17 Haziran 2008 Salı

The Doom Generation (1995)



Bu sene “Sansasyon!” temasıyla hazırladığım 3. Fatih Melek Film Festivali’nde izlediğim ikinci film doğru bir tercihle “The Doom Generation” oldu. Gregg Araki’nin X kuşağını anlattığı üçlemesinin bir parçası olan film kafaları sürekli iyi olsa da birbirini seven 18 yaşında bir çift ile yollarına çıkan serseri ruhlu bir adam olan X’i anlatıyor. Daha filmin girişinde havaya girmemiz için bir sürü “fuck!” duyuyoruz. Küt siyah saçlı kadın karakter Amy Blue’yu şaşırtıcı bir şekilde Christina Ricci oynamıyor. Belki çok gençti o zamanlar. Rose McGowan role oldukça iyi gitmiş, Geçen senenin Planet Terror’ünden önce pek salladığım bir hatun değildi ancak tek yeteneğinin güzel gözükmek olmadığını anlamış olduk. Neyse, sevgilisi rolünde Keanu Reeves’in ezik kuzeni gibi gözüken James Duval var. Oyunculuğu bile Reeves’i andırıyor bu arkadaşın fakat kendinde olmayan bir adamı oynadığına göre başarılı bir oyunculuk diyebiliriz. Serseri tip rolünde ise yönetmenin fetiş oyuncularından Johnathon Schaech var. Kendisi, jenerikte “A Heteresexual Movie by Gregg Araki” diye tanıtılan filmin biseksüel yangın çıkışı diye özetlenebilir. Gregg Araki’nin eşcinsel meselelerden tamamıyle uzak durmayacağını tahmin edebilirdik zaten. Bu arkadaşın ve ezik sevgilinin suratları film boyunca birbirlerine 5 mm uzaklıkta.

Aynı çekimin daha güçlüsü henüz birbirlerine katlanamazken Amy ve X arasında da hissediliyor, sevişip rahatlıyorlar sonrasında. Fakat filmi “Teenage Apocalypse” diye adlandırılmış (Gençlik Kıyameti) bir üçlemenin parçası yapan asıl hikaye bu üçlü ilişki değil; yol boyunca kısmen nefs-i müdaafa sayılabilecek cinayetler işlemeleri. Film boyunca satın aldıkları her şey 6,66 dolar tutunca ve başlarda paraları yetmeyince filmin dünyasında esnafların gençlere tüfek tutması normal sayılıyor bir şekilde. Serseri X ise geçmiş tecrübelerinin de katkısıyla sırasıyla temizliyor hepsini. Aslında peşine gelen cinayetler filmin önemli bir yan hikayesiyle ilgili. Yol boyunca bir sürü insan Amy’e yaklaşıp “Ben bilmemkimim. Hatırladın mı?” diye soruyor, Amy’den “S*ktir git, karıştırıyorsun.” şeklinde yanıt alınca kızı öldürmeye karar veriyorlar. Yol boyunca bir sürü cinayet de bu sebepten dolayı işleniyor. Sonra 666 numaralı otel odasında kalıyorlar, FBI’dan öğreniyoruz ki kızın Amerikan ÖSS’sinden aldığı puan 666’ymış falan. Özellikle bu herkesin Amy’i tanıması durumu her seyirci tarafından farklı yorumlanabilir. Bu tip kayıp gençlerin zannettiğimizden daha mı yaygın olduğunu, yoksa kızın geçmişte bir sürü insanı yaraladığını fakat hatırlayacak kadar umursamadığını mı anlatmaya çalışıyor emin olamayız. Heralde ikincisini seçip, sonra 666’yı kızın kendisiyle ilişkilendirmek, bu üçlü ilişkide zaten erkek sevgili ve X’i sürekli birbirine yanaştırırken bir de kızı şeytan ilan etmek biraz basit olurdu heralde.

Filmin çok eğlenceli taraflarından bir tanesi her yerde karşımıza çıkan pankartlar. “Kayıp ruhun için dua et.”, “Biz 911’i aramayız.”, “Hırsızlık yapanlar idam edilecektir.” gibi bir sürü tatlı pankartın yanında her set tasarımında mutlaka alakalı kelimeler arka fonda kocaman yazıyorlar. Bunlar filmde kullanılan yazılı iletişimin tek örnekleri değil. Filmin bitiş jeneriğinde yönetmen annesine babasına “special thanks” gönderirken, filmde kızının oynamasına izin vermeyen bir anneye de “no thanks” gönderiyor. Buna kendisine inancı olmayanları da dahil etmiş. Sonrasında ise filmi izinsiz kullanırsak hukuki işlem yapılacağını ayrıca öldürüleceğimizi söylüyor. Filmin son saniyesine kadar tavır bozulmuyor anlayacağınız. Son saniyeler demişken filmin sonunda Amerikan faşistlerin sahneye çıkmasıyla yapılan final tam anlamıyla sarsıcı. Filmin karanlık tonu orada en ciddi havasına bürünüyor. Fakat oldukça etkileyici çekilmiş de olsa filmin meselesi orası değil, karakterlerin o travmatik anlardan sonra ne yaptığı. DVD’nin arkasında bile yazıyor ama hiçbir şeyi umursamayan bir kuşak sadece Doritos yeyip gaza basar değil mi? Öyle de oluyor.

Ben bu tip X-kuşağı filmlerini çok sevdiğim için belki “The Doom Generation”a biraz kıyak geçebilirim. Bence Araki’nin filmi kendi filmografisi içinde de sinema tarihi içinde de değerli bir iş. Atmosferik kadrajları ve müzikleri, inanılmaz cesaret isteyen sahneleri ve gerçekliği takmayıp, eğlenceli olmayı hedefleyen orijinal tavrıyla (kesildikten sonra konuşan kafalar, oyun salonunda kılıç düellosu, televizyondaki spikerin eşcinselleri tehlikeli bir tarikat olarak betimlemesi gibi) belki ciddi sinema eleştirmenlerinin favorisi olmayacak ama ben ve yaşıtım sinemaseverler için tam bir klasik. Araki beni şu ana kadar hiç hayal kırıklığına uğratmamış, gözüm kapalı güvenebileceğim bir yönetmendi. Bu filmin de bu güveni sadece arttırdığını söyleyebilirim.

Not: 5 / 5

Hiç yorum yok: