19 Haziran 2008 Perşembe

Saw (2004)



Saw serisi ilk başladığında bir Cadılar Bayramı geleneğine dönüşeceğini kim bilebilirdi ki? Ben açıkçası bilmiyordum, dolayısıyla izlemedim de zamanında. Geçenlerde televizyonda ikinci filmi yarım yamalak da olsa izleyince bu festival vasıtasıyla ilkine bir göz atayım dedim. Ne de olsa sansasyondan bahsediyorsak modern korku sinemasına en çok yol veren iki filmden biri bu. Diğeri Blair Witch Project idi elbette. Bu arada lafı açılmışken söyleyeyim, ben çok severim Blair Witch Project’i ve maalesef o filmin açtığı patika çabucak kapanırken, ondan çok daha az iyi olan bu filmin takipçisi çok oldu. Biri izlediğimizin ne kadar gerçek olduğunu sorgulatırken diğeri şiddetin ve çaresizliğin dozunu coşturuyordu.

Film hakkında çok uzun yazmayacağım zira yazacak çok film var ancak Saw’un hayranının çok olduğunu biliyorum. Bu yüzden çok sevmesem de tamamen göz ardı edemedim. Şu bir gerçek ki filmi kendim keşfetmiş olsam ve çoktan bir fenomene dönüşmemiş olsa çok daha fazla sevecektim. Fakat bütün dünya ne kadar kan ve şiddet içerdiğinden bahsedip kendinden geçerken ben çok sempati duyamıyorum. Film ticari olarak başarılı olabilir ancak sanatsal olarak ilk eksiği çok övülen senaryosundan geliyor. Ben açıkçası bu filmdeki oyunları denildiği kadar karmaşık ve zekice bulmadım. Çeneyi yaran cihaz görsel bir sembole dönüşmeyi hak etse de rahatlıkla akla gelecek bir buluş, duvarda şifreyi mumla arayan arkadaşın üzerinin yanıcı maddeyle kaplı olması çok basit, “kalbini takip et” şifresinin sifonun üzerindeki kalbi işaret etmesi de çok sıradandı. Oyunculukların çekilirken küçük bütçeli herhangi bir korku filmi olan bu film için oldukça başarılı olduğunu şaşkınlıkla fark ederken, oyunların peşindeki zihnin ne kadar az karizmatik olduğunu da aynı şaşkınlıkla karşıladım. Finaldeki gerçek katil şaşırtmacasını tahmin edemediğimi kabul edeyim ama beni şoka soktuğunu söyleyemem. Biraz fazla çabucak anlatıp geçtiklerinden dolayı olabilir.



Filmin güzel taraflarından biri geri dönüşlerle ve farklı farklı karakterlerle zenginleştirilen ve karmaşıklaştırılan kurgusuydu. İçerdiği oyunlar çok zekice olmayabilir ama en azından bizi aptal yerine koymuyordu demek ki. Bir de girip çıkan karakter çok olunca aniden ölen karakter sayısı da çok oldu, bunun filmin etkileyiciliğine başka hiçbir unsurunun yapmadığı kadar fayda sağladığını söyleyebilirim.

Filmin casting direktörünün bu iş biter bitmez Lost dizisiyle çalışmaya başladığını söyleyebiliriz heralde. Filmdeki iki karakter, Lost’un ikinci sezonu ve sonrasında diziye dahil oldular. Üstelik bunlardan biri çok önemli bir karakter olan Benjamin Linus idi. Bu filmde ufak da olsa 2. filmde büyüyen rolüyle Dina Meyer’ı daha fazla projede ve bence çok yakışacağı Lost’da görmek istiyorum. Bilimkurgu şahaneleri “Johnny Mnemonic” ve “Starship Troopers”da tanıyıp Denise Richards’dan katlarca fazla sevdiğimiz bu kadın bariz harcanıyor bence. Gerçi bu vakitten sonra Hollywood’un A-listesine girmesi zor iş.



Sonuç olarak Saw, Hostel gibi serilere ve adını duyuramadan kaybolan bir çok şiddet çılgını filme ilham kaynağı oldu ve korku sinemasında kötü olmayan bir seriye dönüştü. Eleştirmenlerin neden yüz vermediğini anlamak hiç zor değil, çünkü daha çok seyirci dostu olan, büyük gizemlerdense, bilmeceli ufak akıl oyunlarıyla etkileyen bir film. Benim favori korkularımın arasına girmesi mümkün değil ancak bu denli başarılı olmuş ve türünde küçük ya da büyük bir devrim yapmış filmi festivalimde ağırlamaktan gurur duydum. Eminim onlar da katılmaktan gurur duymuşlardır.

Not: 2.5 / 5

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Lan gerizekalı madem oyunları beğenmedin çok zekisin daha iyilerini sen yapsana insan zaten bulunan birşeye hemen kolay der götoş it şerfesiz

lecterhouse dedi ki...

komedi bloguna çevirmeyelim burayı sevgili adsız.