29 Temmuz 2008 Salı

Into The Wild (2007)



Zamanında Madonna tarafından hayatının aşkı ilan edilmişse de Sean Penn’i pek sevmem. Daha çok kavgacı ve asabi bir tip oluşundan dolayı. Tıpkı Bono gibi yaptığı onca hayırlı işin, yardımın yüzüne yansımadığı ender insanlardan biridir. Buna rağmen çok iyi bir oyuncu olduğu da su götürmez. Yönetmenliğine gelince, daha izlediğim ilk işi “Into The Wild” oldu. 2007’nin en ses getirmiş ve beğenilmiş filmlerinden biri olan yapıt kuşkusuz yönetmenlik kariyerinin başında sayılabilecek (bu film 5. filmi) biri için övünç kaynağı olmuştur. Zaten izleyince beğenmemek, etkilenmemek elde değil. Fakat bunun esas unsurları Penn’in yönetmenliğinden gelmiyor.



Filmin gerçek bir olaya dayanan senaryosu son derece etkileyici, büyük yazarlardan alıntılarla, dozunda ciddiyetiyle son derece başarılı bir çalışma. Sean Penn’in uyarladığı romanı senaryolaştırma konusunda filmi yönetmekten daha başarılı olduğuna inanıyorum. Konuya bir göz atarsak çekiciliği hemen yakalıyor insanı. 20’li yaşlarının başındaki Christopher üniversiteden mezun olduktan sonra kendisini zaten uzun süredir rahatsız eden materyal hayatı, sürekli sallantıdaki ailesini ve çok sevdiği kız kardeşini arkada bırakıp vahşi doğada bir yolculuğa çıkıyor. Önce arabasından, sonra kalan parasından vazgeçtiği yolda kendi gibi gezginlere, hayatı boyu risk almamışlara ve kendisinde en çok iz bırakan özgür ruh Wayne’e rastlıyor. Biz bu gidişatı doğrusal olmayan bir kurguda, geçmişe gidip gelerek izliyoruz. Filmin uyarlandığı romanı okumadım ama filmdeki “chapter”ların oradan geldiğini sanıyorum. “Doğumum”, “Ergenlik”, “Adam Olma”, “Bilgelik Kazanma” bölümlerine ayrılmış olan öykü saf ve yalnız doğada gerçeği arayışı irdeliyor. Gerçek bir öykü oluşu, hiç şüphesiz, daha etkileyici kılıyor filmi.



Filmin kusursuz yönleri: başroldeki Emile Hirsch’ün oyunculuğu (kesinlikle inanılmazdı), çok başarılı serpiştirilmiş semboller (özellikle de Chris’in kendi elleriyle işlediği kemer ve bıraktığı yazıtlar), arabaya pek ihtiyaç duymasa da bir yol hikayesi olduğuna göre müzikleri ve görselliği. Hele de “klasik şehirler soğuk renklidir, doğa sıcak renklidir” numarasını çekmemeleri çok hoşuma gitti. Dinlediğimiz şarkıların bazılarının sözleri (“Society” gibi) fazla kör gözüne parmağım olsa da başarılıydı. Riverroad şirketinin yaptığı bir filmde daha “King of the Road”u duyduk (diğeri Brokeback Mountain idi). Bir de finalde çocuğun edindiği tek cümlelik bilgelik inanılmazdı. Öykünün sonunu daha bile etkileyici kılıyordu.

Yönetmenliğin kusursuz olmadığını söyledim zira zaman zaman, özellikle de kurgu oyunlarıyla fazla kasıntı oluyor ve “bir bildiğim var” havasına giriyordu. Tuhaf mimiklerin yakın yüz planları, gereksiz hızlı çekimler doğada huzur arayışını anlatan bir film için gereksizdi bence. Gidip Kim Ki-duk filmi olsun demiyorum ama filme bir şey katmayan tercihlerdi benim gözümde. Zaten neredeyse 2 buçuk saatlik koca filmde tek hoşlanmadığım şey buydu. Yönetmenin hataları en önemli hatalardandır belki ama öykü anlatımına gelince çok iyi bir iş çıkarıyordu Sean Penn.



Sonuç olarak Into The Wild zamanında izlesem benim için de 2007’nin en iyilerinden biri olurdu. Filmin perde üstünde bir başarı olmaktan çıkıp, daha büyük bir şeye dönüşmesinin sebebi ise üzerinizde bıraktığı etki. Ben izledikten sonra, kendi hayatımda yaptığım her orijinal ve bana ait şeyden, normalde duyduğumdan daha büyük bir gurur duydum. Umarım nasıl veya ne zaman biterse bitsin Chris (veya Alex) gibi mutlu bir hayat yaşadığımı ve buna minnettar olduğumu söyleyebilirim. Çoğu film size bunları hatırlatmanın yakınından bile geçemez. Into The Wild’ı bu yüzden sevdim.

Not: 4 / 5

1 yorum:

Emre dedi ki...

juno ve there will be blood ile beraber 2007'de seyrettiğim en iyi filmdi sanırım.
emile hirsch, dediğin gibi senaryo ve eddie vedder şarkıları favorimdi. özellikle golden globe'lu "guaranteed" ve nedenini anlamadığım bi şekilde fazla ön plana çıkarılmamış olan "rise".
görsellik çok iyiydi evet.
ama beni en en en en çok etkileyen şey filmin üzerimde yarattığı psikoloji oldu. kendimi güçsüz hissettim. şu çocuk gibi salsan kendini çayıra dedim; iki haftada bile diil, iki günde ölürsün dedim. yok olup gitmeden bi iz bırakmam gerektiğini farkettim daha güzeli.
sean penn'in 11 eylül kısa filmlerindeki (sonrada emre altuğ klibi olamk üzere araklanan) sekmesi de oldukça hoşuma gitmişti zamanında. inanılmaz bir oyuncudur zaten ve ileride çok adını duyucağımız bir yönetmen olacak yaşlandıkça sanırım.