1 Haziran 2008 Pazar

Sex and The City (2008)



Amerikan kanalları ikiye ayrılır ve ücretsiz network kanalları ailelerin topluca izleyebileceği programlar gösterirken, kablolu kanallar ücretli ve sansüre tabi tutulmayan gruptandır Bir kablolu kanal dizisi olarak cüretkarlıkta sınır tanımayan Sex and the City, Amerika'daki televizyon tarihinin en başarılı örneklerinden biriydi. Yayınlandığı 6 sene boyunca seksle ilgili hemen her mevzuya değinmeye çalışmış, bekar kadınlara destek çıkmış ama yine de hep aşk arayışını anlatmış bir hikaye olarak 2004'te tüm cesaretine rağmen oldukça geleneksel bir finalle sona erdi. O zamandan beri konuşulan sinema filmi projesi ise ancak karşımıza çıkıyor. Arada geçen zaman öyküde de geçmiş ve karakterler bıraktığımızdan 4 yıl sonra karşımıza çıkıyorlar. Baş karakter, seks ve ilişkiler hakkında yazan ayakkabı bağımlısı Carrie, 6 yıldır kavga dövüş giden ilişkisini sağlama almış, beğendiği erkeği götürmek için zaman geçirmeyen Samantha genç oyuncu sevgilisiyle monogamik olmuş, hırslı avukat Miranda aile hayatına atılmış, naif romantik Charlotte ise evlatlık bebeği ve kocasıyla mutlu bir hayat yaşıyor. Dizinin finaline “geleneksel” deyişimin bir övgü olmadığını anlamışsınızdır ama yergi de değildi. İnsan ne kadar kabul etmek istemezse istemesin romantik hikayelerin mutlu bitmesine bayılıyor.

Peki, getireceği para haricinde Sex and the City filmi neye yarar. Bir kere vizyondaki romantik komedilerden daha iyi olacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Dizinin yaratıcılarından Michael Patrick King sinema konusunda tecrübeli olmayabilir ama her yerinden klişe akmayan bir öykü yaratacağı garanti gibi bir şey. Ha elbette çok sevdiğim bu diziye yakışır, kaliteli bir finali tercih ederim ben. Sadece dizinin şöhretinden yararlanmayan ama bir sinema filmi olarak da övgüyle anılacak bir film. Tercih ederim diyorum ama maalesef karşıma böyle bir şey çıkmadı. Sex and the City filmi dizinin, özellikle de üçüncü, dördüncü sezonunun tamamen gölgesinde kalan, ancak gitgide uslulaştığı son sezonuyla aşık atabilecek bir film. “Sex and the City” denilen olgudaki tabu yıkan gen bu filmde yok. Filmde kimsenin soyunmamasından da rahatlıkla anlaşılabilir bu.

Birinci sorun: Dizinin kadınlara karşı takındığı bakış açısı filmin alt metininde rezil edilmiş. Karakterler öyle durumlardan geçiyor ve hikaye öyle bir finale gidiyor ki, dizinin temel direği olan özgür ve kendine yeten kadın modeli yerini hayatının en ince ayrıntısı bile erkeklere bağlı olan bir kadın figürüne dönüşüyor. Zaten bütün hikaye Mr. Big ile evlenmeye karar veren Carrie'nin, kendini oldum olası üzmüş sevgilisi tarafından yeniden hayal kırıklığına uğratılması ve hayatının paramparça olmasından ibaret. Film Mr. Big'den o kadar sağlam nefret ettiriyor ki başlarda, izleyici olarak kadının onu unutup mutlu olmasına bütün kalbimizle destek verirken bütün zamanını Carrie'nin nasıl yıkıldığını anlatmaya ayırıyor. Filmin yeni bir karakteri olan Carrie'nin asistanı Louise ise bu yeni bakış açısının bir başka kurbanı. Film mutluluğu sadece ve sadece kalbini kıran erkeğe dönerek bulabilen kadınlarla dolu resmen! Üç tane çok önemli hikaye sadece bunu anlatıyor. Çok ilginçtir ki bu hikayelerden sadece biri inandırıcı, o da karakterlerin en feminist ruhlusu Miranda'yı içereni. Zira kadının gururunu yenmesini gerektiren bir sebep var ortada.

İkinci sorun: Dizi temposu sinema temposuyla aynı şey değildir. Evet, diziyi izlemeyenleri de çekecek bir hikaye koymuşsunuz ortaya. Fakat en önemli karakterleri dakikalarca unutup, sonradan tekrar öyküye katmak iyi bir akıcılık vermiyor. Polanski'nin “Rosemary'nin Bebeği” gibi sürekli bir karakteri izlemiyoruz, 1+3 ana karakter var elimizde. Bu karakterleri ve hikayelerindeki karakterleri homojen dağıtamamışlar filme. Zaten sahne kesmeleri de çok kötü olmuş, sahneler ya olmadık yerlerde sonlanıyor, ya da sonlanınca bitmiş hissi vermiyorlar.

Üçüncü sorun: Gidişattaki sıkıntılara rağmen, herkesin hikayesi güzel bitiyor, Carrie'ninki hariç. O kadar banal ve sıkıcı bir final yazmışlar ki kaç yıllık (zamanında bile iyi bir film değildi) “Kaçak Gelin”i yeniden yapmışlar gibi geldi. Kim inanır Allah aşkına Mr. Big'inki gibi bir hatanın Carrie tarafından affedileceğine? Elinizde Carrie'yle mutlu son yazacak, sevilen bir karakter yok madem, sevilen karakter Mr. Big'i de piç etmeseydiniz. Zaten bir romantik komediler yapar bunu bir de korku filmleri. İşleri özellikle inandırıcı şekilde çözülemeyecek kadar karıştırılar sonra çözüm için orijinal bir şey bulamayıp kimseyi ikna etmeyen bir final yaparlar.

Peki neler güzel? Müzikleri, logosu, görüntü yönetimi, kesinlikle kostüm departmanı, filmdeki 4 kadının yaşlanmış olmalarına rağmen ve bunun ÇOK belli olmasına rağmen bir Hollywood filminde hayattan elini ayağını çekmiş anne rolünden başka bir şey oynamaları, Charlotte'un altına kaçırması, Samantha'nın insanı üzen ama kesinlikle çok gerçekçi olan finali (hadi içiniz rahatlasın kanserle falan alakalı değil), Miranda'nın Steve ile olan ilişkisi, Jennifer Hudson'ın ne tek atımlık kurşun ne de her daim Oscar'lık olmadığını gösteren oyunculuğu, diziyi izlemeyenler için hazırlanan girişi filmin güzel taraflarından. Bir de bu dört kadını yine kolkola, topuklular içinde yürürken görmek güzel. Bakın bunca güzel tarafa rağmen yine bütün yazıyı kusurlar doldurdu. İyi anılan bir işin devamı yapılacaksa daha dikkatli olmak gerekiyor demek ki. Zaten planlanan, ama şu an itibarıyle mükemmel rakamlar gösteren Amerikan gişesi sonuçlarından sonra iyice kesinleşecek devam filmlerinde, daha iyi bir performans bekliyoruz.

Not: 2.5 / 5

1 yorum:

Seven-Hill dedi ki...

dün akşam sinemada izledim. benim hoşuma gitti film. sanki insan bir iki saatliğine başka bir dünyada bulunduğunu zannediyor kendisini. herşey son derece yüzeysel, suni. güzel olanda bu. sex and the city...farklı bir film. ve bence filmdeki sorunlar banal deyil (bizler için olabilir), ama manhattan'da muhtemelen deyildir, Carrie ve Co. için. Filmin sonunda bir happy end...