24 Haziran 2008 Salı

The Happening (2008)



Shyamalan, takip etme fırsatı yakaladıklarım arasında kazandığı güveni en çabuk çar çur eden yönetmenlerden biri oldu. Altıncı His filmiyle çılgın bir başarı yakalayan yönetmen, bazılarına göre çıtayı daha da yükselterek ikinci filmi “Unbreakable”ı çekti. Bunun peşine gelen “Signs”dan sonra genel olarak düşüşü başladı diyebiliriz. Bana kalırsa “Köy” de oldukça güzel bir filmdi, kısmen hayal kırıklığı yaşadığım İşaretler’e kıyasla bir düşüş teşkil etmiyordu. Fakat ne olduysa bu filmden sonra oldu. Aklı başında herhangi bir yönetmenin nasıl çektiğini veya aklı başında bir sinema izleyicisinin nasıl seveceğini anlamadığım, egoist, geveze, bildiğin saçma bir film olan “Sudaki Kız”ı çekti. Üstelik oldukça büyük ümitler bağlamıştım bu filme ben. Yönetmenin kendini beğenmişliğinin zirveye çıktığı film kariyeri açısından bir dip noktayı temsil ediyordu ve gişede de yaşadığı başarısızlıklar kendine bir çeki düzen vermesini gerektirdi. Bu sebeple yeni filminde ne rol aldı, ne de imzası olan sürpriz finallerden kullandı. “Sudaki Kız”daki oyunculuğunu ve mütevazice kendine biçtiği Dünyayı Kurtaran Adam rolünü göz önüne alırsak doğru bir karar.



Scorsese’nin The Departed’ında bir şekilde becerip Oscar adayı olan Mark Wahlberg geçti projenin başrolüne. Shyamalan hiçbir zaman iyi bir oyuncu yönetmeni olmamıştır, Altıncı His’te Haley Joel Osment’ın bütün başarısını kendi yeteneğine bağlıyorum. Bu sebepten dolayı filmlerinde çok kez kötü oyunculukla karşılaştık yönetmenin ama hiçbiri Wahlberg’ün filmin hiçbir sahnesinde kurtulamadığımız şaşırtıcı derecede başarısız oyunuyla kıyaslanamaz bile. O kadar başarısız tonlamaları, mimikleri vardı ki filmde oynayacağından çekim anında haberi olmuş gibi bir his veriyordu. Wahlberg kadar ekran süresi yakalayan Zooey Deschanel kurtarıyordu en azından durumu. Çok çok sevdiğim “The Good Girl” filminde Jennifer Aniston’ın çalıştığı marketteki hafiften kaçık kasiyer rolünde çok sevmiştim bu kızı ben. Bu filmde gördüm ki perdeye hakikaten yakışıyor ve yeteneği de sağlam.



Film insanlığın üzerine bir anda çullanan bir tehlikeyi, aniden gelen bir hipnoz durumunu ve peşine gelen toplu cinayetleri anlatıyor. Amerika’nın kuzeydoğu şeridini saran dalganın ne olduğu anlaşılana kadar can kaybı arttıkça artıyor, biz de Elliot ve sorunlar yaşadığı karısının, Elliot’ın yeğeniyle beraber kaçışını izliyoruz. Shyamalan’ın çok sevdiği iki konudan biri olan iletişimsizlik gördüğümüz bütün metaforların temelini oluşturuyor. Diğer konu olan kader-tesadüf çekişmesini son filminde mahvettiği için bu filmde bulaşmamış. Aslına bakarsanız çoğu eleştirmenin nefret edeceği geleneksel bir yanı da var filmin. Tehlike geçti sandığımızda sorunlu çiftin aldığı ilk haber ne olabilir dersiniz? Elbette hamilelik. Bunun yanında, filmin olmayan sürprizlerini öğrenmek istemeyenler okumasın ama insanların sürüklendiği yalnızlık yüzünden cezalandırılışını görüyoruz filmde: Bitkiler tarafından.. Biliyorum şaka gibi ama ben yazmadım, Shyamalan yazdı. Filmin daha başlarında ortaya atılan ve hiçbir sürprize girmeden sadece kanıtlanışını izlediğimiz garip teoriyi işlediği için kızmıyorum Shyamalan’a ama yine kendini fazlaca ciddiye alan bir konu seçmiş. Filmde o kadar fazla “Aslında bitkiler bunu da yapabilir.., “Aslında bitkiler şunu da yapabilir..” lafı var ki sıkıyor insanı. Wahlberg’ün plastik bir bitkiyle uzlaşmaya çalıştığı sahne haricinde mizaha vurmuyor işi yönetmen, bu sahne de oyunculuk yüzünden heba oluyor zaten.



Filmi günümüz insanının tekilleşmesine ve kimseyle iletişim kurmamasına, kimseyle beraber olmamasına karşı bir uyarı olarak okumak gayet mümkün. Öyle ki bitkiler en büyük nüfus gruplarından başlayıp, sırayla daha küçük grupları hedef alırken ve bu yüzden insanlar grup halinde, dayanışma halinde kaçamazken, üstünde iyi manada kocaman “Bunu hak ediyorsunuz!” yazan bir reklam tabelasının önünden geçiyorlar. Filmin, yarattığımız kirliliğin, küresel ısınmanın bizi mahvedeceğini anlatmadığını vurgulamak için de oldukça çaba gösterilmiş. Bu da filmin başlangıcında hızla yokolduğunu öğrendiğimiz bal arıları tartışılırken yapılıyor. Yokolurlarsa insanoğlunun da 4 yıl içinde yokolacağını Einstein’ın belirttiği bal arıları bu sahneden başka bir sahnede işe yaramıyorlar maalesef, acemice kullanılmış bir hikaye anlatma aracı olarak kalıyorlar. Benim bu sorunu çözen çok sağlam bir tezim var. Arıların yokoluşunun bitkilerin tozlaşmasını engellemesiyle başlıyor bu kıyamet teorisi. Bence arılar yok olduğu için çiftleşemeyen bitkiler azıp kudurup insanlara saldırıyorlar filmde. Yani mesele bitkilerin azgınlığı. Bu şekilde arılar meselesinin filmin geri kalanında da bir önemi oluyor. Gördüğünüz gibi yazarınız kafa yoruyor filmi doğru anlayın diye!



Sonuç olarak film garip bir teoriyi belki eli yüzü düzgün bir şekilde işliyor ama teori ciddiye alınabilme sınırını biraz aşıyor. Yönetmen de işi espriye vurmayınca filmin puanı kırılmış oluyor. Ben bu filmi herhangi bir yönetmenden izlemiş olsam çok sorun etmezdim ama bu yönetmen için tehlike çanları çoktan çalmaya başlamıştı. Özetlemek gerekirse “The Happening”, Shyamalan’ın “Sudaki Kız”la vurduğu dip noktasının yukarılarında bir yerde duruyor ama filmografisi için hiç de umut verici bir iş değil.

Not: 2 / 5

Hiç yorum yok: