21 Haziran 2008 Cumartesi

Interview With The Vampire: The Vampire Chronicles (1994)



Vampirle Görüşme zamanında annemin bana yasakladığı nadir filmlerdendi, dolasıyla tartışmalı bir film olduğuna şüphe yok. Aslına bakarsanız vampir filmlerine genel olarak karşıydılar ama şimdi o mevzulara girmeyelim. Yıllardır erteleye erteleye bu festivale nasipmiş izlemek. Ayrıca bir özelliği de var çünkü festivalde gösterilen çoğu filmi temin eden, en büyük ve tek sponsorum Cihan Özatağ’ın da çok sevdiği bir film. Kendisiyle film hakkındaki hayranlığını paylaşamayacağım belki ama düzgün bir film olduğu kesin. Hiçbir şeyi için olmasa cesareti için takdir etmek gerekiyor.



Film, bugün de büyük birer yıldız olsalar da zamanında her kızı peşine koşturan Tom Cruise ve Brad Pitt ikilisini, yanlarına da Antonio Banderas’ı başrole taşıyor. Böyle kadro her filmde bulunmaz. Gerçi hepsi uzun saçları ve soluk benizleriyle normaldeki çekici hallerinden çok uzaktalar ama karizmaları yetiyor. Tom Cruise yine maalesef, insanı kıl eden sık sık abartılı kahkahalarla şenlendirdiği oyunculuğunu sergiliyor. Adamın performansını Kubrick bile düzeltemedi, onun yerine filminin tümünü kötü oyunculukla doldurdu. Cruise son zamanlarda kafayı sıyırdı zaten, gürültülü, psikolojik sıkıntı izlenimi veren kahkahaları gerçek hayatına da bulaştı. Filmin asıl erkek başrolü Brad Pitt, bembeyaz teni ve uzun saçlarıyla şaşırtıcı derecede Angelina Jolie’ye benziyor. Antonio Banderas ise şiddetle Sex And The City dizisinde Samantha’nın lezbiyen sevgilisini canlandıran hatunu andırıyor. Filmin asıl starı ise, bu filmden sonra asla bu kadar iyi bir oyunculuk sergilemediğini fark ettiğim Kirsten Dunst oldu. Hikayedeki kana susamış, şımarık, çocuk vampiri öyle başarılı canlandırıyor ki kesinlikle yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adayı olmalıydı. Film Brad Pitt’in yeteneğini kanıtladığı ilk filmlerden biri olabilir ancak Kirsten Dunst’ın gölgesinde kalmaktan kurtulamıyor. Üstelik vampirler ebediyen yaşadığı için 30 küsür yaşına gelse de bedeni halen çocuk kalınca yaşadığı sıkıntıyı çok güzel yansıtıyor Dunst. Son derece trajik finali ise karaktere duyduğunuz sevgiyi körüklüyor. Bir vampir de olsa..



Tıpkı Brad Pitt’in çok sevilen diğer filmi Fight Club gibi filmin erkek dünyasıyla ilgili farklı yaklaşımları var. Bir kere Tom Cruise’u Pitt’in boynundan kan emerken, birbirlerine histerik hallerde yaklaşırlarken göstermek, bence o denli büyük starlarla, o zaman için, bugün Brokeback Mountain’ı çekmek kadar cesur bir iş. Lestat ve Louis’in usta-çırak ilişkisi de aynı derecede ilgi çekici. Brad Pitt’in burada saf acemi rolündeyken, Fight Club’da cesur ve vahşi öğretmene dönüşmesi de ilginç ayrıntılardan.



Hikayenin en etkileyici unsurlarından biri 200 yıldan uzun bir süreye yayılmış olmasıydı. Başta, 1700’lerin sonunda Louis’in vampire dönüşmesini izlerken finalde San Fransisco köprüsünde son hızla giden arabalar görüyoruz. Bir türlü yok olmak bilmeyen Lestat yüzünden biraz ziyan oluyor gerçi finali; kaderi filmin ortalarındaki gibi kalsaydı çok daha vurucu bir “günlükler” filmi olabilirdi. Zaten filmin tam ismi “Vampir Günlükleri” ibaresini de içeriyor. Klişe vampir gerçekleriyle günümüze kadar çok oynandı belki ama bu film bunun öncülerinden. Haç, sarımsak muhabbetleri daha en başta reddediliyor.

Başta söylediğim gibi kesinlike düzgün bir film Vampirle Görüşme. Cruise’un gıcık oyunu, Louis ve çocuk vampir Claudia’nın seyahatleri sonrası biraz sıkıcılaşması ve Louis’in karakterinin tıpkı bedeni gibi film boyunca neredeyse hiç değişmemesi de olmasa (sürekli yakınıyor) çok daha fazla severdim. Bu filmden sonra 50 ayrı türle birleşip (macera, korku, komedi, erotik) farklı örnekler veren vampir sineması içinde bu film rahatlıkla bir kilometre taşı sayılabilir. Tüm sinema tarihi içinde bakınca ise, görkemli setler, çekici bir kadro ve sarkmadan kotarılmış büyük bütçeli bir film görüyorum ben. Beni bu kadar etkiledi. Günümüzde çok sık anılmadığına göre karakterleri kadar ebedi değil demek ki.

Not: 3.5 / 5

Hiç yorum yok: