek) bakmamı sağladı. Neyse bu konuyu geçelim!


Dediğim gibi insanlıktan uzak bir kalede, başlarına ne geleceğinden habersiz gençlerle türlü cinzel hazlar tatmaya çalışan burjuvaları izliyoruz filmde. Dışkı yemekten, cinayete, ebeveyn öldürmeyi yüceltmeye kadar türlü sapıklık var filmde. Bir de Gerard Butler’ı andıran adamın psikopat bakışları işin içine girince etkileyicilik had safhaya ulaşıyor. Film çekildiği tarihten beri onca incelendi, hakkında belgeseller çekildi ancak bence günümüzde ayrı bir önem kazanıyor. Yönetmenin öyle bir dili var ki adeta zamanının yıllar ötesinde bir reality show çekmiş gibi. Röntgenci tavrının yanı sıra, belki katılmayanlar olacaktır, yargılamayan bir bakış var filmde. Şöyle açıklayayım, zenginlerin yaptıkları bariz olarak aşağılık hareketler ve filmde bu gizlenmiyor. Ancak bunun ötesinde bu karakterleri maymun edip, yüzeysel yoldan infaz etmiyor film. Ne olduysa onu gösteriyor, tıpkı yönetmenin romanda ne varsa onu çektiğini iddia etmesi gibi. Bence bu açıklaması da daha çok bu açıdan incelenmeli. Bu kadar uçta olan herhangi bir film öyle kamera açıları, öyle ek hikayeler kullanabilirdi ki karakterleri nasıl yerin dibine soktuğu 40 kilometre öteden belli olabilirdi. Halbuki olan bitenin tüm çılgınlığına rağmen, yönetmen sakinliğini korumuş. Bunun başka bir kanıtı da pencereden, sessiz izlediğimiz final sekansı. Tekrar söylemek ihtiyacı duyuyorum, savunduğum şey filmde karakterlerin yaptıklarının eleştirilmediği değil, bu eleştirinin hikayenin kendisiyle yapıldığı. Biçimle değil.


Üstte bahsettiğim tutumun etkisiyle sağlam bir gerçekçilik var filmde. Blair Witch, Cannibal Holocaust gibi filmlerin rüyalarında göreceği türden bir gerçekçilik bu. Televizyonda dizi izleyip oyuncuyu, oynadığı karakterle değerlendiren teyzeler gibi, filmden sonra oynayan oyunculara aynı gözle bakamazdım emin olun. Keskin bir final yapmaması, adeta olan bitenden tesadüfi bir kesit almış gibi durması da bu etkiyi arttırıyor. Gerçi film içerdiği sahnelerle ne yaparsa yapsın az çok etkilerdi ama Pasolini’nin usta yönetmenliği filmi içi boş bir cesaret gösterisinden çok daha farklı, değerli bir yere koyuyor. Topladığı asıl övgünün bu sebepten gelmesine şaşmamak lazım.


Sinema tarihinde biricik olması ve hakikaten sağlam bir film oluşuyla Salo çok tartışma yaratan bir romandan beslenen ve lafını sakınmayan bir film. Pasolini gibi cesur bir yönetmenin filmografisinin son filmi oluşu hem üzücü hem de esaslı bir final olarak görülebilir. Tek bildiğim hazmının zorluğuna rağmen her gerçek sinema severin bu filmi görmesinin gerektiği. En evcilleşmemiş malzemeyle, en olgun sistem eleştirisi nasıl çekilir diye ders veren bir film bu. Bir de elbette sinema adına gösterilmiş ölümüne bir cesaretin nadir örneklerinden.


Not: 5 / 5

1 yorum:

kIbIL dedi ki...

SALO, sinema, edebiyat, felsefe ve sosyoloji ve psikoloji meraklilarinin dikkatini ceken sinemanin görmüs oldugu en zor yapitlardan biri...

Bu filmi izlemek beni de yordu. Galiba tamamen izleyemedim de. Ancak su varki, filmdeki yönetmenlik cabasina hayran kaldim. Tüm o dekorlar, kamera acilari, özellikle vahseti yüzünden gizlenmis psikopat Gerard Butler'a yapilan yakin cekimler, ya da tüm o ilk gecedeki uzak cekimler, finaldeki iskence sahnesinin pencereden (ev icinden) gözlenmesi, bence kamera röntengci bir görev üstlenmiyor, aksine o ani yasayan bir fert gibi hareket ediyordu... Ve hep aci verenin yaninda yer aliyordu... Insanin o ana kadar benimsedigi degerlerin rencide edilmesini bir kez daha sagliyordu !

Sade'nin ahlak yapisinda din ve iktidar gibi kavramlarla yasami boyunca uzlasamamis olmasi, iktidarin yönetileni diledigi gibi din, fasizm ve diger araclarla bir yandan kendine esir alip diger yandan eziyet etmesini yücelten dili bu filmde öylesine hakim ki, kaybedenler yine evde esir tutulan, binbir arzu metasina dönüstürülen gencler oluyor ! Erginlige gecmis gencler icin baskaldiri bir ölümcül sonuca götürüyordu...

Bence bu filmdeki kiskirticilik, yazari Sade'nin görüsüyle tanimlanabilir: Insan firsatini buldugunda diger insanlara istedigi her seyi yapacak bir hayvan dönüsecektir. Zira Pasolini'n neden topu Sade'ye attigi daha iyi anlasilmalidir, cünkü filmle ile ilgili yapilabilecek her elestirinin yanitini zaten kendi ahlak yapisiyla SADE coktan veriyordu. Ama sunu söylemeliyim ki dinler öncesi dönemin asigi escinsel yönetmen Pasolini bize sinema üzerinden öteki hayati degil sadece sahibi oldugumuz degerleri de tersten okumak firsati veriyor, belki bunu SADE'den daha mütevazi bir dille yapiyor...

Kapitalist tüketim anlayisinda, tüketimin siniri vardir, birey tükettiginin daha fazlasiyla oyalanmadan bir yenisine gecmek ister ! Bu yüzden film de romani gibi lanetli olarak kabul edilecektir günümüz seyircisi tarafindan...

Hem bu kadar sarsici ve zorlayici ama bir o kadar da dikkat ve ilgi toplayan cesur bir film sanirim bir daha gelmeyecektir... Bu filmi yakinlarima önermedigimi de söyleyeyim !