21 Haziran 2008 Cumartesi

Ken Park (2002)



İçerdiği cinsellikle tartışma yaratan filmler izle izle bitmedi. Fazla şiddet ve kan içeren filmler genelde 2 saati aştıklarından önceliği bunlara verdim sanırım. Ken Park yıllar önce festivallerimizde gösterilmiş, şimdi de DVD raflarında rastlayabileceğiniz bir film. “Kızkardeşim” gibi yine ergenlerin cinsel dünyalarına yöneldiği için dünya çapında tepki toplaması şaşırtıcı değil. Film ismini daha ilk dakikalarında kendini öldüren bir gençten alıyor. Daha sonra anlatıcı olarak ilk sırayı hem kız arkadaşını hem de annesini götüren Shawn alıyor ve babasının nefret ettiği Claude’a, büyük annesi ve büyük babasıyla yaşayan, tam bir rahatsız Tate’e devrediyor. Ken Park’ı çok da iyi tanımayan bir tayfanın üyelerini sırayla izliyoruz film boyunca.

Benim en sevdiğim öykü Tate’inki oldu. Bayan tenis oyuncularının çıkardığı inlemelerden ve kendini boğmaktan tahrik olan bu çocuğun sürekli hile yapan büyükbabası ve özeline saygı göstermeyen büyük annesiyle sorunları vardı. Öyküler arasında en aşırısı, inanması en zoru bu olsa da izlemesi en keyifli olan buydu bence. Bunda rolünü gayet iyi yapan yaşlı çiftin payı büyük.



Başrol diye niteleyebileceğimiz Shawn, kız arkadaşının annesiyle yatarken, kendini bu kadının kocasıyla kıyaslıyordu. Açıkçası filmlerde gördüğüm en güzel vücutlardan birine sahip olan annenin kendini kızıyla kıyaslaması daha ilginçti bence. Kocasının dönen dümeni ufak ufak fark ettiğini anladığımız yemek sahnesi, kızın ve annenin masaya koyduklarının beğenilmesine dayan sağlam metaforlarla dolu bir sahneye dönüşüyordu.

Ölen karısının acısını halen atlatamamış dindar baba ve kızı Peaches’ın hikayesiyse cinsel ayrıntılardan cok dinsel ayrıntılarıyla dikkat çekiyordu. Babanın da, kızını bir çocukla yatakta basmasının da pek orijinal tarafı yoktu aslında. Sonra bir şekilde işi dinin kitabına uydurmak ve kızın temize çıkmasını sağlamak için kendi evlendi kızıyla. Bence sonrasında görmediğimiz herifin delirdiğini gösteriyordu bu sahne. Zaten filmde normal baba yok gibi.



Babalardan bahsetmişken, en sorunlu öykü Claude’undu. Sıska, punk-vari olduğu için sarhoş babasından sürekli azar işiten bu çocuk filmin en sempatik karakteriydi belki de. Sert görünmeye çalışmasına rağmen, muhtemelen ilgi duyduğu arkadaşıyla telefonda konuştuktan sonra, verdiği yanıtlara Amerika’da çok güvenilen Magic 8 topunu kullanıp, “Yes, definetely” cevabına sevinişi şirindi. Arkadaşlarıyla uyuşturucu çekerken bir çocuğun, Masumiyet’ten Haluk Bilginer’inkine benzeyen monoloğu ise beni aldı götürdü diyebilirim. Babaların ne kadar pislik olurlarsa olsun gidince özlendiğini anlatan bu monolog geleneksel ana fikrine rağmen, bu tartışmalı filmin içine çok güzel yerleşmişti. Gerçi sonra babasının taciz durumu işin içine girince biraz etkisiz kalmış olabilir. Burada yönetmen anlayamadığım tercihlerinden birini yapmıştı ayrıca. İşeyen bir adamın (ç)işi yapan organına neden zoom yaptı çözemedim. Bu tip bağlantısız sahneler böyle filmlerin samimiyetine ve bir manası olduğuna inanmak istediğimiz cesaretine biraz gölge düşürüyor.



Film X kuşağının peşine gelen fakat onlar kadar karanlık olmayan günümüz gençlerinin dünyasına sağlam bir bakış atmış, bunu söyleyebilirim. Epeydir kötü bir film hakkında yazmayınca yine övmek bıktırıcı geliyor olabilir ama hakkını vermek lazım. Belki tamamen sanatsal değil ama %80’i anlamlı bir film, %20’si cinsel sömürü diyebiliriz. Finalde filmin başlangıcına attığı pası da beğendim. Zaten tarzına uygun olarak gençlerin dahil olduğu bir üçlüyle bitti. Filmdeki onca cinsellikle alakasız veya cinselliğin abartılı yorumlanmasıyla alakalı kaosun yanında çokça masum kaldığını fark edebiliyordunuz bu kendi halindeki grup sahnesinin. Zaten yapıtın amacı da buydu sanırım.

Not: 4 / 5