6 Haziran 2008 Cuma

Spring, Summer, Fall, Winter.. and Spring (2003)



Kim Ki-duk'un dünya çapında meşhur olan minimalist ve durgun stilinin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış.. ve İlkbahar” gölün ortasında tek başına varolan bir Budist tapınağında geçen bir öğretmen-öğrenci öyküsü veya daha doğrusu “çevrim”i. Filmin isminden de anlaşılacağı üzere, tıpkı her daim dönen ve aynı çevrimi tamamlayan mevsimler gibi hikaye de (aynı yılın olmasa da) 4 mevsimi anlatıp sonra çemberi kapatıp tekrar başa dönüyor. “Usta”nın çocuk yaştaki öğrencisiyle beraber tapınaktaki yaşantısını anlatarak başlayan film (filmin İlkbahar dönemine denk geliyor) oldukça sade, tahmin edilebilir fakat etkileyici bir açılış yapıyor. Tapınağın kurulu olduğu gölü ufak botuyla aşıp etrafı keşfeden çocuk öğrencinin hayvanlara taş bağlayarak ettiği eziyeti, hocası birebir çocuğa yaşattırıyor. Sırtındaki taşla eziyet ettiği hayvanları kurtarmaya çalışan çocuğa hocasının ettiği bir söz var: “Eğer o hayvanların biri ölmüşse bu taşı sonsuza kadar kalbinde taşıyacaksın”. Nitekim hayvanlarla ilgili bu öykü 20 dakikalık ilk kısımda bitiyor ancak çocuğun kalbinde taşıdığı o ağır taşı hatırlıyoruz film boyunca. Doğu öğretisinin doğduğu yerin coğrafi koşullarının sertliğinin öğretiye yansıdığını hatırlatmak gerekiyor burada. Hocanın davranışlarının çoğu bu sayede rahatlıkla açıklanabilir.


İkinci kısımda öğrenci artık genç bir delikanlı ve amansız hastalığına çare arayan bir kızı misafir ediyor tapınak. Hikaye aşık olmak hakkında olup, yaz dönemine denk gelse de, sık sık yapan yağmurlar yönetmenin mevsimleri klişe bir şekilde kullanmadığının göstergesi. Açıkça o dönemin gerçekten yaz olduğunu bile düşünmüyorum ancak çemberin içinde ancak yaz mevsimiyle açıklanabilecek bir dönem izliyoruz: gençlik ve aşık olma dönemi. Misafir olan kıza içgüdüsel olarak cinsel yaklaşımlarda bulunup sık sık şamarı yese de genç öğrenci sonunda kızı elde ediyor. Filmin budist bir öykü olduğunu ve aşık olmayı farklı bir şekilde anlattığını unutmamak lazım tabi. Kıza gitgide bağlanan öğrenci, sonunda ayrılık vakti geldiğinde sadece sahiplenme dürtüsünün harekete geçtiğini anlayamayacak kadar kendini kaptırmış durumda. Hocanın burda harekete geçeceğini öngördüğü diğer içgüdü gerçekten de kendini gösteriyor ve hikayenin üçüncü kısmına geçiyoruz.


Üçüncü kısım (Masumiyet ve Aşk kısımlarından sonra) Kötülük kısmı diye tabir edilmiş ve hakikaten de böyle açıklanabilir. Aşkının peşine giderken hocasının odasındaki Buda heykelini alıp kaçmış olan öğrenci yıllar sonra bir delilik anında karısını öldürmüş olarak geri döner fakat siniri geçmiş değildir. Elindeki bıçağı kendini kaybedip peşpeşe oturdukları yere saplayacak kadar kızgındır hala. Doğu felsefesine göre mutsuzluğun kendimizi düşünmekten geldiği anlatılıyor burda, hoca öğrencisine uzun ve yorucu fiziksel bir iş verince çocuk, çabaladığı saatler boyunca kalbinden öfkeyi söküp atmayı öğreniyor ve fiziksel bedeni yere serilene kadar da vazgeçmiyor çalışmaktan. Aslında aşkın anlatıldığı kısım filmin en sevdiğim kısmıydı ancak bu bölümde senaryoda öyle güzel, iç açıcı anlar var ki anmadan geçemeyeceğim. Tutuklamak için gelen kanun adamlarının, öğrencinin işi bitene kadar beklemesi ve çabaladığı süre boyunca peşine düştükleri kişi olmasına rağmen ona şefkat göstermeleri, ruhundaki öfkeyi yenme sürecinde ona destek olmaları ve finalde tutuklanırken o kızgın adamdan eser kalmaması, kelepçeye ihtiyaç bile duyulmaması çok öğreticiydi. Günümüz dünyasının belki de ezberleyene kadar izlemesi gereken bir yarım saatti bu bölüm.


Kışa denk gelen aydınlanma kısmında ise artık ölmüş olan hocanın buzlar içinde kalmış olan tapınağına geri döner öğrenci (Burada yönetmenin kendisi canlandırıyor karakteri). İşi kendisi devralacaktır. Tamamen sakinleşmiş ve huzura ermiş gibi görünmektedir. Donmuş olan gölü, evi, düzene sokar, sırtında yine bir taşla (kalbindeki taştan bahsetmiştim) gölü çevreleyen sert kayalıklara tırmanır (zor coğrafi koşullardan da bahsetmiştim) ve meditasyona başlar. Yanında getirdiği Buda heykelini orda bırakarak döner. Bu sırada tapınağa yüzü örtülü bir kadın ziyaretçi gelir. Bebeğini burada bırakır ve uzaklaşabildiği kadar uzaklaşır. Tekrar ilkbahar dönemine geldiğimizde bu bebek hocanın öğrencisi olmuştur. Gölü ve etrafındaki doğayı keşfederken bir kaplumbağaya eziyet ettiğini görürüz. Hoca, tıpkı zamanında kendi hocasının kendisini izlediği gibi sessizce izlemektedir.


Filmin yaz döneminde bir horoz, sonbahar döneminde bir kedi ve tüm dönemlerde yılanları göstermesi de boşuna değil. Özellikle hocayla ilgili kısımlarda çokça karşımıza çıkan yılan felsefede aklı, seçim yapabilme yetkisini simgeler. Hocanın çocuğu daha masum olduğu zamanlarda yılana karşı uyarması da, çocuğun bağladığı taşla yılanın ölümüne sebep olması da boşuna değildir. Nitekim film bu ve buna benzer motiflerle, metaforlarla dolup taşıyor. Uzakdoğunun ve filmin vatanı olan Kore'nin sembolizmi burada yazmakla bitmez. Ancak bir Budist fabl'ı olarak tanıtılan filmin çok etkileyici ve öğretici olduğunu, ne kadar derine giderseniz yine de altında boşluk bulamayacağınız bir film olduğunu söyleyebilirim. Kim Ki-duk'un her zaman iyi iş çıkardığı film müziklerinin yanında şahane görselliği için bile izlenebilir. Günümüzde huzurlu olmak çok zor ulaşılan bir hedef. Bir film sizi buna yaklaştırıyorsa bence izlenmek için bir şansı hakediyor demektir.


Not: 4.5 / 5


Hiç yorum yok: