30 Temmuz 2008 Çarşamba

Ajda Pekkan - Aynen Öyle



Ajda Pekkan son stüdyo albümü Cool Kadın’ı çıkarmak için yaklaşık 10 yıl beklemiş, bir türlü doğru şarkıları bulamamış, arayı toplama albümler ve “Sen İste” single’ı ile doldurmuştu. Sonra gelen albüm Sezen Aksu ile işbirliğinin ürünüydü ve Spente La Stelle, Kaderimin Oyunu, Olanlar Oldu Bana derken zorla tamamlandığı belli oluyordu. Kalan şarkılardan da “Yok Ki” ve “Amazon” dışında çok tuttuğum çıkmadı açıkçası, yine de iyilerdi. Durum böyle olunca bu albümden hemen iki sene sonra “Aynen Öyle”nin çıkışı beni biraz şaşırttı. 9 şarkı ve bu şarkılardan birinin remix’inden oluşan albüm bir önceki albüm kadar iyi değil ama en azından Ajda hayranları için 9 yepyeni şarkı içeriyor. Zaten şimdiye kadar gelen tepkilerden hayranların bile bunla yetindiğini görüyorum.

Açılış ve isim şarkısı “Aynen Öyle” ve “Flu Gibi” albümü sürükleyen iki Şehrazat parçası. Maksimum antipatik “Sen İste”nin aksine bu şarkılarda Şehrazat-Ajda işbirliği olumlu bir sonuç veriyor. “Aynen Öyle” özellikle Ajda’nın güçlü yorumu sayesinde, çığlık çığlığa nakaratıyla diskoların favorilerinden olacaktır bu yaz. Sözleri ucuz olabilir, önceki albümün çıkış şarkısı Vitrin’e oranla çocuk şarkısı gibi duruyor olabilir ama toplamda bu şarkı ona oranla çok daha dinlenebilir ve sevilebilir bir iş. İkinci şarkı “Flu Gibi”yi dinlemeye başladığınızda en çok merak ettiğiniz bu başlığın nasıl bir söz grubu içinde kullanıldığı oluyor tabi. Şarkının sözleri ilk şarkıya oranla daha iyi, üstelik Ajda öyle senin benim gibi “flu” demiyor. Öyle hoş bir telaffuzu var ki adeta başka bir kelimeye dönüşüyor bir anda. Bu şarkı da yine dans ettirecek şarkılardan. Muhtemelen ikinci video (Amazon gibi 1 yıl bekletilmezse) buna gelecektir.

Albüm ilerledikçe rahatlıkla fark edilebilecek bir kalite düşüşü var şarkılarda. 9. şarkıya kadar gidiyor bu durum. “Gerisi Hikaye” tuhaf düzenlemesine rağmen vurucu sözleriyle bir çok kişinin sevdiklerinden olabilir. Peşine gelen “Hepimiz Yaptık” ise sıradanlığına rağmen albümün tek iyi slow’u oluyor. Maalesef Sezen Aksu’nun albümdeki tek (ve slow) şarkısı “Söz” bu kadar iyi değil. Üstelik şarkıyı dinlerken sürekli ortadan “Bir lodos lazım şimdi bana..” diye giresim geldi. Melodilerde açık bir benzerlik var. Albümün en garip şarkısı ise kuşkusuz “Stretch”. Dinleyince gün gibi ortada ki biraz tartışma yaratsın, albümü popüler yapsın diye orada olan bir parça bu. Tıpkı “cool” kadın gibi burada da “relax ol, stretchle beni kalbine koy” gibi sözler mevcut. Bu tip şeyler makaraya alındıkça albümün promosyonuna katkıda bulunuyor, kırk yıllık Ajda da bunu biliyor elbet.

En katlanılmaz şarkıya geliyoruz sonra. Üstelik suçlusu Ajda Pekkan’ın ta kendisi. “Yan” şarkısını öyle bunaltıcı söylemiş, öyle boş yere gırtlak yapmış ki işin ucunda değerlendirmek olmasa bir kere bile getiremezdim sonunu. Sezen’in bağırmaya çalıştığı şarkıları andırıyor adeta. Sonrasında gelen “Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olamaz” şarkısı da affettirmiyor bu hatayı. Albümün en büyük sıkıntısı olan sıradanlığa kurban gidiyor. Tam “artık böyle biter albüm” derken “Can Gidiyor” parçası standardı biraz yukarı çekiyor. Hüzünlü sözlere sahip oynak şarkılardan olan “Can Gidiyor” albümün iyilerinden biri. Durumu toparladıktan sonra kapanış Flu Gibi’nin tamamen manasız ve gereksiz remix’ine kalıyor. Dinlerken albümün 9 şarkıda bitirilmiş olmasını istedim, zira bu 10. şarkının varlığı, yokluğundan daha kötü.

Ajda’nın iyi albümleriyle kapışması söz konusu bile olmayan bir çalışma “Aynen Öyle”. Yine de dediğim gibi “şarkı bahane, yorum şahane” diye düşünen hayranlar için memnun edici olmuştur. Açıkçası klasik olabilecek bir iki şarkı olsun isterdim albümde ama her şarkıcı her albümünde en iyi formunda olmuyor. Ajda’nın yaşlanmak gibi bir sorunu olmadığından belki birkaç sene yine şarkı biriktirmekle geçirebilir. Sezen’le işbirliğinin sonu geldi gibi gözüküyor ama zaman içinde iyi şarkılar bulacaktır. Öyle ya da böyle bu albüm sağlamasa da Ajda’nın bir standardı var değil mi? Aynen öyle..

Not: 2 / 5

Türkiye Box Office 25.07.2008 - 27.07.2008



Açıkçası ufak bir hayal kırıklığı içerisindeyim sayın okuyucular. 2 buçuk saat sürse de, karanlık bir film olsa da “The Dark Knight”ın 100.000 seyirciyle açılış yapmasını isterdim ilk haftasonunda. Tam sınırında kalmış, biraz üzüldüm. Elin gavurunun filminden sana ne diyebilirsiniz ama ülkenin sinema zevkiyle ilgili önemli şeyler söylüyor bu listeler. Bakın 3. sıradaki filme örneğin. 33. haftasında 2 milyon izleyiciye ulaştı ama gerçekten bir sanat işi mi? Hayır. Gerçek sanat işleri bu film kadar duygu sömürüsü içermez, yapımcısı da festivallere laf atıp durmaz. The Dark Knight ticari bir film gibi duruyor olabilir ama başarılı yönetmeni Christopher Nolan kusursuz bir sinema duygusuyla çekmiş filmi. Bu arada yakaladığı rakamın gişede başarılı bir Türk filminin açılışıyla neredeyse denk olduğunu ekleyeyim. Örneğin “O… Çocukları” 125.000 kişi çekmişti salonlara ilk haftasonunda. Bir Amerikan filmi için iyi bir rakam “The Dark Knight”ınki.

Efendim özellikle şu an bulunduğum Trabzon ilinin 15 küsür salonunu rahat bırakmayan süper prodüksiyonlarla dolu liste. Hancock’tu, Dünyanın Merkezine Yolculuk’tu, Wanted’dı, Narnia’ydı derken ne Mamma Mia!’yı görebildim sinemada ne de Forgetting Sarah Marshall’ı. Bu can sıkıcı durumla birleşince listenin tepelerinde onları görmek iyice bunaltıcı oluyor. Zamanında yaz ayları sinemada rehavet dönemiydi, şimdi sakin kafayla izleyebileceğiniz bir tane film bile bulunmuyor. Hollywood tam tersine döndürdü işleri, artık patlama, aksiyon ne varsa yaz aylarında vuruyor salonları.

Haftanın (hiç şansı olmayan) yeni filmlerinden “Aşkın Yaşı Yok” 9. sırada kendine yer bulurken “Ben X” listeye girememiş. Eddie Murphy’nin yeni saçmalığı ise şu ana kadar 36 bin beyine bulaşmış durumda, umarım zararsız atlatmışlardır. Haftaya Venedik’te ödüllü “Bombaların Altında” ve Mumya serisinin üçüncü filmi “Ejder İmparatoru’nun Mezarı’nın Dehşet Verici Dev Solucanları!” gösterime girecek. Hangisi için daha umutlu olduğumu belli ettim heralde. İyi seyirler.

29 Temmuz 2008 Salı

Into The Wild (2007)



Zamanında Madonna tarafından hayatının aşkı ilan edilmişse de Sean Penn’i pek sevmem. Daha çok kavgacı ve asabi bir tip oluşundan dolayı. Tıpkı Bono gibi yaptığı onca hayırlı işin, yardımın yüzüne yansımadığı ender insanlardan biridir. Buna rağmen çok iyi bir oyuncu olduğu da su götürmez. Yönetmenliğine gelince, daha izlediğim ilk işi “Into The Wild” oldu. 2007’nin en ses getirmiş ve beğenilmiş filmlerinden biri olan yapıt kuşkusuz yönetmenlik kariyerinin başında sayılabilecek (bu film 5. filmi) biri için övünç kaynağı olmuştur. Zaten izleyince beğenmemek, etkilenmemek elde değil. Fakat bunun esas unsurları Penn’in yönetmenliğinden gelmiyor.



Filmin gerçek bir olaya dayanan senaryosu son derece etkileyici, büyük yazarlardan alıntılarla, dozunda ciddiyetiyle son derece başarılı bir çalışma. Sean Penn’in uyarladığı romanı senaryolaştırma konusunda filmi yönetmekten daha başarılı olduğuna inanıyorum. Konuya bir göz atarsak çekiciliği hemen yakalıyor insanı. 20’li yaşlarının başındaki Christopher üniversiteden mezun olduktan sonra kendisini zaten uzun süredir rahatsız eden materyal hayatı, sürekli sallantıdaki ailesini ve çok sevdiği kız kardeşini arkada bırakıp vahşi doğada bir yolculuğa çıkıyor. Önce arabasından, sonra kalan parasından vazgeçtiği yolda kendi gibi gezginlere, hayatı boyu risk almamışlara ve kendisinde en çok iz bırakan özgür ruh Wayne’e rastlıyor. Biz bu gidişatı doğrusal olmayan bir kurguda, geçmişe gidip gelerek izliyoruz. Filmin uyarlandığı romanı okumadım ama filmdeki “chapter”ların oradan geldiğini sanıyorum. “Doğumum”, “Ergenlik”, “Adam Olma”, “Bilgelik Kazanma” bölümlerine ayrılmış olan öykü saf ve yalnız doğada gerçeği arayışı irdeliyor. Gerçek bir öykü oluşu, hiç şüphesiz, daha etkileyici kılıyor filmi.



Filmin kusursuz yönleri: başroldeki Emile Hirsch’ün oyunculuğu (kesinlikle inanılmazdı), çok başarılı serpiştirilmiş semboller (özellikle de Chris’in kendi elleriyle işlediği kemer ve bıraktığı yazıtlar), arabaya pek ihtiyaç duymasa da bir yol hikayesi olduğuna göre müzikleri ve görselliği. Hele de “klasik şehirler soğuk renklidir, doğa sıcak renklidir” numarasını çekmemeleri çok hoşuma gitti. Dinlediğimiz şarkıların bazılarının sözleri (“Society” gibi) fazla kör gözüne parmağım olsa da başarılıydı. Riverroad şirketinin yaptığı bir filmde daha “King of the Road”u duyduk (diğeri Brokeback Mountain idi). Bir de finalde çocuğun edindiği tek cümlelik bilgelik inanılmazdı. Öykünün sonunu daha bile etkileyici kılıyordu.

Yönetmenliğin kusursuz olmadığını söyledim zira zaman zaman, özellikle de kurgu oyunlarıyla fazla kasıntı oluyor ve “bir bildiğim var” havasına giriyordu. Tuhaf mimiklerin yakın yüz planları, gereksiz hızlı çekimler doğada huzur arayışını anlatan bir film için gereksizdi bence. Gidip Kim Ki-duk filmi olsun demiyorum ama filme bir şey katmayan tercihlerdi benim gözümde. Zaten neredeyse 2 buçuk saatlik koca filmde tek hoşlanmadığım şey buydu. Yönetmenin hataları en önemli hatalardandır belki ama öykü anlatımına gelince çok iyi bir iş çıkarıyordu Sean Penn.



Sonuç olarak Into The Wild zamanında izlesem benim için de 2007’nin en iyilerinden biri olurdu. Filmin perde üstünde bir başarı olmaktan çıkıp, daha büyük bir şeye dönüşmesinin sebebi ise üzerinizde bıraktığı etki. Ben izledikten sonra, kendi hayatımda yaptığım her orijinal ve bana ait şeyden, normalde duyduğumdan daha büyük bir gurur duydum. Umarım nasıl veya ne zaman biterse bitsin Chris (veya Alex) gibi mutlu bir hayat yaşadığımı ve buna minnettar olduğumu söyleyebilirim. Çoğu film size bunları hatırlatmanın yakınından bile geçemez. Into The Wild’ı bu yüzden sevdim.

Not: 4 / 5

27 Temmuz 2008 Pazar

Deniz Seki - Sahici



Bazı müzisyenler şarkı yazarken en mükemmel sözleri en mükemmel bestelerle birleştiriler ve o beste ile o söz beraber doğmuş gibi mükemmel bir uyum içerisindedirler. Poptan örnek verirsek Nazan Öncel’in Göç şarkısı, Sezen Aksu’nun Ünzile’si bu şekildedir. Bazı müzisyenler şarkı yazarken sözleri bol keseden yazar sonra akıllarına gelen güzel bir besteye ilişkilendirirler. Teoman’ın 17 albümündeki her şarkı, Şebnem Ferah’ın Okyanus’u buna örnektir. Bazı müzisyenler ise güzel besteler çıkarırlar ortaya ama sözleri yazacakken her şeyi mahvederler. Serdar Ortaç bu akımın bir numaralı takipçisiyken, iki numarada da benim için Deniz Seki gelir. Aralarındaki fark Serdar Ortaç’ın sözlerinin kafiye yapsın diye maksimum aptallaşması, Deniz Seki’ninkilerin ise aşkı anlatıyorum diye kasıp her cümlenin başka bir sızlanmaya dönüşmesidir. Üzücü olan cümlelerin birbiriyle mana olarak alakasız ve çelişkili oluşudur.

Elimizde bu gerçeklerle Deniz Seki’nin kariyerine baktığımızda geçen albümün çıkış şarkısı “Masal” gibi çok çok iyi şarkıların varlığını göz ardı etmiyoruz tabi. Fakat Seki’nin kaidesi son albümü Sahici’deki şarkı sözü kalitesidir. Kendisinin yazarken samimi olduğunu anlayabiliyorsunuz, belki ağlıyordur da bunları üretirken, “vay be ne duygusal oldu” diyordur. Ancak ortaya çıkan işler “Aşk bu imkansızdır her zaman, kalmaz bilirsin dünya sana” gibi dam üstünde saksağan pozisyonuna düşüyor. Dolayısıyla Seki’nin sözlerini bunca yıldır hep amatörce ve bütünlüksüz bulmuşumdur, halkımızı ağlatıp zırlatsa bile bu gerçek değişmiyor. Kendileri koskoca manasız şarkıda “Allah ayırmasın sevenleri..” sözünü duyunca da duygulanabiliyorlar (Serdar Ortaç – Büyüt İstersen).

Gelelim yeni albüme. En büyük sorun tabi ki şarkı sözleri. Her Deniz Seki albümünde olduğu gibi imaj sağlam, kapak güzel, düzenlemeler bir çok pop albümüne basar geçer. Bestelerin çoğu da hoş, bazen cazımsı bazen alaturkaya kayıyor. Fakat o sözler her şeyi mahvediyor. İlk önce güzel haberlerden girelim yine de. Bu albümün varlığının en büyük artısı içinde bulunan “Yeter” şarkısı. Sezen Aksu’nun “Sen Ağlama” albümünün bir sürü mükemmel şarkısından biri olan Yeter’i Deniz Seki çok iyi yorumlamış. Düzenlemesi orjinalinden çok farklı değil ama güzel, Seki’nin içten, acıklı yorumu cuk oturmuş. Parçanın güzelliğine yeterince övgü yapamam, 90’larda ülkemizde yapılan kusursuz popun örneklerinden. Bir diğer güzel parça ise (ne tesadüftür Deniz Seki’nin yazmadığı 2 şarkının ikincisi de bu) İmkansız. Albümdeki karmakarışık cümle bolluğuna rağmen dinlemeyi bitirdiğinizde bu şarkıdan “Kaç gün bilir misin ömrün geri kalanı?” cümlesi ve “Yeter” şarkısı kalıyor aklınızda.

Açılış parçaları geri kalanına oranla daha nitelikli, en azından dinler dinlemez unutmuyorsunuz. “Pişman Değilim” yazarının alakasız sözler kuralını bozmayıp “Allah bana ne güzel hayat verdi” lafının peşine “Ağladım, ağladım, çok ağladım” getiriyor. “Zirve” ise eski Türk filmi melodileri gibi başlayıp dans müziğine bağlıyor işi. “Şeffaf” albümünden kalmış gibi bir şarkı bu, düzenlemesi o albümü andırıyor. Buna klip çekilmesi mantıklı olurdu, hem ilgi çekici sözleri hem de eğlendirici bir melodisi var. Fakat klip bunu takip eden şarkı “Aptal”a gelecekmiş. Çok çok kötü ve saçma bir karar, albüme hiçbir fayda sağlamayacaktır. Albüme isim veren şarkı “Sahici”ye geldiğinizde ise şarkı sözlerinin durumuna üzülmeye başlıyorsunuz artık. Çünkü besteler hakikaten güzel oluyor bazen. “Kelimelerin şikayetlenmesi”, “özrün efendisi” gibi saçma sapan laflarla harcanıyorlar. Tahminime göre bir klip de bu şarkıya gelecektir sonbaharda.

Sonra birbirinden farksız bir sürü şarkı sıralanıyorlar albümde. Bir de hemen hepsinin slow oluşu daha fena yapıyor durumu. “Kayboldum” tempoyu biraz arttırarak sıyrılmayı başarıyor belki. “Yeter” ve “İmkansız”dan sonra aynı durum devam ediyor, sadece Hüsnü Şenlendirici düeti “Adaletsiz Seçim”, o da vokal farklılığından, ayrı bir şarkı olarak varoluyor albümde. Maksimum duygusal bir şarkı bu, zamanında televizyonda ikili beraber söylediğinde de ilgi görmüştü zaten. Albümü şarkı isimlerinin anıldığı ve sonunda albümün sahici aşklara ithaf edildiği şiir “İçimi Döktüm” kapatıyor. Melodik kısımları “Pişman Değilim (Reprise)” ayarında. Şarkı/şiir 5 dakika boyunca duygusal kasınca sonuna doğru biraz etkileyici olmayı başarıyor sanırım.

“Sahici” bir yaz albümü değil, Deniz Seki’den bekleyeceğiniz albümün biraz daha duygusallaştırmış ve yavaşlatılmış versiyonu. Bu güzelim pop prodüksiyonunu sadece ve sadece kötü şarkı sözleri mahvediyor. “Ne kadar etkili olabilir ki?” diye sorarsanız, çok fazla olduğunu söyleyebilirim. Şimdi değerlendirdiğime göre, iki şarkı hariç albümün geri kalanını bir daha dinleyeceğimi düşünmüyorum. Önümüzdeki yıllara kalacak olan da o kadarıdır.

Not: 2 / 5

Türkiye Top 5

1) BAS GAZA – İSMAİL YK
2) BİRİ BANA GELSİN – FERHAT GÖÇER
3) VAH VAH – GÖKHAN ÖZEN
4) SANA GÜVENMİYORUM – ZEYNEP DİZDAR
5) SÜPER – BETÜL DEMİR

“Süper” adlı şarkıyı radyoların en çok çalınan 5. şarkısı yapan arz ve talebe sesleniyorum. Ya hiç düzgün müzik dinlemediniz ya da kötü şarkı fetişiniz var.

26 Temmuz 2008 Cumartesi

The Dark Knight (2008)



Aylar önce ilk “Why So Serious?” posteri çıktığında duyurmuştuk blogda. Sonra Heath Ledger’ı kaybettik ve tekrar gündeme geldi. Şimdi ise gelmiş geçmiş en iyi süper kahraman filmi, en iyi süper kahraman devam filmi, en iyi çizgi roman uyarlaması, Amerika’da en iyi açılış hasılatı yapan film ve hatta imdb.com sitesine göre tüm zamanların en iyi filmi diye anılıyor. “The Dark Knight” ülkemizde bu hafta, dünyada geçen hafta gösterime girdi ve yeri yerinden oynattı. Christopher Nolan’ın yeni bir başlangıç yaptığı Batman serisinin 2. filmi olan Kara Şövalye muhakkak ki iyi bir film, ekibini gururlandıracak bir başarı ama TABİ Kİ tüm zamanların en iyi filmi değil. Tüm zamanların en iyi pazarlanmış filmlerinden biridir ama kesin.



Heath Ledger’ın ölümü ve filmde sergilediği rahatlıkla Oscar’ı hak eden performansı filmin yaptığı süksede en büyük pay sahipleri. Bilindiği üzere Ledger’ın fazla ilaç kullanımı sebebiyle gelen ölümü, bu rolün kendisini zorlayışına ve uykusuz bırakışına verilmişti. Film berbat olsa da bu performans tarihe geçecekti yani. Oynadığı Joker rolü filmin kötü adamı ve benim Batman filmlerinde gördüğün en başarılı yazılmış karakter. Diğer bir kötü adam ise benim, en azından bu filmde, karanlık tarafa geçeceğini sanmadığım İki-yüzlü oldu. Önceki filmlerde Tommy Lee Jones’un oynadığı rolde bu sefer Aaron Eckhart var. Kendisi filmde sandığımdan daha büyük bir roldeydi ve Joker’in düzeyine erişemese de, hele de iyi adamken, çok iyi bir performans gösterdi. Spider Man 3’teki Venom gibi sonlara doğru bela olan karakter filmdeki en büyük temalardan birini destekliyordu. Zor zamanlarda güneşin tekrar doğacağı umuduyla ilgiliydi bu tema ve oldukça bütünlüklü işlenmişti. Zaten ikinci yarı en iyi adamın bile karanlık tarafına yenilip yenilmeyeceğini irdeliyordu, filmin iyi yarısı da ikinci yarısıydı.



Salondaki hemen herkesle birlikte ilk yarıdan çok keyif almadım. Türkçe dublaj çok sıkıcıydı, filmde (afişte ismi yazan başrollerin sayısından anlayabileceğiniz gibi) yüzlerce karakter vardı ve giriş bölümü çok uzun tutulmuştu. Filmin 2 buçuk saatlik süresine oranlayınca normal kalıyordu belki ama aksiyonun ve gerilimin içine çekilmek için uzun uzadıya bekledik. Aksiyon, patlama sahnesi delisi değilim, takip sahneleri hiç olmasa da hayatıma devam ederim ama Batman filmi izlerken bunlar başlayana kadar film gerçek anlamda başlamıyor. Polis karakolunda pelerinli maskeli bir adamı (Batman’i) görmek tam olarak karizmatik bir şey değil. Ne zamanki bölge savcısı ve halkın umudu Harvey Dent bir Batman durumundan dolayı tutuklanmak için zırhlı araca bindiriliyor, işler o zaman gerçekten ilginçleşmeye başlıyor. Belki tam olarak sanatsal başarı denilmez ama iyi bir aksiyon sahnesi çekmek çok büyük bir başarıdır. Nolan bu sahneyi dudak uçuklatacak kadar iyi yönetmiş ve çekmiş.



Filmin en çok Joker’le ses getirmesi boşuna değil, zira filmin gerçek yıldızı (şüphesiz) Joker. Komplo kurmayan felsefesi, kandırmacaları ve en çok da insanlarla kukla gibi oynayabilmesi filme bütün heyecanını kazandırıyor. Eğer gerçekten ölmemiş olsaydı “Ledger uğruna ölünecek bir performans sergilemiş” derdim ama şimdi haddinden fazla hüzünlü oluyor. Bruce Wayne’in Batman uğruna vazgeçtiği aşkı Rachel’ın mükemmel akıbeti (ilk defa bir süper kahraman sevgilisi bu denli etkileyici bir sahnede yer almıştır, kalıbımı basarım), biraz Testere serisini andıran feribotta yapılan “sosyal deney” ve şehirde yaratılan kaos tümüyle Joker’in eserleri. Batman adeta filmdeki iyi insan / kötü insan karşılaştırmasına bir amaç değil araç olarak yaramış. Bu Christian Bale’in mükemmel bir Batman olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Onun ve etrafındaki herkesin ağzından çıkan her diyaloğun karizma / zekice / iğneleyici olması çok can sıkıcı oluyor bir yerden sonra ama 2.5 saatlik filmde her diyaloğun manalı olmasını istemişlerse bu da ekibin kendi tercihi.



Film hakkında yazacak çok şey var ama bütün dünyanın bayıldığı filmler hakkında yazmaktan çok hoşlanmıyorum. Film bence gereğinden fazla övülmüş “Batman Begins” e mükemmel bir devam, ilk filmden çok daha iyi. Serinin gidişatı konusunda bizi sürprizler bekliyor finale göre, bu da iyi bir şey. Christopher Nolan’ın çok başarılı yönetmenlik performansının Heath Ledger’ın gölgesinde kalması biraz üzücü belki ama film sonuç olarak Nolan’ın ürünü, filme gelen övgü Nolan’a gelmiş demektir. Her yerde bangır bangır bahsedilen Kara Şövalye bu hafta sinemaya gidecekseniz birinci tercihiniz olsun. Film hakkında kararınızı vermek için ise ikinci yarıyı bekleyin.

Not: 4.5 / 5

25 Temmuz 2008 Cuma

Dikkat! Dikkat!



Buradaki box office yazısında önemli bir düzeltme var. Lütfen göz atın.

"...Önemli Düzeltme: 120 filminin yapımcısı Özhan Eren bana ulaşıp ufak bir hatırlatma yaptı. 120'nin 23 haftadır kesintisiz gösterimde olduğunu, seyirci sayısı olarak sık sık ilk 10'a girseler de hasılat hesapları yüzünden gözükmediklerini, son haftalardaki yükselişin belediyelerin düzenlediği toplu gösterimlerden kaynaklandığını belirtti. Dolayısıyla yeniden gösterime girme gibi bir durumu yok. Ha burada alaycı bahsediyor olabilirim ama ticari olarak belli izleyici rakamlarına ulaşmak isteyen filmleri suçlamıyorum. Sinemanın pahalı bir sanat olduğunun farkındayım. Her halukarda 120'nin tekrar pazarlanmadığını, haftalardır yaptığı gibi gürültü patırtısız seyirci topladığını öğrendiğimi belirtiyorum. Özhan Eren'e tekrar teşekkürler..."

24 Temmuz 2008 Perşembe

Pathology (2008)



Aslına bakarsanız “Kadavra” hiç ama hiç umut verici bir film değil dışarıdan bakınca. Afişindeki korku dolu gençler ve sıkıcı ismi uyduruk bir teen slasher (gençlerin seri katil tarafından öldürüldüğü filmler) izleyeceğinizi zannettirse de film başka bir şey çıkıyor. Ne tam olarak bir korku filmi, ne de tüm ucuzluğuna rağmen tam olarak kötü bir film. Gerilimli filmlerde bulunmaları genellikle kaliteli sonuçlar üretmese de film tıp öğrencileri etrafında dönüyor. Kadavra incelemekten beyni sulanmış Dr. Gallo’nun liderliğindeki ekip hastaneye yeni gelen “iyi çocuk” Ted Grey’i de yanlarına alıp tuhaf bir oyun oynuyorlar. Oyunun özeti “herşeyi devletten beklemeyin, zaman zaman kendi kadavranızı kendiniz yapın”. Bir öğrencinin “masaya getirdiği” kadavrayı nasıl öldürdüğünü diğerleri tahmin ediyorlar, bol bol bira ve uyuşturucu eşliğinde. Sonra işler kontrolden çıkıyor..



Bu bol gençli korku filmlerinden daha umutsuz bir tür varsa o da dizi yıldızlarının sinemaya geçiş yapmaya çalıştıkları filmlerdir. Son dönemde Katherine Heigl ve Jason Segel şeytanın bacağını kırmış olabilir ama kaideyi bozmuyor bu durum. Bu filmde de Heroes’un salağı Peter Petrelli’yi canlandıran Milo Ventimiglia başrolde. Daha karizma takılmaya çalışsa da karakterinin, özellikle filmin başlarında salağın teki oluşu dizideki karakterini sık sık anımsatıyor bize. Aynı bölünme filmde de mevcut, başları sonrasına oranla daha salakça. Girişteki bir yudum bira alır almaz başlayan doğruluk/cesaret oyunu dünyanın en fazla kullanılmış hikaye anlatma aracı olsa gerek. Çok yapmacık duruyor. Bunun yanında ucuz diyaloğun da bini bir para. Karakterler çoğu zaman tutarsız ve çoğunu tam olarak tanıyamıyorsunuz. En kötüsü ise bütün filmin en yüzeysel tarafı olan yoldan çıkmış karakterlerin cinsel olarak deneysel takılışı. Canilikleri her ortaya çıktığında ya bir kız-kıza öpüşme ya da seks sahnesi giriyor kadraja. Canımı sıkıyor bu durum, bu gibi ilişkilendirmeler izleyicinin bilinç altına oturdukça cinselliği öcü gibi görmeye başlıyor millet. Laf lafı açmışken söyleyelim, isimleri “Akıllı İşaretler” olsa da filmi sınıflandıran uyarılara güvenmeyin lütfen. 18 yaş sınırı alan bu filme şiddet/korku ibaresi koyarken gırla giden cinsellik içeriği konusunu sallamıyorlar ama sonra gidip sansürlenmiş Sex And The City filmine cinsellik uyarısı koyuyuorlar. Gözleriyle izleyip sınıflandırsalar keşke filmleri.



Gelelim iyi kısımlara. Giriş bitip, gelişmenin sonlarına vardıkça film hoş manevralara girişiyor. Evet Gallo’nun kafayı yedikten sonra Ted’e özellikle tavsiye ettiği buluşmanın ne içereceğini tahmin ediyorsunuz ama Ted’in bu buluşmayla ilgili planı hemen her izleyen için sürpriz olmuştur. Hemen peşine Se7en’ı andıran son cinayet gerilimi iyi tırmandırıyor, final için güzel bir giriş oluyor. Ted’in salaklığını filmin başlarında bırakmasının katkısı oluyor elbette. Gallo’nun deliliği zaman zaman inandırıcı değil, sahnedeki alkış sahnesi utanç verecek kadar yapay ama bunun oyuncunun değil senaryonun suçu olduğu görülebiliyor. Diyalogların kalitesinden bahsetmiştim zaten, o finalde de düzeltmiyor kendini ama hikayenin gidişatı sağolsun baştan sona bilindik ve kötü akmıyor film. Gerilim ve suç kırması olarak tanımlayabileceğimiz türüne hiçbir yenilik getirmiyor olabilir ama düşük beklentilerle gittiyseniz ve biraz abartılı kesme, biçme, sevişme sahneleri sizi rahatsız etmiyorsa nefret etmeyeceksiniz filmden.



Bu filmle beraber gündeme gelen sansürsüz fragman konusundan da kısaca bahsederek bitiriyorum yazıyı. Her yabancı fragmanın başında gördüğümüz yeşil fon üstüne yazılar o fragmanın her yaştan kişiye hitap ettiğini söyler. Şimdi Amerika’da bazı yapımcı şirketler ve sinema zincirleri şiddet, korku veya cinsellik içeren filmlerin yetişkinlere uygun, dolayısıyla yanıltıcı olmayan fragmanlarını yayınlamaya karar verdi. Bu fragmanlar kırmızı fon üzerine yazılarla (Red Band) başlayacak. Pathology bu furyaya katılan filmlerden biri ve en azından bu şekilde yenilikçi bir tarafı var. Ayrıca o film kadar başarılı olmasa da Crank’in yaratıcılarından geliyor olması kesinlikle iyi bir referans.

Not: 2.5 / 5

23 Temmuz 2008 Çarşamba

Beyoğlu Sineması Hakkında

Şimdi savunmacı bir giriş olacak ama biliyorsunuz tatildeydim, bazı şeylerin aklımdan talihsizce çıkması çok normal. Üstelik sıkıntılı zamanlar da geçirdim o yüzden gerçekten önemli bir konuya ayrı bir yazı yazma imkanım olmadı. Bazı yazılarda arada bahsetmiştim ancak Beyoğlu Sineması'nın kapanması durumu özel bir protestoyu hak ediyordu. Hem okuyucularımdan hem de arkadaşlarımdan olan Emre zamanında bu konuda yazdığı yazıyı yollamıştı bana. Ben de onu yayınlayacağım bugün gerekli güncellemelerle:



"Bildiğiniz gibi; yıllardır Halep Pasajı'nın altında popüler kültüre karşı koyup gerçek sinema filmleri gösteren, İstanbul Film Festivali süresince festival programındaki en ağır filmleri oynatan ve duvarlarındaki şirin resimlerle dikkat çeken Beyoğlu Sineması parasızlıktan kapanmak üzere.

SİYAD, İKSV, TÜRSAK gibi birçok kuruluş bunu engellemek ve sinemaya destek vermek için bir şeyler yapmaya çalışıyor. 4 - 17 Temmuz tarihlerinde SİYAD'ın seçtiği 16 film sinemada gösterildi. Şu anda ise Forgetting Sarah Marshall ve Margot At The Wedding filmleri gösterimde. Sinemanın durumuyla ilgili Radikal'de de bir yazı çıkmıştı:

"(Sinemanın işletmecisi) Temel Kerimoğlu, “İki hafta boyunca SİYAD seçkisini göstereceğiz. Ondan sonra İstanbul Film Festivali’nde beğeni toplayan Nicole Kidman’ın başrolünde oynadığı ‘Kızkardeşim Evleniyor’ filmi var. Sonrası belirsiz. Ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Bizim Zonguldak Ereğli’de de bir sinemamız var. Üç yıldır oradan alıp buranın açıklarını kapatıyorduk. Ama sonunda biz de tükendik. Çıkış yolu bulamazsak kapatmaktan başka çare yok” diye konuşuyor. Ereğli’deki sinemanın kar edip İstiklal Caddesi gibi günde 1 milyondan fazla kişinin geçtiği bir cadde üzerindeki sinemanın zarar ediyor olması arasındaki çelişkiyi Kerimoğlu gülerek şöyle yanıtlıyor: “Çünkü orada ‘Recep İvedik’ gösteriyoruz. Burası Eurimages sineması, burada öyle bir şansımız yok.”"

Peki acaba suç sadece Recep İvedik'i tercih eden yurdum insanında mı? İstanbul Film Festivali, !F ve Filmekimi boyunca salonları dolduran, kapış kapış bilet alan o kadar insan festival dışında nereye kayboluyor? Sadece 3 seanslık insan mı var koskoca İstanbul'da bu filmleri izlemek isteyen? Yoksa olay festivalde boy göstermek mi?

Sanırım "Recep İvedik"e en sevdiğim film diyen kitle kadar; festivalde kaçırdığı filmleri -internetten indirmeyi bırakın- korsan kopyasına para ödeyerek izlemeyi tercih eden, sonra da "neden İstanbul'da sinematek yok" diye yakınan kültürlü kesimden korkmalıyız.

Sinema filmi, sinemada izlenir. Beyoğlu Sineması bunu bildiğini düşündüğü bir toplum için çırpınıyor.

Emre Eminoğlu"

Emre'nin blogunu buradan ziyaret edebilirsiniz.

Beyoğlu Sineması'nı ise İstiklal Caddesi'nde ziyaret edebilirsiniz. Şanslıysak uzun yıllar boyu, şanssızsak kısa bir süre daha..

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) BAS GAZA – İSMAİL YK
2) BİRİ BANA GELSİN – FERHAT GÖÇER
3) VAH VAH – GÖKHAN ÖZEN
4) SANA GÜVENMİYORUM – ZEYNEP DİZDAR
5) DELİ OĞLAN – HADİSE

Yabancı Liste

1) GIVE IT 2 ME – MADONNA
2) SHINE ON – RIO
3) HEARTBREAKER – WILL.I.AM
4) FEEL THE RUSH – SHAGGY EE. TRIX & FLIX
5) IF I NEVER SEE YOUR FACE AGAIN – MAROON 5 EE. RIHANNA

Yerli listemiz ilk 5’teki isimleri sabit tutup sadece yerleriyle oynamaya devam ediyor. Gökhan Özen’in bu şarkısını kim dinliyor bilmesem de, Serdar Ortaç’ın “Şeytan”ı her radyoyu açtığımda karşıma çıkıp listede ilk 20’de bile gözükmese de durum bu. Bu arada yazdığım Bodrum yazısında bu şarkıyla dansettiğimden bahsetmiştim kısaca. Açıkçası o gürültü ve karmaşanın içinde sözleri yanlış anlayıp genel Ortaç sözleri aksine tutarlı ve birbiriyle alakalı sanmıştım. Öyle değilmiş, her Serdar Ortaç şarkısı gibi kafiye olsun diye peşpeşe dizilmiş alakasız cümlelerden oluşuyor. Üstelik giriş kısmında şarkıcının yorumu özellikle iğrenç. Sözleri hızlı hızlı sıralarken Hepsi kızlarının son albümlerinde rap yapmasından bile daha itici oluyor. Kıyamet yaklaşmadı yani, Serdar Ortaç’tan güzel bir şarkı gelmiş değil hala.

Altta kalan isimleri sıralarsak bir sürü balona rastlamak mümkün. “Gezegen” ile Bengü, “Uçurum” ile Murat Boz, “Süper” ile Betül Demir, “İçime İşlerken” ile Sevda ve “Hipnoz”la Hande Yener makus talihini yenemeyen isimlerden. Gülşen yabancı bir şarkıdan çevirilmiş gibi duran (fakat yerli) Yapamazsan Yok ile bu isimler arasında katılmış. Velakin kendisini toparlayışı, Kylie’yi andıran imajı ve uyduruk da olsa eğlenceli şarkısı daha iyi bir sıralamayı hak ediyor. Zaten elde edecektir de. “E Bilemem Artık” ile onca hafta listede takıldıysa bu şarkı rahat rahat yükselir sonraki haftalarda. Sezen Aksu da sıcaklar azaldıkça melankolik şarkılarıyla zirveyi zorlayacaktır.

Yabancı liste bildiğiniz gibi. Maroon 5 ve Rihanna çok şık bir şarkı yaptılar, dinlemeye doyulmuyor. Madonna için diyecek söz yok zaten. Bol müzikli haftalar diliyorum.

Türkiye Box Office 18.07.2008 - 20.07.2008



Baraj aşmak uğruna bit pazarına nur yağdırma modası devam ediyor. Kabadayı, 2 milyon seyirciye, 120 ise 1 milyon seyirciye ulaşmış olmak için sırasıyla 1 ve 2 salonda tekrar gösterildiler bu hafta. Açıkçası Kabadayı’nın tek salonda bir haftasonunda 3.020 seyirci alması epey şaşırtıcı ama kurcalamayalım. Haftaiçi hasılatlarıyla beraber umarım amaçlarına ulaşır iki film de. Böylece Beyaz Melek ve Recep İvedik’le başlayıp bu iki filmle devam eden furya kapanmış olur. Tabi yine 1 milyon sınırında kalan O… Çocukları’nın da aynı manevrayı yapması şaşırtıcı olmaz.

İlk sırada 3 boyutlu versiyonu dışında hiç ilgimi cezbetmeyen Dünyanın Merkezine Yolculuk filmi var. Brendan Fraser’ın resmen yaşlanmadan önce hem bu film hem de Mumya serisinin devamıyla son çabalamalarına şahit oluyoruz. İkinci sırada Hancock, üçüncü sırada ise yeni Narnia filmi var. Gayet sıkıcı bir sonuç.

Haftanın yeni filmlerinden Mamma Mia! ilgi çekici bir yapıt olsa da pek yüz bulamamış seyirciden. Örneğin babamın ABBA hayranlığı sağolsun biz Titanic’ten beri ilk defa bir filmi ailecek izleyeceğiz. Ülkenin geri kalanı ise pek ilgilenmemiş. Romero’nun bitmek bilmeyen zombi filmlerinin yenisinin hali daha fena. Forgetting Sarah Marshall ise listeye hoşça kal demiş bile.

Haftaya ismine festivalden aşina olduğumuz Ben X ve yılın en önemli filmlerinden biri Kara Şövalye vizyona giriyor. Dünyada dudak uçuklatacak rakamlarla açılış yapan filmi merak etmemek mümkün değil. Çizgi roman filmlerinin “Godfather 2”si diye bir yakıştırma yapıldı filme, çok başarılı bir devam filmi oluşundan ötürü. Görüp değerlendireceğiz artık, yakın zamanda kaybettiğimiz Heath Ledger’a veda filmimiz olacak ayrıca. Herkese iyi seyirler.

Önemli Düzeltme: 120 filminin yapımcısı Özhan Eren bana ulaşıp ufak bir hatırlatma yaptı. 120'nin 23 haftadır kesintisiz gösterimde olduğunu, seyirci sayısı olarak sık sık ilk 10'a girseler de hasılat hesapları yüzünden gözükmediklerini, son haftalardaki yükselişin belediyelerin düzenlediği toplu gösterimlerden kaynaklandığını belirtti. Dolayısıyla yeniden gösterime girme gibi bir durumu yok. Ha burada alaycı bahsediyor olabilirim ama ticari olarak belli izleyici rakamlarına ulaşmak isteyen filmleri suçlamıyorum. Sinemanın pahalı bir sanat olduğunun farkındayım. Her halukarda 120'nin tekrar pazarlanmadığını, haftalardır yaptığı gibi gürültü patırtısız seyirci topladığını öğrendiğimi belirtiyorum. Özhan Eren'e tekrar teşekkürler.

Önemli Düzeltme 2: Şimdilik ciddiyeti bozmuyorum, gerçek film adamlarının sitemi okuyor oluşuyla ilgili havamı sonra atacağım.

16 Temmuz 2008 Çarşamba

Ebru Aydın - Bir Gün Mutlaka



Kendisini Tarkan’ın sarışın vokalisti olarak tanımıştık. Ama hakikaten tanıdık yani. Tarkan hayranı kuzenim kendisini inanılmaz kıskanırdı örneğin. Ebru Aydın ismi o zamandan beri (Aacayipsin albümü dönemi) kalmıştır kulağımda. “Son Verdim Kalbimin İşine” şarkısını yorumlayarak solo kariyerini de başlattı sonradan. Şimdi yeni albümü ve şarkısıyla daha açık sularda yüzmeye hazırlanıyor.


“Müsaadenizle” albümü ve “Bir Gün Mutlaka” şarkısı hakkında şimdiden gazetelerde yazılar okuyabilirsiniz. Tarkan’ın vermediği destek, Mustafa Sandal’dan alınan şarkı falan derken ben de şarkının kendisi hakkında yazayım dedim. Bir kere ilk ismini duyurduğu zamanlara saygı duruşunda bulunurcasına 90’ların o güzel Türk Pop şarkılarını andırıyor parça. O zamanların güzel melodi, güzel sözler standartlarının hakkını veriyor. Bir de en güzeli arabeske bulaşmıyor. 90’ların en büyük özelliği de buydu zaten. Yonca Evcimik ve Aşkın Nur Yengi sağolsun arabesk tınılar, popüler müziğimizin yakasını bırakmış, daha Avrupai melodiler duymaya başlamıştık. Bu şarkı da bu ekolden geliyor benim için. Vokal tekniği de söylediğimi destekler nitelikte. Öyle gereksiz gırtlak nağmeleri falan mevcut değil.


Peki şarkıyı bu yaz döneminde ayrıcalıklı kılan nedir? Eğlenceli bir insan olduğunu bildiğim yorumcusunun yanında sözleri de öne çıkıyor. Bugün televizyonu açsanız karşınıza çıkacak hareketli her üç şarkının ikisi sevgiliye çemkirmekten başka bir şey yapmıyor. Üstelik de ne berbat şekillerde. Üstelik bir de nereden geldiği belli olmayan dev bir özgüvenle! Kendileri değil biz utanıyoruz televizyon karşısında. Örneğin yıllardır bir medya rüzgarını arkasına alsa da halen ele gelir bir çalışma yapmamış Betül Demir gibi. “Süper” isimli şarkısını, albümünü yazın birincileri ilan ediyor ama şarkıyı dinliyorsunuz, melodiyle sözün uyumlu olması gibi, şarkı denen şeyin özü olan kuralı bile yerine getirmiyor. Bu şarkının “Ne olursa olsun, yaşamaya değer.” “Bir gün mutlaka, bize de güler dünya.” diyen sözleri ise tam tersine iç açıcı, sinir stres yapmayan sözler. Sonradan bu yolu terk etse de yaz dönemi sevgilime laf sokayım şarkıları Hande Yener’in suçuydu en başta. Yarattığı canavar şimdi kontrol altına alınamaz bir “nispet yaparken gülünç duruma düşen kadın şarkıcılar” furyasına dönüştü. Ebru Aydın’ın bu tuzağa düşmemesi iç rahatlatıcı ama bir yandan kariyerini düşünürsek şaşırtıcı değil.


Saf, duygu sömürüsüz Türk Pop’unu icra ettiği için şarkı bu yazın ele gelir işlerinden bence. Disko dostu aranjesi her yaptığı iş birbirine benzeyen club DJ’lerimizin elinden geçmeden de dansettirebilir mekanlarda. Şöyle anlatırsam şarkıyı kafanızda doğru bir resim oluşması muhtemel. Işın Karaca’nın “Mandalinalar” gibi hareketli şarkılarını düşünün, fazla bağırtıyı atın, elinizde bu şarkıya benzer bir şeyler kalırdı. Pop müzik piyasası içinde gayet umut verici bir kombinasyon.


“Bir Gün Mutlaka” şarkısı hakkında yazma sebeplerim işte bunlar. Dinlediğim en orijinal şarkı olduğu için değil, albümü milyonlarca sattıracağı için de değil. Yaptığı müziğin hakkını verdiği, popüler trendlerde boğulmadığı ve kalitesini yüksekte tuttuğu için. Umuyorum ki başarılı olur, her liste tepesine çıkan şarkıyı incelerken “eski sevgili katliamı” dinlemek zorunda kalmam bundan sonra. Albümün geri kalanında bu dediklerimi yutturmamasını umuyorum bana şarkıcının :)


Dip Not: İnternetten teyit edemedim ama çok büyük bir ihtimalle Tarık’ın Sevdim Bir Kez adlı felaket güzel şarkısında vokal yapan da Ebru Aydın’dı. Hakikaten öyleyse şarkıya ve albüme şans vermek için bir sebep daha ortaya çıkmış oluyor.


Dip Not 2: Yazıyı yayınlar yayınlamaz yanımdaki radyoda bu şarkı çalmaya başladı. İyiye işaret heralde!

Türkiye Box Office 11.07.2008 - 13.07.2008



Narnia zirvede, Hancock peşinde, çok merak ettiğim Forgetting Sarah Marshall ilgi görmemeye devam ediyor, Recep İvedik izleyiciye doymuyor. Bu arada devamı hazırlanmakta olan Recep İvedik’in yeni filmi ilk filmin plajının, güneşinin aksine kar kıyamet içinde geçecekmiş. Kayak tatili var muhtemelen işin içinde. Haber vermiş olalım.


Eddie Murphy’nin Amerika’da gümleyen ve b*k gibi olduğuna emin olduğum filmi bizde de ancak 5. sıraya kadar çıkabilmiş. Konusunu okumaya dahi tenezzül etmedim, Dreamgirls hariç yıllardır ilginç bir iş yapmadı kendisi. Zaten hiç de sevmediğim bir insan, çok devasa antipati duyuyorum.


Seyirci sayıları yine düşük, yine düşük. 3.000 kişi toplayan film listeye girebiliyor. Dünyada eskilerde kalan bizde hala mevcut olan yaz rehavetine verelim. Sinema dergisinin Temmuz-Ağustos sayılarının birleşik çıktığı zamanlar geldi şimdi aklıma. Ey gidi günler, şimdi etraf sinema dergisi kaynıyor. Yaşlı hissettim kendimi.


Haftaya “Mamma Mia!” gösterime giriyor. Umarım en son izlediğimiz ünlem işaretli müzikal kadar (Moulin Rouge!) başarılı olur (mümkün değil). “Dünyanın Merkezine Yolculuk” ve yeni zombi filmi “Ölülerin Günlüğü” de sinemalarda olacak. Meraklısına..


Dip Not: Laptop kullanmaktan nefret ediyorum.

Scoop (2006)



Woody Allen, setlerini çok sevdiği New York’tan Londra’ya taşıyınca sinema severler arasında baya bir konuşulmuştu. Cinayetlerle dolu Londra üçlemesinden kalan son filmi de izledim sonunda, yönetmen İspanya’da çektiği yeni filmiyle gündeme gelmeye hazırlanırken ben de DVD’si ülkemizde yakın zamanda piyasaya çıkan Scoop hakkında yazayım dedim. Bahsettiğim üçleme bilindiği gibi Match Point, Cassandra’s Dream ve Scoop’tan oluşuyordu. Scoop bu cinayetli filmler arasında işi en çok dalgaya alan olarak nitelenebilir ve üçlemenin kara mizah ayağı olarak görülebilir rahatlıkla. Yetenekli Bay Ripley ve Closer filmlerinin mikserde karışmış hali olarak özetlenebilecek Match Point’in çok büyük hayranı sayılmam, Cassandra’s Dream ise trajedisiyle oldukça etkilemişti beni. Scoop bu filmler kadar ciddiye alınabilir değil. Kesinlikle sevilesi bir film ama yönetmenin keyif almak için çektiği filmlerden biri olduğu çok bariz. Tabi biz de keyif alıyoruz, hem Allen’ın canlandırdığı geveze sihirbaz karakteriyle, hem de üçlemenin diğer filmleri gibi yine güzel insanlarla dolu oluşuyla. Jonathan Rhys Meyers, Scarlett Johansson, Ewan Mc Gregor, Hayley Atwell, Colin Farrell gibi isimlerden oluşan bu ordunun arasına bu filmle Hugh Jackman da katılıyor. Allen biliyor perdede çekicilik yaratmasını. Tabi sadece görüntüyle değil.




Scoop yeni ölmüş hırslı bir gazetecinin medyada son bir bomba patlatmak üzere hayalet olarak dünyaya dönüp gazetecilik okuyan bir kızı çırak edinmesini anlatıyor. Kızımız gönülsüz yol arkadaşı olarak Allen’ın canlandırdığı çenesi kapanmaz sihirbazı seçiyor ve bir seri katil olduklarından şüphelendikleri zengin yakışıklı adamın peşine düşüyorlar. Kız, adamdan etkileniyor, romantik dakikalar yaşıyorlar fakat gizem de bir yandan çözülüyor tabi, sürprizleri eksik etmeden. Filmin her şeyden önce iç açıcı bir görüntü yönetimi var. Kara mizah da olsa mizah içerdiği için doğru bir tercih bu. İngiliz aristokratlarının arasında geçtiği için de sık sık şahane şato görüntüleriyle gözümüz gönlümüz açılıyor. Bir de iskambil kartlarının, tarot kartlarının tema olarak kullanılışı hep hoşuma gitmiştir filmlerde. Filmde geçen seri katil de “Tarot Killer” olarak anılıyor. Filmin imajına, benim için, artı bir puan.



Yönetmenin rol almadığı diğer Londra filmlerinin aksine Scoop’un kamera önü yıldızlarından biri de Woody Allen’ın kendisi. Filmin en komik replikleri tahmin edebileceğiniz gibi bu karakterin ağzından çıkıyor, filmin en ele gelir tarafları da bunlar oluyor. Zira dediğim gibi gizemi, entrikası ciddiye alınabilecek gibi değil pek. Eğlencelik denilebilir daha çok. Özellikle finaldeki göl sahnesinin çok düşük derecede inanılabilir olduğunu kabul etmek lazım. Zeki bildiğimiz karakterin bir anda o kadar büyük bir hata yapması hikayeye biraz zarar veriyor. Finalin çok daha sağlam bir sahnesi ise Allen’ın karakterinin akıbetiyle ilgili olanı. Mizah dolu, çarpıcı ve filmin bütünlüğüne katkı yapan bir son olmuş, tebrik ettim.



Penelope Cruz ve Javier Bardem’le çektiği yeni filmini (Vicky Cristina Barcelona) izlemeden önce Scoop, Allen’dan gelme İngiliz arka fonlu filmlere güzel bir veda olabilir. The Prestige filminde beraber çalışan Scarlett Johansson ve Hugh Jackman’ı çok daha hafif bir sihir filminde izlemek için de birebir film. Öyle zihni bulandıran, aklı karıştıran, geren, korkutan bir seri katil filmi istiyorsanız mutlaka başka bir tercih yapmalısınız. Ancak türü sevseniz de sevmeseniz de güzel kadrosu, çok sağlam diyalogları ve dozunda kara mizahıyla Scoop kendini sevdirecektir. İyi vakit geçirmek için tavsiye edilir.


Not: 3 / 5

15 Temmuz 2008 Salı

Bugün Milliyet'teyim!!



Milliyet'in Cafe adlı ücretsiz magazin ve kültür sanat eki bugün kısaltılmış haliyle de olsa Sezen Aksu - Deniz Yıldızı adlı yazımı yayınlıyor. Alın, sevinin; yazar olduğum günleri de gördünüz böylece! Şaka bir yana inanılmaz mutlu oldum, en sevdiğim gazetelerden biri olan Milliyet'e teşekkür ediyorum.

Yazının tamamını okumak için buraya tıklayın.

10 Temmuz 2008 Perşembe

Salo, or the 120 Days of Sodom (1975)



Artık haberdar olmanız gereken festivalimden tekrar bahsetmeyeceğim ama en iyi film ödülünü kapan “Salo, or the 120 Days of Sodom”dan ne kadar bahsetsek az. Yönetmeni Pasolini’nin saldırıya uğrayıp öldürülmesine çok yakın tarihli olan filmin bu yönü kadar içerdiği aşırı sahneler de meşhur. Bir grup toplumdan dışlanmış gencin, izole bir kalede zenginlerin çeşitli oyunlarına alet edilmesini anlatan film her mideye göre değil şüphesiz. Kısaca şöyle özetleyebilirim, cehennemin en alt katlarından birince yanacak ve bundan bile tahrik olacak bir grup burjuvayı izliyoruz filmde.


Film çok başarılı ancak bu başarıyı yönetmene yüklememiz bizzat Pasolini tarafından istenmemiş gibi. Marquis De Sade’nin eserinden uyarladığı filme romandan farklı hiçbir şey katmadığını iddia ediyor yönetmen. “Ne okuduysam onu çektim” özetli bu tavrın ne kadar mütevazilik, ne kadar doğru olduğuna karar vermek için filme bakmak gerekiyor. Daha ilk farklılık kitaptaki hikayeye tamamen değişik bir sima kazandırınca bu iddianın mütevazilik olduğu kanısı daha ağırlık kazanıyor. Bu fark hikayenin geçtiği zaman ve mekan. Romanda belli bir yıldan bahsedilmiyorsa da öykünün geçtiği dönemin 17. yüzyıl olduğuyla ilgili imalar var. Film ise faşist dönemde geçiyor. Mekanın küçük bir Nazi devleti olan Salo’ya taşınması, Pasolini’nin zaten bilinen fikirleriyle birleşince film hiç sözünü sakınmayan bir faşizm eleştirisine dönüşüyor. Burjuvanın genç tutsaklara yaptıklarıyla, Nazi subaylarını sadece mecazi olarak kastetmek bile yeterli bir skandal emin olun, ki iş mecazla kalmıyor. Film, kitaba oranla daha masum kalmasına rağmen (çocuk istismarı içermiyor) bolca pisliğe bulaşıyor, karakterlerine insan vücudunun her türlü aşağılanmasından cinsel zevk aldırıyor ve rahatsız ediyor izleyiciyi. Benim gibi uçlarda sinemayı seven biri için tam bir hazine sandığı anlayacağınız fakat bende bile cinsellikle ilgili bazı travmalar yarattı. Kocakarı hikaye anlatıcılarının kalçayla ilgili hikayeleri insan vücudunun bu kısmına normalde baktığımdan çok daha farklı (ve tiksinerek) bakmamı sağladı. Neyse bu konuyu geçelim!


Dediğim gibi insanlıktan uzak bir kalede, başlarına ne geleceğinden habersiz gençlerle türlü cinzel hazlar tatmaya çalışan burjuvaları izliyoruz filmde. Dışkı yemekten, cinayete, ebeveyn öldürmeyi yüceltmeye kadar türlü sapıklık var filmde. Bir de Gerard Butler’ı andıran adamın psikopat bakışları işin içine girince etkileyicilik had safhaya ulaşıyor. Film çekildiği tarihten beri onca incelendi, hakkında belgeseller çekildi ancak bence günümüzde ayrı bir önem kazanıyor. Yönetmenin öyle bir dili var ki adeta zamanının yıllar ötesinde bir reality show çekmiş gibi. Röntgenci tavrının yanı sıra, belki katılmayanlar olacaktır, yargılamayan bir bakış var filmde. Şöyle açıklayayım, zenginlerin yaptıkları bariz olarak aşağılık hareketler ve filmde bu gizlenmiyor. Ancak bunun ötesinde bu karakterleri maymun edip, yüzeysel yoldan infaz etmiyor film. Ne olduysa onu gösteriyor, tıpkı yönetmenin romanda ne varsa onu çektiğini iddia etmesi gibi. Bence bu açıklaması da daha çok bu açıdan incelenmeli. Bu kadar uçta olan herhangi bir film öyle kamera açıları, öyle ek hikayeler kullanabilirdi ki karakterleri nasıl yerin dibine soktuğu 40 kilometre öteden belli olabilirdi. Halbuki olan bitenin tüm çılgınlığına rağmen, yönetmen sakinliğini korumuş. Bunun başka bir kanıtı da pencereden, sessiz izlediğimiz final sekansı. Tekrar söylemek ihtiyacı duyuyorum, savunduğum şey filmde karakterlerin yaptıklarının eleştirilmediği değil, bu eleştirinin hikayenin kendisiyle yapıldığı. Biçimle değil.


Üstte bahsettiğim tutumun etkisiyle sağlam bir gerçekçilik var filmde. Blair Witch, Cannibal Holocaust gibi filmlerin rüyalarında göreceği türden bir gerçekçilik bu. Televizyonda dizi izleyip oyuncuyu, oynadığı karakterle değerlendiren teyzeler gibi, filmden sonra oynayan oyunculara aynı gözle bakamazdım emin olun. Keskin bir final yapmaması, adeta olan bitenden tesadüfi bir kesit almış gibi durması da bu etkiyi arttırıyor. Gerçi film içerdiği sahnelerle ne yaparsa yapsın az çok etkilerdi ama Pasolini’nin usta yönetmenliği filmi içi boş bir cesaret gösterisinden çok daha farklı, değerli bir yere koyuyor. Topladığı asıl övgünün bu sebepten gelmesine şaşmamak lazım.


Sinema tarihinde biricik olması ve hakikaten sağlam bir film oluşuyla Salo çok tartışma yaratan bir romandan beslenen ve lafını sakınmayan bir film. Pasolini gibi cesur bir yönetmenin filmografisinin son filmi oluşu hem üzücü hem de esaslı bir final olarak görülebilir. Tek bildiğim hazmının zorluğuna rağmen her gerçek sinema severin bu filmi görmesinin gerektiği. En evcilleşmemiş malzemeyle, en olgun sistem eleştirisi nasıl çekilir diye ders veren bir film bu. Bir de elbette sinema adına gösterilmiş ölümüne bir cesaretin nadir örneklerinden.


Not: 5 / 5

Türkiye Top 5

1) BİRİ BANA GELSİN – FERHAT GÖÇER

2) BAS GAZA – İSMAİL YK

3) VAH VAH – GÖKHAN ÖZEN

4) DELİ OĞLAN – HADİSE

5) SANA GÜVENMİYORUM – ZEYNEP DİZDAR


Bu Gökhan Özen’in durumu çığırından çıktı artık. Ferhat Göçer ve İsmail-YK gibi zirvesi garanti adamlar da olmasa o kulak tırmalayıcı şarkısıyla utanmadan 1 numaraya kurulacak. İnsanlar sesine ve yorumuna nasıl katlanıyor anlayamazken bir de kötü şarkıları ve eskimiş imajının çekiciliğini sorgulamak durumundayız şimdi. 5 kontenjanlık liste için ziyan bir katılımcı.


Hadise, sağolsun, listenin ele gelir tek ismi olarak biraz kurtarıyor ilk 5’i. Bu arada bu yazın hitleri olarak güya birbiriyle çarpışan Bebek, Hipnoz, Serdar Ortaç zırvaları ve Bengü’nün Gezegen’i halen göstermediler kendilerini. Saman altından su yürüten Zeynep Dizdar karpuz misalı yazları gözüküp sonra kaybolmaya devam edecek gibi duruyor. Zirvede ise yıllardır (solo olarak) yaptığı en düzgün şarkıyla Ferhat Göçer var. Mevsim falan takmayıp melankolik takılmak isteyen halkıma can simidi oluyor. İsmail YK hakkında ise yazacak bir şeyim kalmadı. İlla popstarımız olacaksa saçlarını kestirmesini ve kıro ötesi uzun kollu tişörtlerini yakmasını rica ediyorum.


Son olarak asla listeye girmeyecekleri için haklarında yazamayacağım ama duyunca bile utandığım bazı şarkılar var. Mirkelam’ın (niye destek vermediği konusunda hiç ama hiç şaşırmadığım) kız kardeşinin “Kıymetimi bilen bilir, bilmeyenle işim olmaz..” diye giden şarkısı, Dilek Pınar adlı 2 adet göğüsün “Üzgünüm ama sana göre değilim ben, biraz fazla geldim” şarkısı, Tan adlı kişinin her şarkısı, Ebru Destan’ın hiçbir kelimesini hatırlamadığım Slow’dan arak klipli şarkısı kendilerinin yüzlerini kızartacağına her rastladığımda benimkini kızartıyorlar. Bu insanlara kayıt yapıp klip çekmek için para veren insanlara sesleniyorum. Eminim siz ilk çıktığında Ritmix’in de tutacağını sanmışsınızdır. O kadar paranız varsa bana verin de bir yurtdışı yapıp geleyim. Herkese iyi dinlemeler.. Bu şarkılardan uzak durun.

Türkiye Box Office 04.07.2008 - 06.07.2008



Bu haftanın listesi bir çok ilginç durum içeriyor. İlk olarak 4 tane yeni filmin listeye girmesi her zaman gördüğümüz bir durum değil. Kung Fu Panda gibi oldukça umut verici bir çizgi filmin yeni bir Will Smith gazlamasının altında kalması benim için şaşırtıcı ve üzücü. Yaklaşık 10 filmdir hiç gişe başarızlığı yaratmayan bu adamın gariptir gerçekten başarılı bir filmine 40 yılda bir rastlıyoruz. Alex Proyas gibi taş bir yönetmenle bile sıradan bir film çekebilmişlerdi (I, Robot). Live 8’e kral koltuğuyla katıldığından beri kendisini şanslı bir anguttan öte görmüyorum. Dublajsız kopyasına rastlamadıkça Hancock’a da gitmeyeceğim zaten.


Hulk iyi bir performans göstermeye devam ederken bir başka ilginç durum 6. ve 7. sıradaki filmler arasında görülüyor. Sadece 1 izleyici farkıyla yeni film “Aşkzede (Forgetting Sarah Marshall)” 3 haftalık “Gelin Benim Olacak’ın önüne geçiyor. Açıkçası ben Forgetting Sarah Marshall’ı baya baya merak ediyorum. Knocked Up ve Superbad gibi iki çok kaliteli komedi çıkartmış ekipten beklentim büyük. Burada iyi gişe yapmaması fikrimi pek değiştirmeyecek.


Paraya doymayıp vizyona geri dönen Recep İvedik ise yine listede kendine yer bulmuş. Neredeyse 4 milyon 300 bin kişinin izlediği film kırılması güç bir rekora imza attı. Eleştirmenlerin normalde hakkında 2 satır yazmayacağı bu filmi sadece gündeme gelmek için bıkmadan eleştirmesi de yapımcısının bu eleştirilere verdiği saygısızca cevaplar da, Şahan’ın tartışmaya katılması da hiç hoş olmadı, o yüzden izlerken ne kadar güldüğümle ve izleyici rekoru kırışıyla hatırlamayı tercih edeceğim bu filmi.


Haftaya Narnia serisinin yeni filmi ve yeni bir Eddie Murphy saçmalığı vizyona giriyor. Bu haftaki filmleri değerlendirmek için bi haftamız daha var demektir bu. Herkese keyifli seyirler..

Showgirls (1995)



Bu filmin neden 90’ların en büyük başarısızlığı ilan edildiğini anlamış değilim. Açıkçası anlayabilirim belki ama kabul etmek istemiyorum. Paul Verhoeven gibi her daim ilgi çekici olmasını bilen bir yönetmenin kariyerine sağlam bir balta atmış olan “Showgirls” sansasyon yaratmış filmler festivalime yakışan bir film oldu. İçerdiği anormal derecede fazla çıplaklıkla, tamamen klişelerden oluşan senaryosuyla ve ucuz estetiğiyle ticari olarak büyük bir hayal kırıklığı yaratan film eleştirmenlerden de yüz bulamamıştı, yönetmenin önceki filmi “Temel İçgüdü”nün aksine. Şimdi çok yaratıcı bir fikirle “O zamanlar yaşınız tutmadıysa şimdi izleyin” gibi bir sloganla piyasaya sürülen DVD sağolsun ben de izleme fırsatı yakaladım. Ne yalan söyleyeyim az önce saydığım özellikleri bu filmden nefret etmek için de yeterli bu filme hayran olmak için de. Ben arada bir yerde kaldım ama en azından nefret etmediğimi biliyorum.



Bir kere isminden de anlaşılabileceği gibi filmde anlatılan kızın öyküsüne değil, genel resme odaklanmak gerekiyor. Las Vegas’ın dansçı kızları arasında yaşanan rekabet dolu hayatın parıltılı tarafları ve madalyonun öbür yüzü anlatılıyor filmde. Nomi adlı kızımızı temel alıyor film ama kendisinin ciddiye alınacak kadar sağlam bir öyküsü yok, en azından sinemasal olarak baktığımızda. Las Vegas’a gelir gelmez beş parasız kalan, sonra şov dünyasında merdivenleri teker teker çıkan ve bu arada başkalarını aşağıya yuvarlamaktan çekinmeyen kızın sır dolu da bir geçmişi var tahmin edersiniz. Bu rolü canlandıran Elizabeth Berkley o kadar komik bir oyunculuk sergiliyor ki bu filmden sonra doğru dürüst oynayacak rol bulamamasını filmin batışına değil kendi performansına bağlıyorum. Abartılı ama epey abartılı bir oyunculuk sergileyen Berkley’e film boyunca bir sakinleştirici öneresiniz geliyor. Abartıdan laf açılmışken Nomi gelene kadar Vegas’ın kraliçesi rolünde izlediğimiz Gina Gershon da benzer bir tavır takınmış. Sürekli ukala bakışlar, “hem sever hem ezerim” havası kısa süre içinde sinir bozucu oluyor. Bir de Kyle McLachlan gibi, David Lynch’in fetiş oyunculuğundan bu filme gelenler var. Kendisi bu filmin sonrasında “Sex And The City” ve “Desperate Housewives”a talim etmek durumunda kaldı.



Yine abartıdan devam edelim. Filmin her üç saniyesinden birinde çıplak bir kız görmeniz mümkün. O kadar fazla ki bazı eleştirmenler kızların giyinik olduğu sahnelerin daha seksi kaldığını söyleyerek eleştirmenlik sanatına yakışır bir yaklaşımda bulunmuşlardı. Filmde hakikaten çok fazla seks var ama Verhoeven’ın bunu çok sevdiğini zaten biliyoruz. Berkley’in hayvan öldürür gibi sevişmesi komik olabiliyor tamam ama bu filmi izleyen de seks için ve dalga geçmek için izleyecek zaten. Yoksa kadınların her santimetrekaresini ezberletmesinin mantıklı bir açıklaması olamazdı. Filmin sevdiğim iki özelliğine gelirsek, set tasarımlarının ve finalinin başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Vegas şovlarının eğlenceli kareografileri, görkemli dekorları filmin ettiği zararı arttırmış olabilir ama filmi sevmeyenler tarafından da takdir edilebilir tek faktör bunlar oldu. Finali sevmemin sebebi ise bunca klişeye rağmen öykünün tahmin edilebilir şekilde bitmemesiydi. Elbette kızın açığa çıkan geçmişinden veya zirvedeyken bırakışından bahsetmiyorum. Anlatmaya çalıştığım jenerik girmeden önce gördüğümüz o son kare, yol tabelası. Filmin yerin dibin batırıldığı bunca senenin sonrasında daha da manalı oluyor bence, sanki “denemekten vazgeçmeyeceğim” dermiş gibi. Hayranların ve yönetmenin, bir gün bu filmin değerinin anlaşılacağını söylemelerini andırıyor.



“Showgirls” kendisi için çalışan hemen herkesin kariyerini (az ya da çok) mahvetmiş, kötülüğüyle ünlü olmuş bir film. Fakat bunun farkında olarak izlediğinizde çok eğlenceli bir sinema tecrübesine dönüşmesi gayet mümkün. Benim tavsiyem beraber izlediğinizde utanmayacağınız bir grup bulun (bu durumda aileniz ve sanat eleştirmenlerden oluşan arkadaş grubunuz elenmiş oluyor), yiyecek içecek temin edip sonra filmi izlemeye koyulun. Eğer peşine Elizabeth Berkley’in striptiz sahnelerini yeniden canlandıracak birisi de varsa aranızda, bir sürü başyapıt filmden daha fazla keyif verebilir. Tabi o durumda filme fazla odaklanmayacağınızı varsayıyorum.

Not: 3 / 5

8 Temmuz 2008 Salı

Mükemmel Arama Kelimeleri

Google'da veya diğer arama motorlarında aradığınız ve sizi benim siteme getiren kelimelerin en güzellerini burada yayınlamaya karar verdim. Sadece benim eğlenmem biraz haksızlık oluyordu. İşte son günlerin Top 5'i ve sizleri götürdüğü sayfalar:

1- türk pop müziği iğrenç mi

2- elif turan şarkısındaki anlaşılmayan yeri nedir

3- bez bebek dizisinin sezon finali bittikten sonra hep salı günleri mi çıkacak?

4- liv tyler ın evinin adresi

5- brad pitt keremcem hangisi

Allah da sizi güldürsün!

Dip Not: Yakında geri dönüyorum ;)

4 Temmuz 2008 Cuma

Göksel - Körebe



Talep üzerine bundan sonra yeni albümlerin yanında eski albümler hakkında da yazacağım. Tıpkı sadece güncel filmler üzerine yazmadığım gibi sadece güncel müzik üzerine yazmak haksızlık oluyordu. Yazacağım eski albümlerin genelde Türk Pop albümleri olacağını söyleyebilirim sanırım. İlki Göksel’den Körebe.

Künye: 2001 yılında çıkan albüm Göksel ve bu albümden sonra bir dönem evli kaldığı Alper Erinç’in imzasını taşır. 11 şarkı içeren albüme 3 klip çekilir. 97 yılında çıkardığı “Sabır” şarkısı gibi albümün ilk video klip şarkısı “Depresyondayım” da büyük ilgi görür. İkinci video Neşe Karaböcek cover’ı “Günün Birinde”ye gelir. Üçüncüsü ise eski Türk filmlerine gönderme yapan ve şimdi anımsamadığım bir şampuan sponsorluğunda çekilen klibiyle “Bir İhtimal” olur. Göksel’in bu albümden sonra adeta alışkanlığa dönen 3 klip kuralı (Arka Bahçem albümü hariç) böylece yerine getirilir. Hayranlar ve eleştirmenler tarafından Göksel’in en iyi albümü olduğu konusunda karar birliği verilmiş gibidir. Sonraki albümlerin az veya çok hayal kırıklığı yaratmış olması bundandır. Feridun Düzağaç’ın “Dipteyim, sondayım, depresyondayım..” sözlerini içeren şarkısının ülke çapında popüler oluşunun hemen sonrasında gelen albüm, bu popüler mevzu üzerine oynarmış gibi görünerek başta biraz antipati yaratmıştı bende. Zaten Göksel’i çok sever durumda da değildim o zamanlar. Fakat şarkının ne kadar farklı ve içten olduğu gerçekten dinleyince kendini gösterdi.

Tarz: Albüm her şeyden önce karamsar imajıyla dikkat çekiyor. İçinde bariz bir arabesk var ancak günümüzde duyduğumuz Arabesk-Pop şarkıları gibi değil kesinlikle. Duygu sömürüsü yok, adeta etnik müzik havası veren bağlamalar ve kulağın hemen alışmadığı garip melodiler var. Oryantal düzenlemeler de çoğu şarkıda kendini gösteriyor. “Depresyondayım” ironik bir şekilde göbek havasıyla açılıyor, “Bir İhtimal” gerdan kırmak için yeterli melodik malzeme veriyor dinleyiciye. İyimser sözlerine rağmen besteleriyle albümün karamsar havasına en fazla katkı yapan şarkılar “Gülümse” ve “Hak Yerini Buldu”. “Uzatmalarda” bu şarkılardan daha fazla acı içerse de daha sıradan slow melodisiyle bunlar kadar sarsıcı olmuyor.

En İyi Şarkı: Açık ara farkla “Kız Gibi”. Artık iç karartıcılığın ötesinde çocuk olsam korkutacak kadar “siyah” bir düzenlemesi var şarkının. Akıp giden zamandan, zamanla üzerine binen sorumluluklardan ve hayatın gitgide azalttığı sürprizlerden bahseden şarkı Göksel’in tüm şarkıları arasında da ilk sıralardadır benim için, albümü eskise bile tekrar tekrar dinlemem için en büyük sebeptir. Göksel bir yorumcu olarak albümdeki en iyi performansını bu şarkıda veriyor kanımca. Tam dozunda bir kişisellik kattığı sesini çok güzel kullanmış.

Yanına İyi Gider: Dido’dan No Angel albümü. İki albümü ilk dinleyişlerim aynı zamana denk gelmiştir. Bu iki mutsuz ve yalnız kızın yaşadıklarını şarkılara dökme konusundaki başarıları çok etkilemişti beni o zaman. Bir albüm İngiliz müziği içeriyor diğer ise Doğu ezgileriyle donanmış fakat sıkıntılar, sorunlar aynı. Üstelik iki albüm de siz mutsuzken dinleyince yalnız olmadığınızı hissettirip bir rahatlama duygusu uyandırıyor.

Değerlendirme:
En lay lay lom şarkısı “Niyet”te bile “Yalan olsun, ziyanı yok, ah bir inansam.” gibi çok sağlam ve vurucu bir söz içerebiliyor albüm. Son akustik parça “Bu Kadar” dahil 11 şarkının hiçbiri boş değil. En popüler şarkıları olan klip şarkıları aynı zamanda albümün en güzel şarkıları arasına girip albüme ayrı bir değer katıyor. Çok az albüm iyi şarkılarıyla meşhur olur, biliyorsunuz. İsim şarkısı “Körebe”, “Parıl Parıl” ve “Niyet” albümün çizgisini aşağı çekmiyorlar belki ama yükseltmiyorlar da. Bunlar haricindeki tüm şarkılar ilham verici, samimi ve müzikal olarak çok başarılı şarkılar. Kendi “en iyi”sini bu albümle bize sunan Göksel, Türk müziği tarihinde kendine bir yer açmış oldu. Sonraki her çalışmasının yine memnun edici işler olması da ayrı bir güzellik.

3 Temmuz 2008 Perşembe

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) BAS GAZA – İSMAİL YK
2) BİRİ BANA GELSİN – FERHAT GÖÇER
3) ARADA BİR – TARKAN
4) DELİ OĞLAN – HADİSE
5) VAH VAH – GÖKHAN ÖZEN

Yabancı Liste

1) GIVE IT TO ME – MADONNA
2) SHINE ON – RIO
3) IF I NEVER SEE YOUR FACE AGAIN – MAROON 5 EE. RIHANNA
4) BEGGIN’ – MADCON
5) HEARTBREAKER – WILL.I.AM

Yerli listemiz Hadise’yi içererek beni mutlu etmeye devam ediyor. Kızın yabancı şarkılarının kıymeti bilinmiş olsaydı kimse Deli Oğlan’ın yüzüne bakmazdı gerçi ama neyle kurtarırsa kar. Ferhat Göçer listeye geri döndü ama bu sefer ezmeyeceğim. Şarkısı fena değil, yine hem bağırdığı hem sakin söylediği yorumları üst üste bindirip yapmışlar parçayı ve bu duruma gıcık oluyorum ama şarkının kendisi idare eder. Hiç samimi bir şarkı değil ama dediğim gibi idare ediyor.

Gülben’in “Av-ru-pa duyacak milli duyguları nasıl sömürdüğümüüüü..” dediği şarkısı ilk 5’ten kaybolurken, Gökhan Özen yerini doldurmaya gelmiş. Bu kadar eskimiş duran bir parçayla iş yapabiliyorsa halen belki de kendisinde benim göremediğim bir şeyler vardır. Tarkan’ın zirve yüzü göremeyen “Arada Bir”i 3 numaraya gerilerken, İsmail YK kurulduğu koltukta takılıyor.

İlk 5’e giremeyen fakat gerisinde takılan şarkılara bakarsak Hande Yener’den Hipnoz’u, Demet Akalın’dan Bebek’i, Serdar Ortaç’tan Şeytan’ı, Nefes’i görebiliriz. Bu hafta çıkan klibiyle bende büyük bir şaşkınlık (çıkacağını bilmediğimden) ve hayal kırıklığı (çok kötü olduğundan) yaratan Murat Boz şarkısı Uçurum’u ve Keremcem’in dans parçalarını ise yukarılarda bir yerde göreceğimizi zannetmiyorum. Murat’a “Seni Bana Bağlayan” ve “Dönmem” şarkılarını “Püf” gibi bir saçmalık uğruna harcadığı için de teşekkür edelim.

Yabancı listede kraliçe yine zirvede. Her ne kadar yerli şarkılara bile meydan okuyacak kadar başarı gösterse de şarkıları konser durumu bir türlü gerçekleşmiyor maalesef. Yıllardır bir sistem oturtamayan ve ülkenin konser konusundaki çekiciliğini arttıracaklarına her yıl daha dengesizleşen organizatörlere selam çakalım buradan. Maroon 5 yıllanan albümlerini nasıl yenileyeceğini bilmiş. Rihanna’yla yaptıkları düet, kızın soğuk bakışlı bir yılana benzemesine rağmen güzel olmuş. Albümde daha güzel şarkılar vardı yine de. İlk 5’te değişen başka bir durum yok. Herkese keyifli dinlemeler.

2 Temmuz 2008 Çarşamba

Hadise - Hadise



Kendisi Stir Me Up ile hayatımıza girdiğinde açıkçası çok da ciddiye aldığımı söyleyemem. Sıradan diskolarda çalıp kaybolacak gurbetçi bir Türk kızı sanmıştım Hadise’yi. Güzel olduğu için ilgi gördü ülkemizde ama albümün diğer single’ları doğru dürüst çalınmadı da. Sonra biraz zaman geçti ve Hadise’nin yeni klibini duyurdu internet medyası. Bir göz atayım demiştim ama çok daha fazlası oldu. Yeni şarkı “A Good Kiss” çok güzeldi, sözler eğlenceliydi, müzik dansettiriyordu ve simsiyah kıyafeti ve soğuk bakışlarıyla Hadise tam bir dünya starı havasındaydı. O gün itibarıyle kendisini takip etmeye başladım, Belçika’da piyasaya sürülen yeni albümünü de dinleyince hakkında yazmaya karar verdim. Bu hafta A Good Kiss’in yerli versiyonu Deli Oğlan ile Türkiye listesinde 3. sırada olan Hadise’nin albümü bir Rnb albümünden isteyeceğiniz her şeyi ve fazlasını veriyor.



İki şarkı haricinde tümü İngilizce olan albümün başında Hadise kendini tanıtıp, “Bu dinleyeceğiniz benim Hadisem” diyor. “On High Heels” (Yüksek Topuklularda) diye isimlendirilmesi düşünülen albümün sonradan sadece “Hadise” diye anılması bundan dolayı. Şimdilik albümün son single’ı olarak gözüken “My Man And The Devil On His Shoulder” ufak bir country havası estirerek başlıyor. Şarkının ismi gibi, sözleri de orijinal ve güzel; zaten albümün en başarılı taraflarından bir tanesi de her şarkıda duymaktan usandığımız tipik İngilizce kalıplardan farklı şeyleri kullanması. Hemen her şarkı sözünde Hadise’nin de parmağı oluşu şarkıcı için daha büyük bir övünç kaynağı oluyor. Sonraki şarkı an itibarıyle Hadise’nin ticari olarak en başarılı çalışması olan “My Body”, ancak bundan ötesi de var. Şarkı Hadise’nin müzikalite olarak da en başarılı işi,sadece bu albümü kastederek söylemiyorum. “Prisoner” şarkısı geldiğinde yine güzel şarkı sözleri kendini fark ettiriyor. “Bana geri dönmek istiyorsun çünkü partinin nerede olduğunu biliyorsun” gibi şahane imalı sözler içeriyor şarkı, bence hit potansiyeli taşıyor. Sonraki şarkı, Hadise’yi ciddiye almamı sağlamış olan “A Good Kiss”. Bu şarkının bestesine Sezen Aksu’nun yazdığı Türkçe sözler çok kötü (Deli Oğlan), albümün standardının çok çok altında. Bir de anlam veremediğim bir mesele var. A Good Kiss’in klibi kalite olarak Türk standartlarından çok farklı sayılmaz ama Hadise makyajıyla, tavırlarıyla, bakışlarıyla yakıp geçiyor o klipte. Şarkının sözleri Türkçe’ye dönünce, Deli Oğlan’a çekilen klipte bir bakıyorsunuz, karşınızda Sibel Can! Mini etek çekiştirmeler, klasik Türk klibi cilveleri; zaten kendisinden çok Thalia’ya benziyor. Sadece şarkı sözleri Türkçe’ye dönünce kızın bütün havası nasıl kayboluyor anlamıyorum! Yerli dinleyiciye yanlış tanıtıyor bence kendini, bu haliyle piyasanın geri kalanından farklı gözükmesi ve sıyrılması zor.



Diğer şarkılara göz atarsak çoğu dinleyici dostu şarkının daha başlara, orta-tempo şarkıların ise sonlara alındığını görebiliriz. “Men Chase Women Choose”, “Erkekler Mars’tan Kadınlar Venüs’ten” gibi klasik bir deyiş olması gereken ismiyle bile kurtarıyor durumu. “All Together” tam bir konser şarkısı, Hadise’nin “entertainer” tarafını vurguladığını düşünüyorum. Albümün introsunda bahsi geçen “Creep” Hadise için en kişisel şarkılardan biri olabilir ama bu yaz benim için daha kişisel oldu. Birine kızgınsanız dinlemeniz gereken ilk şarkı bu. "Kara listemdesin, yumruumun menzilindesin" diye giden sözler terapi yerine geçebilir. Hadise’nin yazımına bulaşmadığı “Good Morning Baby” albümdeki en sıradan şarkılardan biriyken, yine introda gönderme yapılan “Don’t Ask” çok eğlenceli, lafı gediğine koyan bir parça. Kendisini yattığı kızın eski sevgilisyle kıyaslayan adamlara “Senin derdin ne?” diye soran şarkının sözleri bizim halkımızı memnun edecek türden değil, zira “Sexten sonra ‘ex’ten bahsetmeyelim” gibi laflar var ama bence gayet eğlenceli ve içten.

Albümde zaman zaman başka şarkıları anımsayınca rahatsız olmak mümkün. “My Man and the Devil..”’ın “I know, i know..” larında “Ain’t No Sunshine”ı, “All Together”da Britney’in “Do Something”ini hatırlıyorsunuz ancak “Intimate” şarkısında bariz bir melodik arak var. Şarkının girişi Destiny’s Child’ın “Soldier” şarkısıyla birebir aynı. Zaten albümde en sevmediğim şarkı da bu. Böyle durumlardan dolayı onca övdüğüm şarkı sözlerinden şüphe duyuyorum tabi, acaba hiç duymadığım şarkılardan çakma olabilir mi diye ancak Hadise’ye güvenmeyi tercih ediyorum. Eminim sadece bu şarkıya özeldir.



“Busy Bee” yine kişisel şarkılardan, fazla çalıştığı için bebek yapmaya vakit bulamayan bir kadının dilinden yazılmış. Bu ve “Comfort Zone” albümün çok hareketli olmayan şarkılarından en iyi olanları. “Who Am I” ve “A Song For My Mother” kısmen silik olmaktan kurtulamazken, albümün diğer Türkçe şarkısı “Aşkkolik” sadece düzenlemesiyle durumu kurtarıyor. Çok rahatsız edici sözleri var ve albümdeki Türkçe sözlerin Sezen Aksu’dan bile gelse yabancı sözler karşısında bu kadar ezilmesi beni üzüyor. Hadise’nin kariyerine devam ederken hangisini seçmesi gerektiğine bariz ve çok mantıklı bir işaret bence.

Sonuç olarak bu umut veren yeni şarkıcının ülkemizde değerinin bilimesini isterim ama daha çok uluslar arası piyasada başarı göstermesini istiyorum. Örneğin ben dinlerken Rihanna’nın albümüne kıyasla çok daha eğlenerek dinledim, doğru promosyonla bunu bütün dünyanın, en azından Avrupa’nın keşfetmesine izin vermek lazım. Albüm güzel olabilir ama daha önemli olan taraf, Hadise’nin içinde, hem kliplerden hem de sözlerden anladığımız kadarıyla kıtalar arası bir başarıyı kaldıracak potansiyel olması. Bana kalırsa Türk kanı taşıyan şarkıcılar arasında dünya starı olmak konusunda en yüksek olasılık Hadise’de.

Evet, Tarkan dahil..

Not: 3.5 / 5

1 Temmuz 2008 Salı

Wanted (2008)



Haftanın Amerikan galibi Wanted ülkesinde devasa bir hasılata, ülkemizde de 1 numarada açılış yaptı. Angelina Jolie ve fragmanlarındaki hardcore aksiyon sağolsun ilgi çekmeyi biliyor film. Hakkında yazacak sadece bir cümlem olsaydı, “biraz Fight Club, biraz Matrix, biraz da “çüş a.k.” katmışlar, olmuş” derdim. Hakikaten bu iki filmi o kadar andırıyor ki insan yönetmeni bir yerden para bulup favori filmlerine çılgın efektlerle döşeli bir gönderme yapmış heyecanlı bir genç zannedebilir. Night Watch ve Day Watch isimli Rusya’dan ithal korku-aksiyon filmlerini hatırlıyorsunuzdur muhtemelen. Yönetmen onların yönetmenliğinden tanıdığımız Timur Bekmambetov.



Muhasebeyle ilgili sıkıcı işinden (illa muhasebe olacak, mühendisler işlerinden sıkılamaz) bunalmış, panik atak muzdaribi gencimiz olmadık bir anda Fox adlı bir hatun tarafından bir nev’i hem tehlikeye sokulup hem kurtarılır. Wesley adlı kahramanımızı öldürmek istediğini öğrendiğimiz Cross’la Fox’un silahlı, arabalı takibi / mücadelesi bitmek bilmez ancak izleyici bunu ağzı açık izler. Yönetmen en büyük başarısını bu gibi hareketli, takipli ve upuzun sahneleri yönetmekte göstermiş, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz. Şahsen pek sevmediğim Angelina Jolie’nin çok yakıştığını da söyleyip hakkını verelim. Tabi filmin asıl yıldızı başlarda Fight Club’dan Edward Norton’a, sonlara doğru sert çocuk olunca ise, özellikle bazı ışıklandırmalarda Keanu Reeves’e çok benzeyen James McAvoy. Filmin başka filmleri andırışı maalesef starına da yansımış ancak kendisinin sağlam bir performans vermediğini söyleyemem.



Aksiyon sahnelerinde çok bariz bir abartma var, adeta bunu belirtmek filmin Fransız sanat filmi olmadığını belirtmek kadar gereksiz. Ancak bu bilinçli bir tercih olunca takdir edip etmemek sadece seyircinin kişisel zevkine kalıyor. Ben açıkçası çok zayıf, çok basit bir temele oturttukları bu fiziksel kurallara aykırı hareket edebilme işini, filmi de pek ciddiye almadığımdan keyifle, sorgulamadan izledim. Öyle Matrix’teki gibi akla yatar bir açıklama beklemeyin. Üstelik filmin mistik tarafı zaten inanması oldukça güç bir hedef belirtme sistemine dayanıyor. Kumaş dokuma tezgahından alıyorlar emirlerini, o kadar söyleyeyim yeter.

Neyse efendim film gayet hızlı, eğlenceli, inanılmaz bir mizahla başlamışken, bir anda gözümden düşüyor. Wesley, babasının odasına girip de kendisini doğar doğmaz terk etmiş bir adamı gururlandırmak için “Bundan sonra derslerime çok çalışacağım” havasına girince filmin ciddiyeti artıyor, sevilebilirliği azalıyor. Tam bir anti kahraman şeklinde çizilmiş kahramanımız espriyi bir yana bırakınca bence film yanlış bir yöne doğru sapıyor. Yine aksiyon en yüksek seviyede ama aynı şeyi ifade etmiyor baştakiyle. Zaten finale doğru aksiyon da işi abartıyor, yaraların çabuk iyileşmesine mantıklı bir sebep gösterilmişken Wesley’in zebellah gibi bir uçurumdan düşüp kurtulmasını sadece arada olan biteni göstermeyerek açıklıyor, buna açıklamak denirse. Ben zaten illa sürprizli final olsun takıntısına karşıyım, film bir yerden sonra özellikle şaşırtmak için hazırlıyor kendini. Jolie’nin karakterini finalde zannettiğinizden daha çok sevdiğinizi fark edip şaşırırken finale muhtemelen şaşırmayacaksınız. Bir de tam bitiş sahnesinde seyirciye sataşması hoşuma gitmedi. Gidip bir katile mi özenmeliyim yani?



Anmadan geçmeyeceğim başka bir faktör var: Barry. Wesley’in en iyi arkadaşı olsa da bir yandan sevgilisini götüren, yüzsüzlükte geri durmayıp her an daima bir piç gibi davranan, tabi yaptıkları yüzünden şaplağı da yiyen bu karakteri sevmemek mümkün değil. Yönetmenin komedi anlayışını en güzel gösterdiği sahneler bu karakteri de içeriyor genelde. Canlandıran oyuncu genelde televizyon kökenli işler yapmış ama Hollywood komedileri için potansiyel var kendisinde.

Wanted, güzel bir aksiyon filmi. Arkadaşlarınızla izleyince çok eğleneceğiniz bir film. Kız arkadaşınızı veya fizik hocanızı götürürseniz biraz söylenebilirler ama onun haricinde hayal kırıklığına uğrayacağınızı zannetmiyorum. Tabi ki konuyu öyle çok iplemeden izlemek lazım. Andırdığı filmler kadar derin bir şey beklerseniz çok beklersiniz.

Not: 3 / 5

Türkiye Box Office 27 Haziran 2008 - 29 Haziran 2008



Vay anasını sayın seyirciler. Öyle görünüyor ki bu haftasonu kimse sinemalara uğramamış. Son sıraya bakar mısınız, resmen 1.800 seyircilik film duruyor orada. Yaz rehaveti gelmiş olsa gerek veyahut da Wanted harici seyirci çeken bir filmin salonlara gelmeyişi de olabilir sorun. Rakamlar çok düşük, 4 bin küsür seyircili Speed Racer bile 6. sırada.

İlk sırada normal olarak inanılmaz aksiyon sahneleri içeren Wanted var. Angelina Jolie’yi pek sevmem, sinemada yaptığı işlerin de iyi olacağı garantisi yoktur ama bu filmin yönetmeni takip edilmeye değer bir isim. Timur Bekmambetov, daha önce Night Watch ve Day Watch filmlerini yönetmişti. Bunların sadece ikincisini izleyebildim, yerinde mizah anlayışı ve başarılı aksiyonuyla ilgi çekici bir filmdi. Wanted da zaten iyi eleştiriler ve yüksek bir ticari başarıyla açılış yaptı. Kendisi Hollywood’a hoş geldi belli ki.

Diğer yeni filmler listenin sonlarında takılmışlar. Hiç yeni bir film gibi gözükmeyen Timsah filminden daha iyi bir performans beklemiyordum zaten. Tek çekici tarafı oyuncu kadrosu olabilir belki de, onları da dev bir timsah tarafından kovalanmazken izlemeyi tercih ederim. Listenin romantik komedisi Gelin Benim Olacak, film yokluğunu fırsat bilip bir numara yükselirken, Hulk düşük seyirci sayısına rağmen listenin tepelerinde oturuyor. Hızlı Yarışçı’nın dağıtımcıları ve yapımcıları heralde battı balık yan gider dediler, Amerika’da başarısız olan filme burada hiçbir promosyon göremediğimiz gibi oynaması gereken salonlarda da oynamıyor. Geçen hafta Trabzon’da gelecek program olarak gözüküyordu, bu hafta halen gelmedi. Piyasaya mı küstüler, ne oldu anlamadım.

Haftaya Hancock ve Kung Fu Panda gelip ilk iki sıraya oturacaklar. Bende bir dahaki listenin bu durumda olmaması için bugün sinemaya gideyim. Wanted yazısı çok yakında yayında olur. Herkese iyi seyirler.

Mükemmel Arama Kelimeleri

Google'da veya diğer arama motorlarında aradığınız ve sizi benim siteme getiren kelimelerin en güzellerini burada yayınlamaya karar verdim. Sadece benim eğlenmem biraz haksızlık oluyordu. İşte son günlerin Top 5'i ve sizleri götürdüğü sayfalar:

1-ferhat göçer'in biri bana gelsin albümündeki kızın elindeki kitap

2-yalın'ın albüm çıkarmak için çektiği sıkıntılar

3-elif turan hangi dilleri konuşuyor

4-nuri berke ceylan cannes festivali ödül aldığı eseri adı

5-hande yener hipnoz mu diğer yaz albümleri mi

Apocalypto (2006)



Bu filmi izlemeye başlarken bu kadar iyi olduğunu mümkün değil tahmin etmezdim. Herkes Mel Gibson’ın kafayı yediğini söylüyor olabilir ama adamın yönetmenliğinde hakikaten iş var. İlk denemelerinden Braveheart ile Titanic öncesi dönemin en uzun süre gösterimde kalmış ve en çok hasılat toplamış filmlerinden birini yaptı. Sonrasında dünyanın en çok tartıştığı filmler arasına giren “The Passion of The Christ”ı çekti, izlemedim ama yoğun bir kötü eleştiri de almadı. Sonra ise fragmanları ve afişleriyle çok umut veren Apocalypto geldi. Film gösterime girince savsaklayıp gitmedim ama açıkçası şimdi pişmanım. Özellikle giriş sahnelerinden sonra film inanılmaz bir tempo kazanıp benzerine rastlayamayacağınız bir sinema tecrübesine dönüşüyor.

Bir kere bir Hollywood prodüksiyonunun, üstelik de bu denli büyük bütçeli bir filmin günümüzde neredeyse kaybolmuş bir dilde, Maya dilinde çekilmesi inanılmaz bir cesaret. Filmi dünyanın her yerinde her insan evladı altyazılı izledi demek oluyor bu. Üstelik Amerikalılar nefret ederler bu durumdan, ona rağmen film bütçesinden fazlasını kazandı bu kıtada. Sinemada pek anlatılmayan Maya uygarlığının çöküş dönemlerine denk geliyor hikaye, filmde özellikle belirtilmese de. Başta tanıdığımız kendi halinde küçük bir kabilenin Mayalar tarafından saldırıya uğramasını, esir alınmalarını ve bunlardan ailesine dönmek için kaçan Jaguar Pençesi adlı kahramanın takibini izliyoruz. Açıkçası komik diyaloglar içerse ve kanlı, şiddetli sahnelerine daha gecikmeden başlasa bile başlangıç, filmin geri kalanına oranla çok daha tekdüze. Bize bu kabilenin günlük hayatını gösteriyor ki Maya uygarlığını gördüğümüzde ağzımız bir değil iki karış açık kalsın. Tıpkı bir kitaba bağlanmak için okunması gereken ilk 50-60 sayfaya benziyor. Sonrasında kabilenin erkekleri ve kadınları (Jaguar Pençesi’nin gizlediği karısı ve çocuğu hariç) Mayalar tarafından esir alınıyor ve görsel şölen başlıyor. Buradaki set tasarımları akıl alacak derecede güzel. Tıpkı makyaj ve saç gibi. Makyajda Oscar adayı olup, sanat yönetiminde nasıl kaçırdı bilemiyorum şahsen. Björk’ü çılgına çevirecek saç modelleri, bütün vücutlara yayılan makyajlar, görkemli merdivenli yapılar filmin senaryosu, yönetimi etkileyiciliğine ne kadar fayda sağlıyorsa, o kadar fayda sağlıyorlar. Bir doğa olayı olarak her daim etkileyici olan güneş tutulması devreye girince Jaguar Pençesi’nin tanrılara adanışı sekteye uğruyor, böylece kurban, kaçmak için bir fırsat yakalıyor. Takipçilerini “benim ormanım” dediği yere sürükledikten sonra “Evde Tek Başına”nın kana bulanmış ve hiç komik olmayan (gerçi o film de çok komik sayılmazdı), aksine tüyleri diken diken eden bir versiyonunu izliyoruz. Film, Mayaların başarısızlıklarla dolu bu takibi kötü bir kehanet olarak algılamasıyla, hangi dönemi izlediğimiz hakkında ufak ufak göz kırpıyor. Bu sahneler ve takibin son sahnesini oluşturan, kıtanın Avrupalılar tarafından keşfini içeren inanılmaz sekans Mayaların şiddet ve besbelli zeka dolu medeniyetlerinin sonunu izlediğimizi çaktırıyor bize. Bir de açılıştaki alıntı söz var tabi: “Büyük bir uygarlık kendini içten içe yok etmedikçe fethedilemez.” Apocalypto yıkılışı anlatan bir film değil ama bu sözü de göz önüne alırsak, bir devam filmi olsaydı mutlaka yıkılışı anlatacaktı. Kronolojik olarak öyle duruyor.

Mükemmel aksiyon sahneleri, içerdiği yüksek dozda ama etkileyici şiddet, sadece buna bel bağlamayan yani şiddet sömürüsü yapmayan akıllıca senaryo, yanına bir de tarihin en gizemli ve etkileyici medeniyetlerinden biri olan Mayaların anlatılışı eklenince Apocalypto mutlaka izlenmesi gereken epik bir başarıya dönüşüyor. Peşine Terence Mallick’in Amerika’nın keşfini anlatan “The New World”ünü seyretmeyi planlıyorum, zıt tatların yemeklerde yakışması gibi bir uyum yakalayacağımı umarak. Tamamen amatör oyuncular ve hiç duymadığımız bir dille, çok profesyonel bir işe dönüştürülen filmin yönetmeni Mel Gibson’ı takdir etmek lazım. Gerçi filmin tanıtım videolarının arasına, setteki garip kıyafetli adamların yanında delirmiş gibi sırıttığı kareleri dikkatli izlemedikçe görülemeyecek şekilde saklamış olması az biraz deli olduğuyla ilgili dedikoduları çürütmüyor ama yaptığı filmler böyle oldukça benim için hiç sorun değil.

Not: 4.5 / 5