30 Haziran 2008 Pazartesi

Sezen Aksu - Deniz Yıldızı



Sezen Aksu, 2005’te Bahane adlı albümünü yaptığında yıllardır bir türlü tatmin edemediği ülkemiz dinleyicisini vurmayı başarmıştı. Deli Kızın Türküsü ile herkesi memnun eden pop yapmayı bıraktığından beri devam eden bir sürecin sonuydu o albüm. Gerçi arada Tutuklu şarkısıyla kısa bir nefes aldırmıştı ama etnik özellikler taşıyan müziği tercih ettiği her albümünde belli oluyordu. Dediğim gibi, ta ki Bahane’ye kadar. Bahane albümü, mükemmel üç şarkıyla açılıyor, sonrasında arabesk üzerine kurulmuş tempolu parçalarla ve biraz fabrikasyon duran şarkılarla devam ediyordu. Anlayabildiğiniz gibi beni pek mutlu etmemişti. Sezen Aksu aşkımın çok küçüklükte kaldığı doğru ama halen daha güzel şarkılar yapmasını ve bunları dinlemeyi isterim.

3 sene sonra tamamladığı yeni albümü Deniz Yıldızı, Minik Serçe’nin şu aralar medyada gördüğü mükemmel ilginin aksine şüphesiz Bahane öncesi dönemine ait bir albüm. O kadar anti-popüler ki hakkında sayfalarca yazılabilir. Müzik dinleyicimiz bunun farkına varamadan, Yanmışım Sönmüşüm Ben, İkili Delilik, Gidemem gibi parçalar içerdiği zannedecektir ama albümde neredeyse Işık Doğudan Yükselir kadar müzik çeşitliliği var. Bu sefer sadece Anadolu ezgilerinden değil tango, vals gibi batı müziklerinden de çeşitlemiş Aksu.

Albümün aşırı doz kişiselliği ise ayrı bir mevzu. Sezen Aksu’nun Onno Tunç hakkında nasıl hassas olduğu, hiç adeti olmadığı halde, Tunç’un pek hoş şekilde anılmadığı bir televizyon programına canlı bağlantı yapmasıyla gözler önüne serilmişti zaten. Yine Onno Tunç’un anısına yaptığı “Düş Bahçeleri” albümü ve içinde yer aldığı “Onno Tunç Şarkıları” albümü bu bağlılığın delillerinden. Fakat hiçbir zaman Sezen, Onno’ya bu albümde seslendiği kadar bariz seslenmemişti. Yol Arkadaşım şarkısı ve peşine dinlediğimiz, enstrümantal Onno Tunç bestesi “On Ay”, Sezen’in gerçek hayatında Tunç ile edemediği bir sohbeti müzik üzerinden ettiği iki şarkı. Peşine gelen “Hala Haber Bekliyorum Senden” de aynı kişi hakkında yazılmış, üstelik bu iki şarkıdan biraz daha etkileyici. “Bu şarkılar şifa duaları derken” kesinlikle abartmıyor. Atlamış olmayalım açılış şarkısı Deniz Yıldızı’nın yeni doğmuş yeğenine yazılmış çok güzel sözleri var. Sezen burada, doğurduğu ve doğurmadığı çocuklarından da bahsediyor, şimdi müzisyen olarak gördüğümüz onlarca öğrencisini kastederek muhtemelen. Fakat bu şarkının melodisine alışmak biraz zor. Tiz notalarda zorlanan sesi de pozitif etki yapmıyor.

Albümün en olmamış ve garip bir şekilde en samimiyetsiz gelen şarkıları, en acı iki konuya parmak basan şarkıları: Hrant Dink için yazılan “Güvercin” ve Mehmetçik’e yazılmış “Memet”. Sırf değindikleri konu yüzünden bile bir hissiyat taşıması gerekirdi ama ben hissedemedim. Güvercin’in sözleri üzerinde pek uğraşılmamış gibi duruyor, Memet’in ise türkümsü melodisi güzel sözlerinin hakkını veremiyor. Halbuki yine türküleri andıran (birazcık Dört Kitabın Manası şarkısını hatırlatan) melodisiyle, sakin sözleriyle ve en önemlisi Aksu için bundan sonra kaçınılmaz olması gereken sakin yorumuyla “Sor Beni” albümün en mükemmel, tek kusursuz şarkısı olmuş. Söz ve bestesinde Sezen imzası bulunmuyor ama yorum o kadar güzel ki Sezen şarkısı olması için buna gerek yok.

Hareketli parçalardan “Roman”, “tak tak vursunlar beni, aşığım aşık duysunlar beni” diyen sözleriyle albümün hiti olmaya aday bence. Üstelik televizyonlara iki Roman yarışması gelecek yakında, böyle bir moda esebilir medya dünyasında. Bu şarkıya başvuracaklarına şüphe yok. “Menajer” ise Sezen’in sanatsallığı pek takmayıp, söylemek istediğini söylediği bir şarkı.

14 şarkı, yaz yaz bitmiyor. Kutlama ve Beşik hem besteleri hem melodileriyle sevilesi şarkılar ama Sezen klasiği olacak potansiyeli taşımıyorlar. Kırık Vals, İzmir’in Kızları ve vasat sözleriyle Tanrı’nın Gözyaşları bence iyi şarkılar değiller, albümü dinlemek isteyince bu şarkılar için olmayacağı kesin. Zaten düşük tempolu, popüler takılmayan bir albüme koymak için riskli şarkılar. Can sıkıntısı faktörünü artırıyorlar biraz.

Son olarak Aksu'nun ilk şarkıda andığı deniz yıldızı hikayesinden bahsetmek lazım. Kumsalda yürüyen bir adam, bir diğerine rastladığında kıyıya vurmuş deniz yıldızlarını var gücüyle denize geri fırlattığını görür. Ona sorar: “Bütün kumsal deniz yıldızıyla kaplı. Bunları bitirmen mümkün değil. Ne değişecek ki?”. Diğeri de bir tane daha yıldızı fırlatıp atar ve cevap verir: “Onun için çok şey değişti.” Aksu'nun “Kaç hayat kurtarırsan kar” diye bahsettiği bu hikaye albüme ismini vermiş. Türk Popu'nu hem kendisi hem de ekolünden gelenlerle kurtarmış, daha geçen yazlarda Çakkıdı ve Kibir’le halen dans ettirebildiğini göstermiş, bunun yanında yapınca böyle çok daha olgun albümler de yapabildiğini hatırlatan Sezen Aksu çok deniz yıldızını fırlatmıştır denize bence. Hem elinden tuttuklarından hem de müziğini dinleyenlerden. O yüzden albüm mükemmel olmasa da kendisine saygımız sonsuz. Bunca yıl sonra hem imzasını belli edip hem de kendini tekrarlamaması en az bundan önce yaptığı işler kadar etkileyici benim için.

Not: 3 / 5

3. Fatih Melek Film Festivali Sona Erdi



Sevgili okurlar, 3. Fatih Melek Film Festivali “daha sonra açıklanacak film” boşluğunu Showgirls’ün doldurmasıyla sona erdi. Sansasyon deyince atlanmaması gereken filmlerden olan Showgirls devasa bir ticari ve eleştirel başarısızlık yakalamıştı, Sodom’un 120 Günü ile beraber mükemmel bir kapanış yaptılar festivalime; adeta tadı damağımda kaldı. Son güne üç film sıkışıtırınca ertesi gün biraz boşluğa düşüyor insan. İzlediğim bütün filmlerin listesini burada bulabilirsiniz. Gelelim festival değerlendirmesine:

Bir kere, özel gösterimler olarak tanımlayabileceğimiz ve seçkinin içine şu an vizyonda oldukları için dahil olan The Incredible Hulk ve The Happening en kötü filmlerdi. Başarısız olmalarına rağmen, örneğin Showgirls gibi bunu eğlenceli hale getiremediklerinden, iyice silik kaldılar diğer filmlerin yanında. Zaten izlediklerim arasında yeni olan çok az film vardı. The Night of the Living Dead ise zombi filmlerinin atası olmasına rağmen beni sıkıntıdan patlattı.

İzlediklerim arasında çok fazla iyi film vardı. Sitcom, The Doom Generation, Feed, Ken Park, Apocalypto, Art of the Devil 2, The Night Porter, Ichi the Killer, Showgirls ve 120 Days of Sodom (hepsi iyi olmasalar da) sevdiğim filmler listesine dahil oldular. Apocalypto bütün Hollywood kurallarını yıkarak, Showgirls, Hollywood’un bütün klişelerini kullanarak, 120 Days of Sodom hiçbir kuralı takmayarak izlemesi en keyifli filmlerden oldular.

Sansasyon gerçekten mevcuttu. Hayatımda hiçbir 12 gün içerisinde bu kadar kan, cinayet, pipi ve çıplak kadın görmemiş olabilirim.18 filmin 8’inin başrol kadın oyuncusu çırılçıplak perdede gözüküyordu, 9 filmde erkekler geri durmadı, 10 filmde ise kan oluk oluk aktı. Feed, Ken Park, Ilsa ve Showgirls bariz cinsel sömürü yapanlardandı.

Sonuç olarak 12 gün gibi bir zamanda 18 tane film izledim, hemen hepsi kafadan sakat olduğu için bariz şekilde etkilendim diyebilirim. Tematik olarak en bütünlüklü festivallerimden biriydi. Aralık’ta yapacağım Bis Film Festivali kuruluşundan beri o senenin kaçırdığım filmlerini içeriyor ama bir dahaki yaz Fatih Melek festivali farklı bir temayla karşınızda olacak. Şimdi her sene kafama göre değişen kategorilerde verdiğim ödüllere bakalım.

Fatih Melek Film Festivali’nde:

Birincilik Ödülü: Salo, or the 120 days of Sodom

İkincilik Ödülü: The Doom Generation

Üçüncülük Ödülü: Apocalypto + Sitcom

En İyi Yönetmen: Gregg Araki ( The Doom Generation)

En İyi Oyuncu: Charlotte Rampling (The Night Porter) + Kirsten Dunst (Interview With The Vampire)

En İyi Senaryo: Ichi The Killer

Gizli Hazine: Showgirls

Cesaret Ödülü: Salo, or the 120 Days of Sodom + Idioterne

Seksapel Ödülü: The Doom Generation (Rose Mc Gowan, Johnathon Schaech)

Kafam İyiyken Seyretmeliyim Filmi:
Art of The Devil 2

Kafam İyiyken Bile Seyretmemeliyim Filmi: The Night of the Living Dead

Bir festival daha böylece sona erdi. Sırada neredeyse benimki kadar büyük bir organizasyon olan Altın Portakal Film Festivali var. Ona da ehemmiyet vermek lazım. Aralık’ta Bis 2008 (Bİ8) Film Festivali’nde görüşmek üzere.

28 Haziran 2008 Cumartesi

Türkiye Top 5

1) BAS GAZA – İSMAİL YK
2) ARADA BİR – TARKAN
3) DELİ OĞLAN – HADİSE
4) AVRUPA (MİLLİ TAKIM) – GÜLBEN ERGEN
5) SANA GÜVENMİYORUM – ZEYNEP DİZDAR

Evet, evet, evet sayın dinleyiciler! İşte istediğim tablo! Yani en azından bir kısmı. Yeni aşkım Hadise, Türk pazarı için hazırladığı Deli Oğlan şarkısıyla listenin 3. sırasından bildiğin giriş yaptı! Hatun geçen hafta ilk 20’de bile değildi. Kendisi ve yeni albümü “Hadise” hakkındaki yazım çok yakında yayında olacak ve kesinlikle bir sürü övgü içerecek. Çok iş var bu kızda, sonra söylemedi demeyin. Bu “Deli Oğlan” şarkısının hem sözleri hem klibi rahatlıkla kızın standartlarının altında kalıyor diyebilirim. Buna rağmen 3. sırada olması iyiye işaret. Allah Erol Köse’nin eline düşürmesin.

İlk iki sıra değişmemiş. Tarkan’ın İsmail YK gibi bir kılkuyruğa yenilmesini sindirebildiğini hiç zannetmiyorum. Çocuğa yazık da oluyor hakikaten, berbat bir albüm de yapmış olsa satacaksa Tarkan satsın, İsmail YK değil. Ayrıca bilin bakalım kimin yeni şarkısının bir b*ka benzemediğini fark etti ülkemiz.. Tabi ki Ferhat Göçer. “Bizim Şarkımız” ilk 5’ten kaybolmuş. İkinci video klip şarkısı Biri Bana Gelsin, yabancı bestekarının da etkisiyle defalarca daha iyi bir şarkı, üstelik yorumcusuna rağmen katlanılabilir bir eser. Onunla çıksın zirveye, laf etmeyeceğim.

Albümünün en kötü, son 10 yılının en kötü şarkısını Milli Takım’dan faydalanıp çılgın gibi bir reklam kampanyasıyla pazarlayan Gülben Ergen’in haline ise üzülemiyorum. 2008 tarihli bir albüm öyle düzenlenmiş bir şarkıyı içeriyorsa satmamayı hak ediyor. Üstelik ben bu Euro 2008 ve yanında gelen milliyetçi duyguları fırsat bilip kendi menfaatlerine yontan tiplerden sıkıldım. Yurttaşlarım dünya çapında başarılar kazanmakla övünüyor, bunlar ise destek ayağına dayıyorlar millete reklamı. Samimi bulmuyorum, hele de 3 yaşında, eski, üstelik yabancı bir şarkıyı (A Drinking Song), şarkıya uyan sözler yazmaya zahmet bile etmeden yayınlayan Ülker’i kınıyorum.

Son sırada şarkı yapmadığı sürece kimse tarafından hatırlanmayan Zeynep Dizdar var. Serdar Ortaç halen yok. “Ne yaparsa satar” durumu gerçek değilmiş demek ki. Zavallı Hadise kızım bu kişiyle düet yapmanın fayda değil zarar getireceğini anlayacak kadar profesyonel gözüküyor, keşke yapmasaydı. İnşallah bir de şarkısını alıp okumaz. Onu yaptığı zaman aşkımızın sonu yaklaştı demektir.

Not: Şehir dışındaydım. Yazılar bugünden sonra hızla gelecek. Sezen’in ve Hadise’nin albüm yazıları ve festival değerlendirmesi yakında.

25 Haziran 2008 Çarşamba

Beyza Fazlaşeker ile Röportaj - Karanlık Ev Özel Haber

Sevgili okurlarım geçenlerde yayınladığım Gözde Taze röportajına ilginiz ve yorumlarınız için çok teşekkür ediyorum. Naçizane blogunuza gösterdiğiniz ilgi medya dünyamızın da ilgisini çekmiş olmalı ki çok büyük bir televizyon starımız benimle röportaj yapmayı kabul etti. Küçük büyük herkesin ilgiyle izlediği Büyülü Arkadaşım dizisinin yıldızı Beyza Fazlaşeker’le ilk konuşmamızda yazılarımı çok beğendiğini ve siteyi ilgiyle takip ettiğini söyledi. Ben de kendisiyle ufak bir sohbet yapmak için bu fırsatı kaçırmadım.



Fatih: Sevgili Beyza, “Büyülü Arkadaşım” dizisi aldı başını gidiyor, sohbetimize bununla başlayalım isterseniz.

Beyza: Fatihciğim gerçekten öyle, değil mi? Reytinglerde bugüne kadar hiç yakalamadığımız başarılar yakaladık, yayınlandığımız kanal ise sabah akşam bizim tekrarlarımızı gösteriyor.

F: Aslında onu demek istememiştim ben?

B: Öyle mi?

F: Yani her sihirli dizi büyücüler, periler, sihir konseyleri içeriyor ama sizinki orkları, elfleri, Orta Dünya’yı, Harry Potter’ı bile dahil etti. En son bölümde evinde yaşadığınız ufak çocukları üfürükçü hocadan kurtardınız.

B: Evet, bu sayede halkı bu tip tehlikelere karşı uyarıyoruz. O bölümde 9 yaşında bir kız olan Cansu karakteri sınıfındaki bir çocuğa ilgi duyuyor ve onun ilgisini çekmek için çareyi üfürükçülerde buluyordu. Sonra geri tepen kara büyü çocuğun vahşice ölmesine sebep oldu. Ben ise çocuğun cesedini ortadan kaldırarak Cansu’yu düştüğü zor durumdan kurtardım. Böylece ailevi değerleri ve arkadaşlığın gücünü yüceltirken aynı zamanda çocukları doğru büyücüleri seçmek konusunda da uyarıyoruz.

F: Doğru büyücü derken?

B: Laik büyücüler yani. Din ile büyü işlerini birbirine karıştırmayanlar. Benim gibi..

F: Karakteriniz gibi demek istediniz heralde..

B: Evet evet.. (Gülüyor) Çok fena durumlardayız vallahi, günde 14 saat çekim yapmaktan hayal ve gerçeği karıştırır oldum.

F: Hazır bu konuya değinmişken sormadan geçmeyeyim. Ülkemizde dizi sektörünün içler acısı hali konusunda ne düşünüyorsunuz? Bütün gününüzü alan çekimler, haftada 2 saatlik, film uzunluğunda bölümler, düşen kalite..

B: Ne kadar doğru konuştun! Kesinlikle bir şeyler yapılması gerekiyor bu konuda. Dizinin bir bölümünün yarım saatini sihirle kostüm değiştirerek geçiriyoruz. Sıkıntıdan kendi dizimi izleyemiyorum.

F: Neyse ki seyirci sizin gibi düşünmüyor. Geçenki bölümünüzle Türkiye’nin yüzde 60’ını ekran başına topladınız.

B: Ne buluyorlar anlamıyorum açıkçası. Moron moron izliyorlar öyle. Diyarbakır’dan mı--

F: Niye sustunuz, ne oldu?

B: Bir şey yok! Bir şey demedim! Sıradaki soru lütfen..

F: Peki.. Geçenlerde rol arkadaşınız Berk Uslanmaz ile aşk dedikoduları çıktı hakkınızda. Bunlar hakkında ne diyeceksiniz?



B: Bunlar yalan. Bakın böyle şeylerin olması mümkün değil. Ben Perili Kule Diyarından gelen 300 yaşında bir periyim. O ise sadece bir dizi aktörü. Peri Kanunları’na göre ölümlü bir erkek ve ölümsüz bir kadın kat’iyen birlikte olamaz. Ancak aynı cinsiyettelerse kabul edilebilir.

F: Efendim?

B: (Transa geçmiş bir halde gözlerini yuvarlıyor) Ay çok pardon kişilik değiştirdim istemeden. Fazla çalışmaktan bölündü de.. Ne demiştiniz?

F. Berk Uslanmaz’la çıkan aşk dedikodularından bahsediyorduk..

B: Berk benim abim sayılır. Böyle şeyler çok ayıp. Gerçekten sihirli güçlerim olsa bu dedikoduları çıkaranların bağırsaklarını sökerdim valla. (Gülüyor)

F: Korkmamış gibi davranarak devam edeyim. Geçenlerde rol aldığınız Fatih Akın’ın filmiyle Cannes Film Festivali’ne katıldınız. Şimdi ise televizyonda sihir dizisinde Puding isimli bir karakteri oynuyorsunuz. Alışması zor olmuyor mu?

B: Durum zannettiğiniz gibi değil. Büyülü Arkadaşım dizisinin her bölümünü farklı bir yönetmen yönetiyor. Üstelik çok kaliteli isimler.

F: Buna inanması biraz zor..

B: Elbette öyle. Kanal dizi biter bitmez jeneriği kestiği için sizin haberiniz yok ama son üfürükçü hocalı bölümü Dario Argento yönetti..

F: Çüş! Ne?! Pardon, efendim?

B: Tabi ki öyle! Ondan önce yayınlanan bir bölüm vardı. Çocukların başı mafyayla derde giriyordu, okulda uyuşturucu sattıkları için. Ben de babalarının haberi olmadan her şeyi örtbas ediyordum. Orada çok şiddetli sahneler vardı, hatta mafya baronunun beynini dağıttım son sahnede. Onu da Martin Scorsese çekti.

F: Buna da inanmamı beklemiyorsunuz heralde. Hadi Argento’nun son filmlerine bakarsak geleceği yer Türk dizileri de, Scorsese yaşayan en büyük yönetmenlerden.

B: İstersen inan Fatihciğim, gerçekten durum böyle. (Yine trans halinde gözleri yuvarlanıyor) Kendisini Peri Konseyi’yle beraber Fildişi Salonu’nda ağırladık. Parıldayan Akçaağaç Şurubu’muzu çok beğendi. (Trans halinde gösleri yuvarlanıyor) Ama seni inandırmak zorunda değilim heralde ***** *******. ******** ***** kasımpaşa.



F: Elbette değilsiniz, özür dilerim.. Gelecek bölümlerde bizi ne bekliyor peki?

B: Benimle mi konuşuyorsun? Benimle mi konuşuyorsun?

F: Evet, röportaj yapıyoruz.

B: Ay çok pardon Scorsese moduna girdim. Gelecek bölümler dedin değil mi? Sıradaki bölümde çocuklar yetim ve öksüz kalacak ben de onları dondurma yemeye götüreceğim.

F: Çok ilginç. Gelelim sizinle konuşmamız gereken diğer mevzuya. Hollywood’a açılıyormuşsunuz. Fatih Akın’ın filmi sayesinde mi oldu bu?

B: Kim dedi size bunu? Erol Köse mi?

F: Evet.. Hatta yolladığı diğer haberler arasında Amerikan Güreşi şampiyonu olduğunuz, kulislerde Grammy adaylığınızın konuşulduğu, Nobel’e aday adayı olduğuz da yazıyor.

B: Hepsi yalan canım. Adam zorla albüm yapmak istiyor bana, bir türlü hayır cevabını yediremedi kendine. O da her albüm çıktıktan sonra yaydığı dedikoduları karıştırıp şimdiden yaydı sanırım.

F: Bir albüm durumu yok yani?

B: Elbette yok. Bence herkes kendi işini yapmalı. Ben nasıl ki bu işten anlamayanların oyunculuk yapmasını istemiyorsam, şarkıcılar da benim albüm yapmamı istemez elbette. İşin eğitimini almanız lazım.

F: Siz oyunculuk eğitimi aldınız mı?

B: Hayır, ne alaka şimdi bu soru?

F: Ne bileyim, aklıma geldi. İsterseniz diziye dönelim. Dizinin önemli bir bölümünü görsel efektler oluşturuyor.

B: Çok değerli bir ekibimiz var. Çok çalışıyorlar gerçekten, işleri biz oyunculardan bile zor. Geçenlerde çalışırken ziyaret ettim onları, bir göz atayım dedim. Paint diye bir program kullanıyorlar, nasıl karmaşık size anlatamam. Ama bunun kalitesi diziye de yansıyor tabi.

F: Şüphesiz! Dizi müziklerini ise Kıraç yapıyor. Kendisinden nefret ettiğimi söylersem ayıp olur mu?

B: Hayır olmaz. Geçenlerde setteyiz, bütün gün her taraf ter kokuyordu. Kafayı sıyırdım, nerden geliyor, kimdir bu diye. Bir de ağır ki sormayın. Bütün gün o halde çalıştık. Sonra öğrendim ki Kıraç uğramış o gün sete.

F: Kusmamak için kendimi zor tutuyorum. Gerçekten o kadar kötü mü?

B: Çok çok çok kötüydü. Yine de müziklerini dinlemeye tercih ederim.

F: Fox TV’nin Bez Bebek dizisini size rakip olarak piyasaya sürdüler ve o dizi de çok tuttu. Nedir bu sihirli dizilerin kerameti?

B: Biliyorsunuz ATV’de yayınlanmadığı sürece bir dizinin tutma ihtimali yüzde 50’dir. Sadece ATV için bu oran yüzde 25. Fox TV için “koyunun olmadığı yer”, Bez Bebek dizisi için de “keçi” diyebiliriz. Sonuç Abdurrahman Çelebi oluyor tabi ama bütün gün yayınlansa da o dizi o kadar fazla izlenmiyor, merak etmeyin.

F: Edebi ve aydınlatıcı bir cevaptı teşekkür ederim. Dizinin bir dahaki sene sona ereceği konuşuluyor, bundan sonraki planlarınız nedir?

B: Bir kere dizinin bittiği yok. Ben Gülse Birsel’in bir tel saçını alıp okutup üfletip bizim yapımcının yastığının altına koydum. Şimdi diziyi 1500 yıl boyunca sürdürmeye kararlı.

F: Dizinin haricinde projeleriniz olacak mı diye soralım o zaman.

B: Dizi bitmiyor ama ben ayrılacağım. O yüzden bu soru da uymaz.

F: Diziden ayrılınca ne yapacaksınız peki?

B. Bilmem..

F: Bu cevabı vermek için biraz fazla kastırmadınız mı?

B: Ben öyleyim, uzattıkça uzatırım! Gülse Birsel’in saçından kendi yastığımın altına da koydum.

F: Nasıl ayrılacaksınız diziden?

B: Trajik bir şekilde öleceğim.

F: Ama.. karakteriniz ölümsüz?

B: E orası da sürpriz olsun. Zaten öleceğim bölüm olan sezon finalini canlı yayınlayacağız. Bu dünyada ilk kez yapılıyor!

F: Hayır, Will & Grace yaptı, E.R. yaptı, Binbir Gece yaptı.

B: Öyle mi? Bizim kanal neden yalan söylüyor o zaman?

F: Bilmiyorum.. Gerçekten bilmiyorum..

B: (Düşünceli) Onlara bütün binayı sihir kullanmadan temizleme cezası vereceğim.

F: Son olarak siteyi okuyan hayranlarınıza bir mesajınız var mı?

B: Hepinizi seviyorum! Beni izlemeye devam edin.

F: Bu güzel sohbetten çok keyif aldım Beyza hanım… Veya hanımlar. Tüm kişiliklerinize teşekkür ederim.

B: Ben teşekkür ederim.. (Gözleri kayar) Sihirle kalın. (Gözleri kayar) Bi ****** git, sıkıldım.

24 Haziran 2008 Salı

The Happening (2008)



Shyamalan, takip etme fırsatı yakaladıklarım arasında kazandığı güveni en çabuk çar çur eden yönetmenlerden biri oldu. Altıncı His filmiyle çılgın bir başarı yakalayan yönetmen, bazılarına göre çıtayı daha da yükselterek ikinci filmi “Unbreakable”ı çekti. Bunun peşine gelen “Signs”dan sonra genel olarak düşüşü başladı diyebiliriz. Bana kalırsa “Köy” de oldukça güzel bir filmdi, kısmen hayal kırıklığı yaşadığım İşaretler’e kıyasla bir düşüş teşkil etmiyordu. Fakat ne olduysa bu filmden sonra oldu. Aklı başında herhangi bir yönetmenin nasıl çektiğini veya aklı başında bir sinema izleyicisinin nasıl seveceğini anlamadığım, egoist, geveze, bildiğin saçma bir film olan “Sudaki Kız”ı çekti. Üstelik oldukça büyük ümitler bağlamıştım bu filme ben. Yönetmenin kendini beğenmişliğinin zirveye çıktığı film kariyeri açısından bir dip noktayı temsil ediyordu ve gişede de yaşadığı başarısızlıklar kendine bir çeki düzen vermesini gerektirdi. Bu sebeple yeni filminde ne rol aldı, ne de imzası olan sürpriz finallerden kullandı. “Sudaki Kız”daki oyunculuğunu ve mütevazice kendine biçtiği Dünyayı Kurtaran Adam rolünü göz önüne alırsak doğru bir karar.



Scorsese’nin The Departed’ında bir şekilde becerip Oscar adayı olan Mark Wahlberg geçti projenin başrolüne. Shyamalan hiçbir zaman iyi bir oyuncu yönetmeni olmamıştır, Altıncı His’te Haley Joel Osment’ın bütün başarısını kendi yeteneğine bağlıyorum. Bu sebepten dolayı filmlerinde çok kez kötü oyunculukla karşılaştık yönetmenin ama hiçbiri Wahlberg’ün filmin hiçbir sahnesinde kurtulamadığımız şaşırtıcı derecede başarısız oyunuyla kıyaslanamaz bile. O kadar başarısız tonlamaları, mimikleri vardı ki filmde oynayacağından çekim anında haberi olmuş gibi bir his veriyordu. Wahlberg kadar ekran süresi yakalayan Zooey Deschanel kurtarıyordu en azından durumu. Çok çok sevdiğim “The Good Girl” filminde Jennifer Aniston’ın çalıştığı marketteki hafiften kaçık kasiyer rolünde çok sevmiştim bu kızı ben. Bu filmde gördüm ki perdeye hakikaten yakışıyor ve yeteneği de sağlam.



Film insanlığın üzerine bir anda çullanan bir tehlikeyi, aniden gelen bir hipnoz durumunu ve peşine gelen toplu cinayetleri anlatıyor. Amerika’nın kuzeydoğu şeridini saran dalganın ne olduğu anlaşılana kadar can kaybı arttıkça artıyor, biz de Elliot ve sorunlar yaşadığı karısının, Elliot’ın yeğeniyle beraber kaçışını izliyoruz. Shyamalan’ın çok sevdiği iki konudan biri olan iletişimsizlik gördüğümüz bütün metaforların temelini oluşturuyor. Diğer konu olan kader-tesadüf çekişmesini son filminde mahvettiği için bu filmde bulaşmamış. Aslına bakarsanız çoğu eleştirmenin nefret edeceği geleneksel bir yanı da var filmin. Tehlike geçti sandığımızda sorunlu çiftin aldığı ilk haber ne olabilir dersiniz? Elbette hamilelik. Bunun yanında, filmin olmayan sürprizlerini öğrenmek istemeyenler okumasın ama insanların sürüklendiği yalnızlık yüzünden cezalandırılışını görüyoruz filmde: Bitkiler tarafından.. Biliyorum şaka gibi ama ben yazmadım, Shyamalan yazdı. Filmin daha başlarında ortaya atılan ve hiçbir sürprize girmeden sadece kanıtlanışını izlediğimiz garip teoriyi işlediği için kızmıyorum Shyamalan’a ama yine kendini fazlaca ciddiye alan bir konu seçmiş. Filmde o kadar fazla “Aslında bitkiler bunu da yapabilir.., “Aslında bitkiler şunu da yapabilir..” lafı var ki sıkıyor insanı. Wahlberg’ün plastik bir bitkiyle uzlaşmaya çalıştığı sahne haricinde mizaha vurmuyor işi yönetmen, bu sahne de oyunculuk yüzünden heba oluyor zaten.



Filmi günümüz insanının tekilleşmesine ve kimseyle iletişim kurmamasına, kimseyle beraber olmamasına karşı bir uyarı olarak okumak gayet mümkün. Öyle ki bitkiler en büyük nüfus gruplarından başlayıp, sırayla daha küçük grupları hedef alırken ve bu yüzden insanlar grup halinde, dayanışma halinde kaçamazken, üstünde iyi manada kocaman “Bunu hak ediyorsunuz!” yazan bir reklam tabelasının önünden geçiyorlar. Filmin, yarattığımız kirliliğin, küresel ısınmanın bizi mahvedeceğini anlatmadığını vurgulamak için de oldukça çaba gösterilmiş. Bu da filmin başlangıcında hızla yokolduğunu öğrendiğimiz bal arıları tartışılırken yapılıyor. Yokolurlarsa insanoğlunun da 4 yıl içinde yokolacağını Einstein’ın belirttiği bal arıları bu sahneden başka bir sahnede işe yaramıyorlar maalesef, acemice kullanılmış bir hikaye anlatma aracı olarak kalıyorlar. Benim bu sorunu çözen çok sağlam bir tezim var. Arıların yokoluşunun bitkilerin tozlaşmasını engellemesiyle başlıyor bu kıyamet teorisi. Bence arılar yok olduğu için çiftleşemeyen bitkiler azıp kudurup insanlara saldırıyorlar filmde. Yani mesele bitkilerin azgınlığı. Bu şekilde arılar meselesinin filmin geri kalanında da bir önemi oluyor. Gördüğünüz gibi yazarınız kafa yoruyor filmi doğru anlayın diye!



Sonuç olarak film garip bir teoriyi belki eli yüzü düzgün bir şekilde işliyor ama teori ciddiye alınabilme sınırını biraz aşıyor. Yönetmen de işi espriye vurmayınca filmin puanı kırılmış oluyor. Ben bu filmi herhangi bir yönetmenden izlemiş olsam çok sorun etmezdim ama bu yönetmen için tehlike çanları çoktan çalmaya başlamıştı. Özetlemek gerekirse “The Happening”, Shyamalan’ın “Sudaki Kız”la vurduğu dip noktasının yukarılarında bir yerde duruyor ama filmografisi için hiç de umut verici bir iş değil.

Not: 2 / 5

3. Fatih Melek Film Festivali Sona Ererken



Festival devam ederken, geçirdiğim ufak göz ameliyatı yüzünden filmlerin yetişmesi biraz tehlikeye girdi ama bu plan yapmama engel değil. İşte şimdiye kadar izlediğim ve bitmeden önce izleyeceğim filmler:

İzlediklerim:

Açılış Filmi: Sitcom

The Doom Generation

Idioterne

Feed

Saw

Özel Gösterim: The Incredible Hulk

A Ma Soeur!

Interview With The Vampire

Ken Park

Apocalypto

Korku Üçlemesi: Long Khong (Art Of The Devil 2)

Korku Üçlemesi: The Happening

Korku Üçlemesi: The Night Of The Living Dead

İzleyeceklerim:

Nazi Çiftlemesi: The Night Porter

Nazi Çiftlemesi: Ilsa: She Wolf Of The SS

Ichi The Killer

Showgirls

Kapanış Filmi: Salo, or the 120 Days of Sodom

Bu şekilde sona erecek festival. Afişte bitiş tarihi bugün gibi görünüyor olabilir, aslında 26’sına kadar sürüyor. Nedeni 10 günde 18 tane film izlememe izin vermeyen günlük işler ve bahsettiğim aniden çıkan sorunlar. Anlayacağınız 2 gün daha sansasyonel filmlerle içli dışlıyım. Yazılar gecikebilir, zira günde 3 film hakkında yazınca son yazı hiçbir şeye benzemiyor. Her neyse siz takip etmeye devam edin ben de güzel film yüzdesi tahminimden çok daha yüksek çıkan seçkimin keyfini sürmeye devam ediyorum.

Türkiye Box Office 20.06.2008 - 22.06.2008



Haftanın ilk 3’ü gösterime giren yeni filmlere rağmen değişmedi. Hulk yine birinci sırada ve gösterimdeki filmlere bakarsak yerini hak ediyor. İkinci sırada çok şaşalı bir promosyon yapmasa da sağlam bir gişe yapan O.. Çocukları var. Üçüncü sırada ise baya merak etmeme rağmen ancak geçen gün izleyebildiğim ve Shyamalan’dan umutları kesmek için yeterince malzeme veren Mistik Olay var. Yazısı yakında gelecek ama şimdiden söyleyebilirim: Sudaki Kız kadar rezalet bir film değil ama yönetmenin ilk günlerini kesinlikle aratıyor.

Haftanın yeni filmlerinden biri, şimdiden tarihin en büyük gişe başarısızlıklarından birini gerçekleştiren Speed Racer. Tıpkı vatanı Amerika’daki gibi burada da pek bir performans gösterememiş. Halbuki bence çok eğlenceli hatta kült potansiyeli taşıyan bir film gibi duruyor. Değeri sonradan anlaşılacak bilim kurgu klasikleri gibi olmayacak tabi ama hakkı sonradan verilen bir fantastik bir film olur belki. Hiç şüphesiz bu ticari başarısızlığı hayranlarının daha sıkı sarılmalarını sağlayacaktır filme (bu da eşittir kült). Ancak yurtdışındaki düşük gişesi buraya da yansımış olacak ki şu anda ikamet ettiğim Trabzon’a gelmedi bile film. Ki ayıptır söylemesi yaklaşık 20 salon var burada.

Orijinal ismi Untraceable iken yerli ismine Öldür.Com olarak karar verilen film netten korku salan onlarca başarısız filme bir yenisini daha ekliyor olsa gerek. Bugün listeye bakana kadar adını duymamıştım. Çok başarısız komedi En Süper Kahraman ve az başarılı romantik komedi Sex And The City ise Top 10 maceralarının sonuna gelmiş gibiler. Romantik komedi demişken En İyi Arkadaşım Evleniyor’un karşı cinsiyetlerle çekileni olarak tanımlayabileceğimiz Gelin Benim Olacak listeye 4. sıradan girmiş. Bence çok kötü bir filme benzemiyor. Patrick Dempsey’i Grey’s Anatomy’de izleyip sevenler için doğru bir tercih olabilir.

Haftaya bana hiç umut vermeyen katil timsah filmi Rogue ve Angelina Jolie oynamasa çok daha hevesle bekleyeceğim Wanted gösterime giriyor. Ben buraya yolu yeni düşecek olan Speed Racer’ı tercih edeceğim. Matrix üçlemesiyle Wachowski’lerin sadık bir hayranı oldum, daha ilk yeni filmde savsaklayamam. İyi seyirler.

21 Haziran 2008 Cumartesi

Ken Park (2002)



İçerdiği cinsellikle tartışma yaratan filmler izle izle bitmedi. Fazla şiddet ve kan içeren filmler genelde 2 saati aştıklarından önceliği bunlara verdim sanırım. Ken Park yıllar önce festivallerimizde gösterilmiş, şimdi de DVD raflarında rastlayabileceğiniz bir film. “Kızkardeşim” gibi yine ergenlerin cinsel dünyalarına yöneldiği için dünya çapında tepki toplaması şaşırtıcı değil. Film ismini daha ilk dakikalarında kendini öldüren bir gençten alıyor. Daha sonra anlatıcı olarak ilk sırayı hem kız arkadaşını hem de annesini götüren Shawn alıyor ve babasının nefret ettiği Claude’a, büyük annesi ve büyük babasıyla yaşayan, tam bir rahatsız Tate’e devrediyor. Ken Park’ı çok da iyi tanımayan bir tayfanın üyelerini sırayla izliyoruz film boyunca.

Benim en sevdiğim öykü Tate’inki oldu. Bayan tenis oyuncularının çıkardığı inlemelerden ve kendini boğmaktan tahrik olan bu çocuğun sürekli hile yapan büyükbabası ve özeline saygı göstermeyen büyük annesiyle sorunları vardı. Öyküler arasında en aşırısı, inanması en zoru bu olsa da izlemesi en keyifli olan buydu bence. Bunda rolünü gayet iyi yapan yaşlı çiftin payı büyük.



Başrol diye niteleyebileceğimiz Shawn, kız arkadaşının annesiyle yatarken, kendini bu kadının kocasıyla kıyaslıyordu. Açıkçası filmlerde gördüğüm en güzel vücutlardan birine sahip olan annenin kendini kızıyla kıyaslaması daha ilginçti bence. Kocasının dönen dümeni ufak ufak fark ettiğini anladığımız yemek sahnesi, kızın ve annenin masaya koyduklarının beğenilmesine dayan sağlam metaforlarla dolu bir sahneye dönüşüyordu.

Ölen karısının acısını halen atlatamamış dindar baba ve kızı Peaches’ın hikayesiyse cinsel ayrıntılardan cok dinsel ayrıntılarıyla dikkat çekiyordu. Babanın da, kızını bir çocukla yatakta basmasının da pek orijinal tarafı yoktu aslında. Sonra bir şekilde işi dinin kitabına uydurmak ve kızın temize çıkmasını sağlamak için kendi evlendi kızıyla. Bence sonrasında görmediğimiz herifin delirdiğini gösteriyordu bu sahne. Zaten filmde normal baba yok gibi.



Babalardan bahsetmişken, en sorunlu öykü Claude’undu. Sıska, punk-vari olduğu için sarhoş babasından sürekli azar işiten bu çocuk filmin en sempatik karakteriydi belki de. Sert görünmeye çalışmasına rağmen, muhtemelen ilgi duyduğu arkadaşıyla telefonda konuştuktan sonra, verdiği yanıtlara Amerika’da çok güvenilen Magic 8 topunu kullanıp, “Yes, definetely” cevabına sevinişi şirindi. Arkadaşlarıyla uyuşturucu çekerken bir çocuğun, Masumiyet’ten Haluk Bilginer’inkine benzeyen monoloğu ise beni aldı götürdü diyebilirim. Babaların ne kadar pislik olurlarsa olsun gidince özlendiğini anlatan bu monolog geleneksel ana fikrine rağmen, bu tartışmalı filmin içine çok güzel yerleşmişti. Gerçi sonra babasının taciz durumu işin içine girince biraz etkisiz kalmış olabilir. Burada yönetmen anlayamadığım tercihlerinden birini yapmıştı ayrıca. İşeyen bir adamın (ç)işi yapan organına neden zoom yaptı çözemedim. Bu tip bağlantısız sahneler böyle filmlerin samimiyetine ve bir manası olduğuna inanmak istediğimiz cesaretine biraz gölge düşürüyor.



Film X kuşağının peşine gelen fakat onlar kadar karanlık olmayan günümüz gençlerinin dünyasına sağlam bir bakış atmış, bunu söyleyebilirim. Epeydir kötü bir film hakkında yazmayınca yine övmek bıktırıcı geliyor olabilir ama hakkını vermek lazım. Belki tamamen sanatsal değil ama %80’i anlamlı bir film, %20’si cinsel sömürü diyebiliriz. Finalde filmin başlangıcına attığı pası da beğendim. Zaten tarzına uygun olarak gençlerin dahil olduğu bir üçlüyle bitti. Filmdeki onca cinsellikle alakasız veya cinselliğin abartılı yorumlanmasıyla alakalı kaosun yanında çokça masum kaldığını fark edebiliyordunuz bu kendi halindeki grup sahnesinin. Zaten yapıtın amacı da buydu sanırım.

Not: 4 / 5

Interview With The Vampire: The Vampire Chronicles (1994)



Vampirle Görüşme zamanında annemin bana yasakladığı nadir filmlerdendi, dolasıyla tartışmalı bir film olduğuna şüphe yok. Aslına bakarsanız vampir filmlerine genel olarak karşıydılar ama şimdi o mevzulara girmeyelim. Yıllardır erteleye erteleye bu festivale nasipmiş izlemek. Ayrıca bir özelliği de var çünkü festivalde gösterilen çoğu filmi temin eden, en büyük ve tek sponsorum Cihan Özatağ’ın da çok sevdiği bir film. Kendisiyle film hakkındaki hayranlığını paylaşamayacağım belki ama düzgün bir film olduğu kesin. Hiçbir şeyi için olmasa cesareti için takdir etmek gerekiyor.



Film, bugün de büyük birer yıldız olsalar da zamanında her kızı peşine koşturan Tom Cruise ve Brad Pitt ikilisini, yanlarına da Antonio Banderas’ı başrole taşıyor. Böyle kadro her filmde bulunmaz. Gerçi hepsi uzun saçları ve soluk benizleriyle normaldeki çekici hallerinden çok uzaktalar ama karizmaları yetiyor. Tom Cruise yine maalesef, insanı kıl eden sık sık abartılı kahkahalarla şenlendirdiği oyunculuğunu sergiliyor. Adamın performansını Kubrick bile düzeltemedi, onun yerine filminin tümünü kötü oyunculukla doldurdu. Cruise son zamanlarda kafayı sıyırdı zaten, gürültülü, psikolojik sıkıntı izlenimi veren kahkahaları gerçek hayatına da bulaştı. Filmin asıl erkek başrolü Brad Pitt, bembeyaz teni ve uzun saçlarıyla şaşırtıcı derecede Angelina Jolie’ye benziyor. Antonio Banderas ise şiddetle Sex And The City dizisinde Samantha’nın lezbiyen sevgilisini canlandıran hatunu andırıyor. Filmin asıl starı ise, bu filmden sonra asla bu kadar iyi bir oyunculuk sergilemediğini fark ettiğim Kirsten Dunst oldu. Hikayedeki kana susamış, şımarık, çocuk vampiri öyle başarılı canlandırıyor ki kesinlikle yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar adayı olmalıydı. Film Brad Pitt’in yeteneğini kanıtladığı ilk filmlerden biri olabilir ancak Kirsten Dunst’ın gölgesinde kalmaktan kurtulamıyor. Üstelik vampirler ebediyen yaşadığı için 30 küsür yaşına gelse de bedeni halen çocuk kalınca yaşadığı sıkıntıyı çok güzel yansıtıyor Dunst. Son derece trajik finali ise karaktere duyduğunuz sevgiyi körüklüyor. Bir vampir de olsa..



Tıpkı Brad Pitt’in çok sevilen diğer filmi Fight Club gibi filmin erkek dünyasıyla ilgili farklı yaklaşımları var. Bir kere Tom Cruise’u Pitt’in boynundan kan emerken, birbirlerine histerik hallerde yaklaşırlarken göstermek, bence o denli büyük starlarla, o zaman için, bugün Brokeback Mountain’ı çekmek kadar cesur bir iş. Lestat ve Louis’in usta-çırak ilişkisi de aynı derecede ilgi çekici. Brad Pitt’in burada saf acemi rolündeyken, Fight Club’da cesur ve vahşi öğretmene dönüşmesi de ilginç ayrıntılardan.



Hikayenin en etkileyici unsurlarından biri 200 yıldan uzun bir süreye yayılmış olmasıydı. Başta, 1700’lerin sonunda Louis’in vampire dönüşmesini izlerken finalde San Fransisco köprüsünde son hızla giden arabalar görüyoruz. Bir türlü yok olmak bilmeyen Lestat yüzünden biraz ziyan oluyor gerçi finali; kaderi filmin ortalarındaki gibi kalsaydı çok daha vurucu bir “günlükler” filmi olabilirdi. Zaten filmin tam ismi “Vampir Günlükleri” ibaresini de içeriyor. Klişe vampir gerçekleriyle günümüze kadar çok oynandı belki ama bu film bunun öncülerinden. Haç, sarımsak muhabbetleri daha en başta reddediliyor.

Başta söylediğim gibi kesinlike düzgün bir film Vampirle Görüşme. Cruise’un gıcık oyunu, Louis ve çocuk vampir Claudia’nın seyahatleri sonrası biraz sıkıcılaşması ve Louis’in karakterinin tıpkı bedeni gibi film boyunca neredeyse hiç değişmemesi de olmasa (sürekli yakınıyor) çok daha fazla severdim. Bu filmden sonra 50 ayrı türle birleşip (macera, korku, komedi, erotik) farklı örnekler veren vampir sineması içinde bu film rahatlıkla bir kilometre taşı sayılabilir. Tüm sinema tarihi içinde bakınca ise, görkemli setler, çekici bir kadro ve sarkmadan kotarılmış büyük bütçeli bir film görüyorum ben. Beni bu kadar etkiledi. Günümüzde çok sık anılmadığına göre karakterleri kadar ebedi değil demek ki.

Not: 3.5 / 5

Türkiye Top 5

Yerli Liste

1) BAS GAZA – İSMAİL YK
2) ARADA BİR – TARKAN
3) KIPIR KIPIR – ÖZGÜN
4) VAH VAH – GÖKHAN ÖZEN
5) BİZİM ŞARKIMIZ – FERHAT GÖÇER

Yabancı Liste

1) HEARTBREAKER – WILL.I.AM
2) AMERICAN BOY – ESTELLE EE. KANYE WEST
3) 4 MINUTES – MADONNA
4) BEGGIN’ – MADCON
5) MERCY – DUFFY

Yabancı liste hakkında yazacak pek bir şeyim yok. Fakat yerli listemiz bu aralar hareketli takılıyor. Kalp Kalbe Karşı gideli zaten bir ferahlama oldu ilk 5’te. Tarkan, Pare Pare’nin limitli başarısını gömmeye kararlı sanırım ki çok vakit geçirmeden Arada Bir’e klip çekti ve Türk gençlerinin 1 numaralı aşkı İsmail YK’nın peşine 2. sıraya oturdu. Yalnız bu klibi ben mi eksik izledim yoksa araba süren bir kız ve Tarkan’dan başka bir esprisi yok mu emin değilim. O sıkıntıya katlanıp şimdi tekrar açamayacağım klibi. Kuzu Kuzu (Akustik Versiyon) klibinin hareketli olanı gibi geldi. Tarkan muhtemelen göbek saldığı için giyinik tabi.

Kim dinliyor bilmiyorum ama şarkıları listelerde var olsa da kendisi pek tanınmayan Özgün 3. sıradayken, dünyanın en eskimiş imajı ve klibiyle geri dönen Gökhan Özen 4. sırada. “Tövbeliyim” gibi idare eder bir şarkı ve daha adam akıllı yaptığı görsel çalışmalarla sunduğu “Resimler Ve Hayaller” albümünün nesinden memnun kalmadı bilmiyorum ama bildiğimiz ciddiye alınamaz derecede saçma Gökhan Özen olmuş yine. Şarkı zaten rezalet. Kendi de Serdar Ortaç’ın 2 sene önce yaptığı hip-hop görüntüsüne bürünmüş. Geciktin biraz sevgili Özen.

Hazır bahsetmişken, Serdar Ortaç’ın şarkısı nerelerde acep. Çok kötü olsa da Ferhat Göçer’i yine soktu listeye halkımız fakat çok kötü olduğu için Serdar Ortaç’ı dışarıda tutmayı başaracak mı? Hepsi’nin, Hande Yener’in, yeni şarkıları diğer gözükmeyenlerden. Haftaya görmeyi umuyoruz.

20 Haziran 2008 Cuma

A Ma Soeur! (2001)



Catherine Breillat ezelden beri tartışmalı filmler yapmıştır. Sansasyonlu filmleri izlediğim festivalime konuk olmasa olmazdı. Kendisini çoğu filminin yanında uslu kalan bir filmiyle, “Kız Kardeşim” ile konuk ettim. Bu beraberlikten, şaşırsam da ben memnun ayrıldım açıkçası. Filmleri hep fazla geveze ve kadın düşmanı bulunan bir yönetmenden iyi sayabileceğim bir film izlemiştim. Ha geveze veya kadın düşmanı değildi demiyorum. Sadece bittiğinde fena bir film izlemediğimi düşünüyordum.

Biri çok çok çok güzel, diğeri şişman ve kendine güvensiz iki gencecik kız kardeşin cinsellikle tanışmalarını anlatıyor film. Çok güzel olan Elena (Roxanne Mesquida) ailesiyle beraber gittikleri tatilde cinsellik açısından hiç açmadığı kapıları zorlarken kardeşi Anais (Anais Reboux) izleyip öğrenmek durumunda kalıyor. Bu da sürekli didişmelerine sebep olsa da içten içe birbirlerini çok sevdiklerini görüyoruz. Filmin en sağlam yanı bu iki kızkardeş arasında kurduğu mükemmel derecede gerçekçi ilişkiydi. Oyunculardan aldığı çok iyi performansın da buna katkısı vardır eminim ama asıl övgü Breillat’a. Diyaloglar da tepkiler de son derece gerçekçiydi. Bir Türk erkeği olarak buradan Elena’nın namusunu koruma çabalarına saygı duyduğumu ekleyeyim. Şaka bir yana güzel olduğu kadar akıllı bir kız gibi geliyordu, zira yaşı çok küçüktü cinsel deneyimler için ancak tatlı dilli yaz aşkının kurbanı oldu sonrasında. Filmin sansür yemesine sebep olan sahnelerin çoğuna bu çocuk dahildi. “Bir festivalde kaç tane film ereksiyon sahnesi içerir?” diye bir araştırma yapılsa benim festivalim rekor kırardı eminim.



Elena ve erkek arkadaşı arasındaki diyaloglar fazlaca uzun ve sıkıcıydı. Herifin ısrarcılığına kıl olmamak mümkün değildi ama tipik bir erkek karakteri yazmışlar sonuçta, ona da itirazımız yok. Finale doğru öne çıkan bekaret mevzuları ve ailenin verdiği tepki, belki cinsel ilişkinin kendisi kadar sarsıcı, etkileyici bir deneyim gençler için. Tabi şişman kızımız bunları seyrederek öğrenmek durumundaydı, kardeşi yaşayarak öğrenirken. Bu şişman kızın havuz merdivenin ve iskelesinin ayağıyla yaşadığı romantik diyaloglara ise tek kelimeyle bittim. Aslında şu an fark ettiğim üzere biraz önyargılı yaklaşmışım sanırım filme. Hali hazırda sevdiğim bir yönetmen çekmiş olsa bu filmi eminim bayılarak anlatıyordum şimdi. Halbuki yazıyı “kötü olmayan bir film” diye açıyorum.. İkiyüzlülük yapmayayım, kısa kesersek film iyi bir filmdi..



Diyorum ama ta ki finale kadar. Gerçekleşmesi mümkün olsa da bu kadar ağır bir finale ne gerek vardı? Şişko kızın sadece izleyerek, böyle bir finalle bitecek kadar travmatik tecrübeler yaşadığını sanmıyorum. Uğradığı veya uğramadığını bilmediğimiz tecavüz ise son karedeki surat ifadesiyle biraz muallakta kalıyor. Saldırganın işe başladığını biliyoruz da sonradan vaz mı geçti de kız o kadar sinirli yoksa yaşadıklarından dolayı mı emin olamadım. Her durumda anne ve kızların arabayı bir yere park edip uyumalarından sonra gelişen olayların Anais’in rüyası olduğundan o kadar emindim ki (çok tipik bir Fransız manverası olacaktı) bitene kadar o niyetle izledim. Yanlış bir şey yaptığımı da düşünmüyorum, bence rüya çıksa çok daha bütünlüklü bir film olacaktı. Öyle bir final yaptılar ki 1 saat izlediğimiz materyali hiçbir yere bağlamadı.



Dediğim gibi kusursuz olmasa da önyargısız izlerseniz iyi bir filmdi “Kızkardeşim” ya da İngilizce ismiyle “Fat Girl”. İngilizce konuşanlar için şişmanlık daha çekici bir mesele belli ki. Canınız Fransız filmi çekerse rahatlıkla tercih edebilirsiniz. Yalnız gençlerin dahil olduğu cinsel sahnelere karşı alarmda olun. Hani gençlerin cinsel gelişimiyle ilgili diye oturup ergenlik çağındaki çocuğunuzla izlerseniz ufak bir ailevi kriz yaşanabilir. Bakın ne güzel RTÜK’çülük oynuyorum, sanat filmlerine karşı koruyorum sizi. Alın izleyin, bu bayan yönetmenden daha iyi bir film yakalamanız zor olabilir.

Not: 3 / 5

Aİ: Asuman Krause



"Türkiye'nin Beyonce'u olacağım.."
Asuman Krause

19 Haziran 2008 Perşembe

The Incredible Hulk (2008)



The Incredible Hulk geçtiğimiz hafta gösterime girip gişe listesinin başına yerleşti. Geçtiğimiz senelerde izlediğimiz Ang Lee’nin Hulk’ı kitleleri tatmin edemeyince (filmden anlayanları tatmin etti neyse ki) daha başarılı bir seri yaratmak için yapımcılar kadroyu, yönetmeni yenileyip, konu olarak ilk filmi tamamen göz ardı etmeyen ama ondan destek almayan yeni bir film yaptılar. İlk filmde Eric Bana ve Jennifer Connelly mükemmel bir ikili yaratmış, film de çizgi romanın tadını aktarmayı çok iyi başarmıştı. Şüphe yok ki abartılıp durulan Spider Man serisinden çok daha iyiydi. O filmin farklı yanlarını törpüleyip önümüze herhangi bir aksiyon filmi koymuşlar şimdi. Biraz yazık olmuş, yine de Edward Norton işin içinde olduğu için tam anlamıyla yeremiyorum.



İlk filmin “çarpışan her iki obje patlama yaratmaz” prensibini yok saymış film. Filmde kullanılmış 3 objenin ikisi bir yerde patlıyor. Zaten cam şişelerle dolu fabrikayı görünce hepsinin tuz buz olacağını rahatlıkla tahmin edersiniz.Geçen filmde öfkesini kontrol etmeyi öğrenmek için dünyayı gezmeye başlarken bırakmıştık kahramanımızı. Bu filmin başında ilk filmde olanlar biraz çarpıtılıp çokça kısaltılarak özetleniyor. Yanlış giden deneyi birebir görürken, Hulk’ın halkla olan temasının sadece birkaç iddia edilmiş görülmeden ibaret olduğunu okuyoruz gazetelerden. Sağolsun Türkçe dublaj bizim yerimize okuyor tabi. Neyse efendim sonra Hulk kaybettiriyor izini, dünyayı dolanıyor. Kesilen elinden akan kan bir meşrubat şişesine damlayınca Amerika’ya ihraç edilen şişeden buluyorlar adresini. Uzun bir süre Edward Norton’un dönüştüğünü göremiyoruz. Sakin olmaya çalışıyor, onu öğreniyor, bunu öğreniyor falan. Sonra fabrikada kıstırılınca dönüşüyor dönüşmesine ama Hulk’ı da uzun süre göremiyoruz. Gözüydü, ayağıydı derken yönetmen başrol oyuncusunu olabildiğinde saklayıp etkili bir gizem yaratıyor. Ürkütüyor hatta biraz, ki bunu başarması önemli bir şey. Zira Hulk’ın içlerinde Bruce Banner olsa da ne kadar vahşi bir yaratık olduğunu hissettiriyor seyirciye.



Filmin bundan sonrası Liv Tyler’ın fazla şişkin üst dudağını, gıcık ve esprileri mahveden Türkçe dublajı, hiç inandırıcı olmayan bilimsel gelişmeleri ve –aman eksik kalmasın- Hulk’a kafa tutan hırslı askeri izlemekle geçiyor. Ben açıkçası biraz sıkıldım güzel tasarlanmış sahnelere rağmen. Örneğin ses dalgalarıyla yapılan saldırıyı başka bir filmde görmemiştim ama yine de hikaye çok formüle uygun gittiğinden olsa gerek beni yeterince heyecanlandırmadı. Beni mutlu eden kısımlar birkaç sahnede seyirciye verdiği rahatlama duygusuydu. Hulk’ın askere tekmeyi basması ve Hulk’ın sevgilisi Betty’nin yeni erkek arkadaşının, Betty’nin babasına laf sokması gibi sahneler. Bu ikinci sahnenin peşine babanın ettiği replik filmin en komik repliğiydi ayrıca, saygı duydum.

Edward Norton, Eric Bana kadar iyi bir Hulk değildi bunu kabul edelim. İkisi de çok kaliteli oyuncular, Norton’a saygı duymak için çok daha fazla sebebim var ama mesele Bruce Banner’a gelince Bana role çok daha yakışıyordu. Jennifer Connelly ile Liv Tyler’ı zaten karşılaştırmayacağım. Connelly gibi güzel aktris az bulunuyor dünyada. Hikayeye gelince salonda oturanların bu filmi çok daha fazla beğendiğine eminim. Ortaya ikinci bir dev çıktı, Matrix Revolutions’ı deli gibi andıran sahnelerde birbirlerini sağa sola çarptılar, helikopter düştü, bina patladı falan derken adrenalin pompalıyordu film. Adrenalin demişken ben Hulk’ın sadece kızmasının tehlikeli olduğunu sanıyordum. Gariban heyecanlanırım diye sevişemiyormuş da.. Allah kurtarsın Bruce Banner’ı, ne diyelim..



Güzel efektleriyle, Norton faktörüyle ve ticari olarak başarılı olacak bir seriye başarıyla açtığı kapıyla The Incredible Hulk göz ardı edilecek bir film değil. İlk filmden kötü de olsa çok fazla çizgi roman uyarlamasından daha iyi. Sonraki film için Edward Norton henüz evet demedi ama finale bakarsak Iron-Man ile ağızları sulandıran bir rekabete girecekler. Öyle ki, ilk defa Iron-Man’i izlemeyi düşündüm. O film nasıl olacak bilemiyorum ama benim için Ang Lee’nin filmi birinci sırada halen. Bunun ismi “Incredible” olabilir ama asıl “Incredible” olan o..

Not: 2.5 / 5

Hepsi'den 4 Peynirli Pide

Hani bilinçli dalga geçince böyle komik olmuyor. Aşağıdaki albüm yazısında bahsettiğim üzere Hepsi'nin "4 Peynirli Pizza" şarkısı D&R'ın resmi sayfasında "4 Peynirli Pide" olarak gözüküyor. Şahane bir şey! Canlı görmek için buraya tıklayın.

Hepsi - Şaka 10+1



Bir albüm dolusu güzelim şarkıyı, çöp gibi bir dizi için harcayıp reklamını yapmazsanız Karma gelip böyle bulur sizi işte. “Tik Tak”, “Mum”, “Dinlemem”, “Hanimiş” gibi güzel şarkılar içerse de iki tane çok kötü klip şarkısına (Kalpsizsin, Aşk Sakızı – Aşk Sakızı nedir ulan! Halen deliriyorum duyunca!) ve bir tane çok kötü televizyona dizisine kurban giden Hepsi 2 albümünün peşine “Şaka” adlı bir albüm geldi. 10 tane eski şarkının yeniden yorumlanması ve üstad Kenan Doğulu’nun 4 Peynirli Pizza adlı bir şarkıyla (Hangisi kaşar?) oluşturulan albüm ülkemizin meşhur kız grubunun üç albümünün en kötüsü oldu rahatlıkla. Kargo grubunun götlerini kurtarmak için yaptığı “Cover yapmak orijinal şarkı yapmaktan daha zor! Valla billa!” açıklamalarına inanıyorsanız bilemeyiz ama kızlarımız sevilen şarkılardan seçip seçip yeniden okumuşlar ve bu güzel şarkılara rağmen iyi bir albüm çıkmamış ortaya. Neden? Çünkü her şarkıda rap yapıyorlar! Hangi akılsızın fikriyse bu modernize etme işlemi kendisini tebrik ediyor ve müzik endüstrimizden uzak durmasını diliyorum bundan sonra.

Kenan Doğulu’nun kötü bir söz yazarı olduğunu düşündüğümü biliyorsunuz. Kızlara verdiği şarkısı “Umduğun dağlara karlar mı yağdı?..” derecesinde saçma değilse de sevilmesi mümkün olmayan “Bir Pizzaya Övgü” şeklinde sözler içeriyor. Benim açıkçası midem bulandı. Pizza seksi veya romantik bir yemek değil, acısından mozzarellasından bahsettikçe ben bir tuhaf oldum. Yanında kola söylemeyi ihmal etmedikleri şarkıyı ciddiye almak mümkün olmazdı albümdeki tek yeni şarkı bu olmasaydı. Klibi de oldu elbette, izlemedim ama eminim iyi değildir. Pizza, pizza diye ağlar gibi inlediğin şarkıya en güzel ne klibi çekilebilir ki? Bu arada şu an itibariyle D&R sitesinde şarkının ismi “4 Peynirli Pide” olarak geçiyor. Lütfen bakın!

Gelelim diğer şarkılara. Aslına bakarsanız seçki güzel yapılmış ve kızların yorumları fena değil. Fakat her şarkının sonuna doğru rezalet yazılmış rap kısımları girince bütün sempatiniz uçup gidiyor. Ben bu grubu dinlememe kararı almıştım dizileri çıktıktan sonra, blogda müzik yazıları fazla popüler olunca albümü değerlendirmek için dinledim ve eğleniyordum da. Ta ki bu rap kısımları girene kadar. Bence hiçbir mazeret yok şarkıları bu şekilde katletmek için. Çok çok büyük bir eksi puan. Hele “Aşk Her Şeyi Affeder mi?”, “Hep Bana”, “Tavla” gibi şarkılarda çok fena olmuş. Bülent Ortaçgil “Beni Kategorize Etme”nin böyle terörize edilmesine nasıl izin vermiş, ona da şaştım. Bu şarkının rap haricinde yorumu da pek iyi değil. 4 tane kızın bağırarak söylemesine gitmiyor.

Mustafa Ceceli’nin vokal yaptığı Yaz Yaz Yaz’ı da çıkarırsak kalan yorumlar son 1 dakikaları haricinde eli yüzü düzgün işler. “Aşk Her Şeyi Affeder mi?”yi özlediğimi fark ettim şarkı girer girmez, ayrıca “Onu Alma Beni Al” böyle bir toplama için çok doğru bir seçim. Ne yazık ki sonunda “Gelin nerde? Boynuz yedi!” gibi tüyleri diken diken yeni sözleri var ama gerisi iyi. Şimdi 10+1 şarkının hepsi için aynı şeyi yazmayacağım, rutini anladınız. Buna tek istisna “Yalnızlığım” şarkısı. Maalesef bu duygusal şarkıya da rap sokmuşlar ama diğerlerine oranla daha dinlenebilir ve hoş. Asıl başarı şarkının kendisi elbette ama Hepsi kızları tıpkı “Üç Kalp”te yaptıkları gibi başarılı bir performans göstermişler.

Albümü özetlemek gerekirse klasik günümüz pop düzenlemeleri ve iğrenç rap kızımlarıyla yenilenmiş 10 şahane şarkı artı bir modern Kenan Doğulu faciası diyebiliriz. Kızların şov konusunda çok yetenekli olmadığını biliyoruz zira playback yapıyorlar; bugüne kadar albümlerindeki kendilerine ait güzel şarkılar ve idare eder sesleri kurtarıyordu onları. Bu albüm hakkında ise kendilerine sağlayacağı bir faydadan bahsetmek mümkün değil. Orijinal şarkıların tutucu hayranlarından aldıkları eleştiriyle kalacaklar bence. Açıkçası ciddi müzisyen olarak anılmak için sadece kaliteli eski şarkılar yeterli değil. Şaşırtıcı bir vizyon lazım ve Hepsi’nin vizyonu ve albümü, rap kısımlarını hatırlarsak, sadece kötü anlamda şaşırtıcı.

Not: 2 / 5



Dip Not: Klip iyiymiş.

Saw (2004)



Saw serisi ilk başladığında bir Cadılar Bayramı geleneğine dönüşeceğini kim bilebilirdi ki? Ben açıkçası bilmiyordum, dolayısıyla izlemedim de zamanında. Geçenlerde televizyonda ikinci filmi yarım yamalak da olsa izleyince bu festival vasıtasıyla ilkine bir göz atayım dedim. Ne de olsa sansasyondan bahsediyorsak modern korku sinemasına en çok yol veren iki filmden biri bu. Diğeri Blair Witch Project idi elbette. Bu arada lafı açılmışken söyleyeyim, ben çok severim Blair Witch Project’i ve maalesef o filmin açtığı patika çabucak kapanırken, ondan çok daha az iyi olan bu filmin takipçisi çok oldu. Biri izlediğimizin ne kadar gerçek olduğunu sorgulatırken diğeri şiddetin ve çaresizliğin dozunu coşturuyordu.

Film hakkında çok uzun yazmayacağım zira yazacak çok film var ancak Saw’un hayranının çok olduğunu biliyorum. Bu yüzden çok sevmesem de tamamen göz ardı edemedim. Şu bir gerçek ki filmi kendim keşfetmiş olsam ve çoktan bir fenomene dönüşmemiş olsa çok daha fazla sevecektim. Fakat bütün dünya ne kadar kan ve şiddet içerdiğinden bahsedip kendinden geçerken ben çok sempati duyamıyorum. Film ticari olarak başarılı olabilir ancak sanatsal olarak ilk eksiği çok övülen senaryosundan geliyor. Ben açıkçası bu filmdeki oyunları denildiği kadar karmaşık ve zekice bulmadım. Çeneyi yaran cihaz görsel bir sembole dönüşmeyi hak etse de rahatlıkla akla gelecek bir buluş, duvarda şifreyi mumla arayan arkadaşın üzerinin yanıcı maddeyle kaplı olması çok basit, “kalbini takip et” şifresinin sifonun üzerindeki kalbi işaret etmesi de çok sıradandı. Oyunculukların çekilirken küçük bütçeli herhangi bir korku filmi olan bu film için oldukça başarılı olduğunu şaşkınlıkla fark ederken, oyunların peşindeki zihnin ne kadar az karizmatik olduğunu da aynı şaşkınlıkla karşıladım. Finaldeki gerçek katil şaşırtmacasını tahmin edemediğimi kabul edeyim ama beni şoka soktuğunu söyleyemem. Biraz fazla çabucak anlatıp geçtiklerinden dolayı olabilir.



Filmin güzel taraflarından biri geri dönüşlerle ve farklı farklı karakterlerle zenginleştirilen ve karmaşıklaştırılan kurgusuydu. İçerdiği oyunlar çok zekice olmayabilir ama en azından bizi aptal yerine koymuyordu demek ki. Bir de girip çıkan karakter çok olunca aniden ölen karakter sayısı da çok oldu, bunun filmin etkileyiciliğine başka hiçbir unsurunun yapmadığı kadar fayda sağladığını söyleyebilirim.

Filmin casting direktörünün bu iş biter bitmez Lost dizisiyle çalışmaya başladığını söyleyebiliriz heralde. Filmdeki iki karakter, Lost’un ikinci sezonu ve sonrasında diziye dahil oldular. Üstelik bunlardan biri çok önemli bir karakter olan Benjamin Linus idi. Bu filmde ufak da olsa 2. filmde büyüyen rolüyle Dina Meyer’ı daha fazla projede ve bence çok yakışacağı Lost’da görmek istiyorum. Bilimkurgu şahaneleri “Johnny Mnemonic” ve “Starship Troopers”da tanıyıp Denise Richards’dan katlarca fazla sevdiğimiz bu kadın bariz harcanıyor bence. Gerçi bu vakitten sonra Hollywood’un A-listesine girmesi zor iş.



Sonuç olarak Saw, Hostel gibi serilere ve adını duyuramadan kaybolan bir çok şiddet çılgını filme ilham kaynağı oldu ve korku sinemasında kötü olmayan bir seriye dönüştü. Eleştirmenlerin neden yüz vermediğini anlamak hiç zor değil, çünkü daha çok seyirci dostu olan, büyük gizemlerdense, bilmeceli ufak akıl oyunlarıyla etkileyen bir film. Benim favori korkularımın arasına girmesi mümkün değil ancak bu denli başarılı olmuş ve türünde küçük ya da büyük bir devrim yapmış filmi festivalimde ağırlamaktan gurur duydum. Eminim onlar da katılmaktan gurur duymuşlardır.

Not: 2.5 / 5

18 Haziran 2008 Çarşamba

Feed (2005)



3. Fatih Melek Film Festivali’nde izlediğim ilk filmler, ne yalan söyleyeyim, sağlam tercihlerdi.Sansasyon yaratmış filmlerden oluşturduğum seçkideki ilk üç filmi François Ozon, Gregg Araki ve Lars Von Trier yönetmişti ne de olsa. Sıradaki film ise tanınmamış bir yönetmenden (Brett Leonard) gelme tanınmamış bir filmdi ve kötü olması ihtimali çok yüksekti; “Feed” isimli film yerinden dahi kalkamayacak kadar şişmanlatılmış insanlar üzerinden cinsel isteklerini gideren bir adamı anlatıyor. Buna rağmen, hem de izlediğim güzel filmlerden sonra bana hayal kırıklığı yaşatmadı. Bilindik polis hikayesine, sonuna kadar kullandığı cinsel sömürüye rağmen bence Feed iyi bir film, hatta zaman zaman şaşırtıcı derecede başarılı bir tempo tutturuyor.

İnternette cinsel istismar yapan ve yasal olmayan şeyleri sunan sitelerin izini sürüp baskın yapan bir ekibi görüyoruz filmin başında. Masabaşını sevmeyen, aile kuramamış, bağlanmaktan korkan, kirli sakallı çok klasik bir polis var elimizde. Bu adam yeni avı olarak obez ötesi kişileri teşhir eden bir siteyi ve sahibini gözüne kestiriyor. Fakat av dediğimiz oldukça dişli çıkıyor ve olaylar Almanya, Avustralya ve Amerika üçgeninde geçen bir çeşit kedi-fare, fare-kedi oyununa dönüşüyor. Dediğim gibi cinsel sömürü gırla gidiyor filmde. Başroldeki sapığı da, polisi de, çekici sevgilisini de her fırsatta soyuyor, yatağa atıyor yönetmen. Benim bu tavrı tutturup yine de eli yüzü düzgün bir film yapabilen yönetmenlere karşı acaip bir sempatim vardır. Özellikle korku filmlerinde çok çok keyifli bir yöntem oluyor bu. O yüzden filmin eksi hanesine gitmiyor bu çok bariz, “seks satar” hamlesi. Filmin 31 malzemesine dönüşmemesini sağlayan sağlam bir koz var elinde ayrıca. Bahsettiğim yerinden kalkamayacak kadar şişman kadınlara bir örnek olan Deidre karakteri. Tarihin en büyük şişman kostümlerinden birinin içinde katman katman olan yağları ve film boyunca hemen hiçbir yeri örtülü olmayan vücuduyla hem bütün tahrik unsurlarını egale ediyor hem de buna cinsel ilgi duyanları tekrar tekrar sorgulamamıza sebep oluyor kafamızda. Filmin aklında önemli bir hinlik daha var, bu filmi evlenene kadar bakir/bakire kalmış, sonra da ölene kadar tek eşli hayat sürmüş insanların izlemeyeceğinin farkında. İzleyici kitlesi arasında cinsel yönelimi farklı farklı binlerce insan olacağını düşünerek asıl suçun bu şişman seviciliğin ve şişman teşhirciliğinin değil, ölüm tarihleri üzerine bahis oynamalarının olduğunu söylüyor. Bunu gösterdikten sonra gerçek bir suçlu gibi davranılıyor sapık karakter Michael’a. Ufak tefek de olsa tuhaf şeylere ilgi duyan izleyiciler “Bu film bunu sapıklık sayıyorsa, benim zevklerimi de başkası sapıkça sayabilir” diyemiyorlar böylece. Bahis olayı oturtuluyor suçun merkezine.

Polis karakterimiz klişe dedik ama diyaloglar ucuz ve basit değil. Michael’ın yaptıklarını haklı çıkarmak için attığı gıcık nutuklar haricinde repliklerin çoğunda bir sarkıklık yok. Michael’ın travmatik çocukluğu ise çabucak anlatılarak iyi bir karar verilmiş. Hepimiz biliyoruz meselenin çocukluğuna kadar indiğini, her seri katil filminde vardır bu. Ayrıca finaline de bir övgü yapmak şart. Polisin (kesinlike kusursuz polis değil, tonla aptallık yapıyor) sırf kafasını kızdırıyor diye finalde katilin yerine başkasını vuruşu, sonra katile verdiği hukuk dışı ceza, filmi son anlarında daha çok sevmeme sebep oldu. Bir de ufak detaylar var, örneğin Michael polisin odasına kahvaltıyla gelip, ikili, medeni medeni konuşunca bir kez, sonra farklı bir sahne izliyorum sanarken kahvaltı uyku haplı çıkınca (çok sıradan çünkü) ikinci kez şaşırıyorsunuz. Ancak dediğim gibi bunlar ufak tefek şeyler ve izleyen çoğu kişiye film beyinsiz ve sadece gösterdiği sapıklıklarla izleyiciyi vurmaya çalışan bir polisiye gibi gelebilir. Benim için izlemesi keyifli, küçük bütçeli ve kült özellikli bir filmdi.

“Feed” hemen her anında tanıdık öğeler yakalayabileceğiniz ama tam olarak benzerine rastlaması çok zor olan bir film. Detaylarındaki kurnazlıkları fark edip sevmeniz de mümkün, sıradanlıklarına ve artık sıkıcılaşan video klip kurgusuna bakıp sevmemeniz de. Fakat mideniz elverecekse (benimki şaşırtıcı derecede sağlammış) balina boyutlarındaki, oynak yağ vücutlu insanları fetiş objesi olarak kullanan bu filme bir göz atabilirsiniz. Filmin başındaki “Bu film kurgudur ama böyle şöyler şu anda gerçekleşmekte! Yeminlen!” uyarısının belli ettiği üzere kötü tarafları olsa da izlemesi keyifi bir film var karşımızda. Üstelik müzikleri çok eğlenceli.

Not: 3 / 5

Idioterne (1998)



Lars Von Trier’nin “Gerizekalılar” filmi hakkında ilk söylenecek şey, 90’lı yıllar sinemasının en önemli hareketlerinden biri olan Dogma manifestosunun ikinci filmi olması. Tamamen doğal ışıklandırma ve efektsiz çekilen bu filmlerin tür filmi olması, günümüzden başka bir tarihte geçmesi de yasak. Tüm bu “gerçekçileştirme” çabasına rağmen bu hareketin ikinci filmi, ironiktir, toplumun içinde gerizekalı taklidi yapan bir grubu anlatıyor. Ezik bir karakter olan Karen’ın grupla karşılaşması ve içlerine davet edilmesiyle başlayan öykü, sadece çılgınlık yapmaya çalışır gibi görünse de Karen’ın öyküsüyle bildiğimiz filmlere biraz daha yakınlaşıyor. Yine de oyuncularla birebir röportaj sahneleri bir reality show ya da belgesel havası vermiyor değil. Zaten Dogma hareketi ve reality showlar arasında hangi yöne doğru olduğunu bilmediğim bir esinlenme olduğuna eminim.

Film açıkçası çekimlerin çiğliğine rağmen izlenilmesi keyif veren bir yapım. Zamanında sinema zevkinden şüphe duymadığım bir arkadaşım bu film için “bok” sıfatını kullanmıştı. Kötü bir film olduğu için değil, sadece bunun Lars Von Trier’in ürünü olan bir bok olduğunu ve adamın bokunu bize sunduğundan bahsetmişti. Şimdi görüntülere bakınca neden söylediğini anlamak zor değil, ayrıca gruptaki çoğu kişinin ve yaşadıkları yerin bir pislik hissiyatı vermediğini de söyleyemem. Rol yaparken hiçbir ahlak kuralları olmayışını ve rol yapmak için illa toplum içine çıkmaları gerekmediğini, zaman zaman kendi aralarında pratik yaptıklarını düşününce filmin neden sansasyonel olduğunu anlamak zor değil. Zamanında Cannes’da Altın Palmiye için yarışmış olan bu film gerçek olduğunu detaylarıyla gösterdiği bir grup seks sahnesi de içeriyor örneğin. Tahmin edebileceğiniz gibi erotizmden fersah fersah uzak ama sonuçta içeriyor. Peki tüm bu deliliğin gerçekten sinemasal bir amacı var mı yoksa Trier yapmayı çok sevdiği gibi yine tahammülümüzün sınırlarıyla mı oynuyor? Bana kalırsa doğru cevap ikinci şıkka daha yakın. Zira gerçek gerizekalılarla tanıştığında grup liderinin tepkisi, Karen’ın kaçtığı gerçeklikten buraya sığınışı ve elbette toplumun verdiği ikiyüzlü tepkiler derin derin okunabilir olsa da bunlar filmin ortasına, kenarına, sonuna yapıştırılmış gibi duran öğeler. Zaten çok çok sağlam bir bütünsüzlük mevcut, adeta bir Jackass filmi izler gibisiniz. Fakat Trier bir karakteri diğerine “Bütün bunlar nasıl açıklanabilir?” diye sorduğunda “Açıklanamaz” diye cevap verdirtecek kadar dürüst bir yönetmen. Bu da hem benim tezimi güçlendiriyor hem de filmin niyetini saklamayarak saygı kazanmasına aracı oluyor.

Filmi izledikten sonra yaklaşık iki saat boyunca bok izlemiş gibi hisseder misiniz bilmiyorum ama Gerizekalılar eksiklerine rağmen izlediğim başarılı “rahatsız edici filmler”den biri. Bazen çok sağlam bir mizah anlayışı tutturduğunu da eklemem lazım. İzleyenlere filmin başında gerizekalı rolü yapan adamın, yediği azara rağmen Karen’ın elini bırakmayışını örnek verebilirim. Bana kahkaha attırdı. Sonrasında ereksiyondan tutun, işemeye, çiğnediklerini ağzından çıkarmaya, grup sekse kadar türlü materyalle izleyici taarruza tutuluyor. Finalde tıpkı eleştirdikleri toplum gibi kendilerinin de biraz iki yüzlü olduklarını keşfediyoruz ve Karen’ın film boyunca anlatılmayan öyküsünü görüyoruz. Dogma kurallarına uygun olarak film sonrasında yönetmenin adı yazmıyor. Açıkçası bence en zor kısım burası olmuştur Trier için. Seyirciyle oynamayı bu kadar seven bir yönetmen, izleyiciyi koltuğunda bu denli rahatsız eden bir film yaptıktan sonra imzasını kocaman kocaman basmak isterdi eminim. Neyse, Altın Kalp üçlemesinin diğer iki filmi “Dalgaları Aşmak” ve “Karanlıkta Dans” ile yine yeterince etkiledi bizi. Böbürlenmeyi o filmlere saklasın.

Not: 3.5 / 5

17 Haziran 2008 Salı

3. Fatih Melek Film Festivali!!



3 saniyede hazırladığım afişten gördüğünüz üzere kullandığım bilgisayarda Photoshop yok ancak bu temsil ettiği festivalin mükemmel olmadığı manasına gelmez. Biliyorsunuz her sene iki festivalim var. Biri bu aylarda düzenlenen Fatih Melek Film Festivali diğeri ise Aralık'ta yıl içinde kaçırdığım filmleri izlediğim Bis Film Festivali. Bu sene Fatih Melek Film Festivali'nin 3. senesi. İlk defa bir tema koydum ve bunu da "sansasyon yaratmış filmler" olarak belirledim. İşte izlenilecek filmlerin birkaçı:

Sitcom (François Ozon)
The Doom Generation (Gregg Araki)
Idioterne (Lars Von Trier)
Feed (Brett Leonard)
120 giornate di Sodoma (Pier Paolo Pasolini)
Interview With The Vampire (Neil Jordan)
Night Of The Living Dead (George A. Romero)
Manhunter (Michael Mann)
Apocalypto (Mel Gibson)
Ichi The Killer (Takeshi Miike)
Saw (James Wan)
The Night Porter (Liliana Cavani)
Ken Park (Larry Clark, Edward Lachman)
Fat Girl (Catherine Breillat)
Ilsa, She Wolf Of The SS (Don Edmonds)

10 günde bütün bunları izleyip güzel bir beyin a****laması yaşamayı umuyorum. Tam yaz tatiline uygun. Programda değişikliler olursa yazdığım yazılardan farkedersiniz zaten ama şimdilik elimizdeki malzeme bu. Tabi finalde Altın Fatih ödülleri de dağıtılacak. Senkronize izlemek isteyen herkes haber verebilir :)

The Doom Generation (1995)



Bu sene “Sansasyon!” temasıyla hazırladığım 3. Fatih Melek Film Festivali’nde izlediğim ikinci film doğru bir tercihle “The Doom Generation” oldu. Gregg Araki’nin X kuşağını anlattığı üçlemesinin bir parçası olan film kafaları sürekli iyi olsa da birbirini seven 18 yaşında bir çift ile yollarına çıkan serseri ruhlu bir adam olan X’i anlatıyor. Daha filmin girişinde havaya girmemiz için bir sürü “fuck!” duyuyoruz. Küt siyah saçlı kadın karakter Amy Blue’yu şaşırtıcı bir şekilde Christina Ricci oynamıyor. Belki çok gençti o zamanlar. Rose McGowan role oldukça iyi gitmiş, Geçen senenin Planet Terror’ünden önce pek salladığım bir hatun değildi ancak tek yeteneğinin güzel gözükmek olmadığını anlamış olduk. Neyse, sevgilisi rolünde Keanu Reeves’in ezik kuzeni gibi gözüken James Duval var. Oyunculuğu bile Reeves’i andırıyor bu arkadaşın fakat kendinde olmayan bir adamı oynadığına göre başarılı bir oyunculuk diyebiliriz. Serseri tip rolünde ise yönetmenin fetiş oyuncularından Johnathon Schaech var. Kendisi, jenerikte “A Heteresexual Movie by Gregg Araki” diye tanıtılan filmin biseksüel yangın çıkışı diye özetlenebilir. Gregg Araki’nin eşcinsel meselelerden tamamıyle uzak durmayacağını tahmin edebilirdik zaten. Bu arkadaşın ve ezik sevgilinin suratları film boyunca birbirlerine 5 mm uzaklıkta.

Aynı çekimin daha güçlüsü henüz birbirlerine katlanamazken Amy ve X arasında da hissediliyor, sevişip rahatlıyorlar sonrasında. Fakat filmi “Teenage Apocalypse” diye adlandırılmış (Gençlik Kıyameti) bir üçlemenin parçası yapan asıl hikaye bu üçlü ilişki değil; yol boyunca kısmen nefs-i müdaafa sayılabilecek cinayetler işlemeleri. Film boyunca satın aldıkları her şey 6,66 dolar tutunca ve başlarda paraları yetmeyince filmin dünyasında esnafların gençlere tüfek tutması normal sayılıyor bir şekilde. Serseri X ise geçmiş tecrübelerinin de katkısıyla sırasıyla temizliyor hepsini. Aslında peşine gelen cinayetler filmin önemli bir yan hikayesiyle ilgili. Yol boyunca bir sürü insan Amy’e yaklaşıp “Ben bilmemkimim. Hatırladın mı?” diye soruyor, Amy’den “S*ktir git, karıştırıyorsun.” şeklinde yanıt alınca kızı öldürmeye karar veriyorlar. Yol boyunca bir sürü cinayet de bu sebepten dolayı işleniyor. Sonra 666 numaralı otel odasında kalıyorlar, FBI’dan öğreniyoruz ki kızın Amerikan ÖSS’sinden aldığı puan 666’ymış falan. Özellikle bu herkesin Amy’i tanıması durumu her seyirci tarafından farklı yorumlanabilir. Bu tip kayıp gençlerin zannettiğimizden daha mı yaygın olduğunu, yoksa kızın geçmişte bir sürü insanı yaraladığını fakat hatırlayacak kadar umursamadığını mı anlatmaya çalışıyor emin olamayız. Heralde ikincisini seçip, sonra 666’yı kızın kendisiyle ilişkilendirmek, bu üçlü ilişkide zaten erkek sevgili ve X’i sürekli birbirine yanaştırırken bir de kızı şeytan ilan etmek biraz basit olurdu heralde.

Filmin çok eğlenceli taraflarından bir tanesi her yerde karşımıza çıkan pankartlar. “Kayıp ruhun için dua et.”, “Biz 911’i aramayız.”, “Hırsızlık yapanlar idam edilecektir.” gibi bir sürü tatlı pankartın yanında her set tasarımında mutlaka alakalı kelimeler arka fonda kocaman yazıyorlar. Bunlar filmde kullanılan yazılı iletişimin tek örnekleri değil. Filmin bitiş jeneriğinde yönetmen annesine babasına “special thanks” gönderirken, filmde kızının oynamasına izin vermeyen bir anneye de “no thanks” gönderiyor. Buna kendisine inancı olmayanları da dahil etmiş. Sonrasında ise filmi izinsiz kullanırsak hukuki işlem yapılacağını ayrıca öldürüleceğimizi söylüyor. Filmin son saniyesine kadar tavır bozulmuyor anlayacağınız. Son saniyeler demişken filmin sonunda Amerikan faşistlerin sahneye çıkmasıyla yapılan final tam anlamıyla sarsıcı. Filmin karanlık tonu orada en ciddi havasına bürünüyor. Fakat oldukça etkileyici çekilmiş de olsa filmin meselesi orası değil, karakterlerin o travmatik anlardan sonra ne yaptığı. DVD’nin arkasında bile yazıyor ama hiçbir şeyi umursamayan bir kuşak sadece Doritos yeyip gaza basar değil mi? Öyle de oluyor.

Ben bu tip X-kuşağı filmlerini çok sevdiğim için belki “The Doom Generation”a biraz kıyak geçebilirim. Bence Araki’nin filmi kendi filmografisi içinde de sinema tarihi içinde de değerli bir iş. Atmosferik kadrajları ve müzikleri, inanılmaz cesaret isteyen sahneleri ve gerçekliği takmayıp, eğlenceli olmayı hedefleyen orijinal tavrıyla (kesildikten sonra konuşan kafalar, oyun salonunda kılıç düellosu, televizyondaki spikerin eşcinselleri tehlikeli bir tarikat olarak betimlemesi gibi) belki ciddi sinema eleştirmenlerinin favorisi olmayacak ama ben ve yaşıtım sinemaseverler için tam bir klasik. Araki beni şu ana kadar hiç hayal kırıklığına uğratmamış, gözüm kapalı güvenebileceğim bir yönetmendi. Bu filmin de bu güveni sadece arttırdığını söyleyebilirim.

Not: 5 / 5

Sitcom (1998)



Bu sene sansasyon temalı filmleri izleyeceğim 3. Fatih Melek Film Festivali’nin açılış filmi François Ozon’un yaramaz çocuk dönemlerinden meşhur bir film olan “Sitcom” oldu. Zengin bir Fransız ailesinin bütün hayatının eve gelen bir farenin mistik güçleri sayesinde alt üst olmasını anlatan film absürdlüğün doruk noktalarına varıyor konusundan anlaşıldığı üzere. 8 Kadın filmi vizyondayken Sinema dergisinin Ozon incelemesinde bu filmin konusunu okumuş ve izlemeyi deli gibi istemiştim. Bu güne nasipmiş demek ki.

Filmde izlediğimiz aile sinir edici derecede suskun bir baba, biraz evhamlı, oğluna düşkün bir anne, lafını esirgemeyen baskın karakterli bir kız, ezik ve sünepe bir oğlandan oluşmakta. Bu çekirdek aileye önce Maria adında bir hizmetçi sonra da babanın getirdiği bir beyaz fare katılıyor. Ancak annenin çığlık çığlığa kaçışmasına sebep olan farenin tehlikeli tarafı aslında çok daha sinsi ve derinden. Hoşlanmasa da fareyi evde beslemeyi kabul ediyor annemiz. Hatvanın ilk etkisi odasında kaldığı erkek çocuğun üstünde oluyor. Aile dostları katılmadığı için hizmetçiyi davet ettikleri, hizmetçinin de Oscar törenine gider gibi giyindiği akşam yemeğinde gay olduğunu açıklıyor çocuk. Sonra daha garip bir şekilde hizmetçinin zenci kocası tarafından “teselli ediliyor”. Bu tabi sadece bir başlangıç. Fare, hemen o gece evin kızını intihara sürüklüyor, kız sakat kalınca ailenin bir parçası olmuş sevgilisiyle ilişkisi sarsılıyor, sadık sevgili ilişkiyi heyecanlandırmak adına gerçekten tasma takmak durumunda kalıyor. Fare ilgisiz babayı pas geçerken en son anneyi etkileyene kadar iş çığrından çıkmış oluyor. Baş kaldıran hizmetçi evin kızının sevgilisiyle oynaşıyor, kendiyle yüzleştikten sonra açılan evin oğlu alışveriş ve orgy delisi birine dönüşüyor, bu organizasyonlarında odada yaşı 10’a kadar düşen 10 kadar kişi oluyor. Yönetmen çok kurnaz bir manevrayla bu sahneyi gösterdiğinde ise tümünü bir rulet oyunu etrafında görüyoruz. İp daha sonra birbirine oldukça bağlı olan anne ile erkek çocuk arasında (evet gay olan) ensest bir ilişki doğunca kopuyor. Ailecek bir rehabilitasyon için (elbette baba hariç) ufak bir yolculuğa çıkınca mesekenin fare olduğunu keşfediyorlar.

Film metaforlarla dolup taşıyor. Gazete okumaktan başka hiçbir şey yapmayan ve fareyi eve getirmekten sorumlu olan baba karakterinin altında Ozon için mutlaka kişisel bir şey yatıyor olmalı. Üstelik tüm aileyi katlettiği hayali ve eve tüm aileyi mahveden bir şey getirmiş olduğu gerçeği rahatlıkla orta yaş bunalımına bağlanabilir. Annenin kabullenemediği eşcinsellik mevzusunu düzeltmek için işe bizzat “el atması” ise bence bu kabullenememe durumundaki aileleri eleştiren bir gelişme. Hani, “Bir edepsizliği düzeltmek için ne kadar edepsiz olunabilir?” gibi bir soru var ortada. Bunun sonrasında çapraz bir mantık ile babasının da kendisiyle ilgilenmesi gerektiğini düşünen kızın sevgilisinden daha az memnuniyetsiz olamayacağını anlamış oluyoruz. Sevgilinin ise her şeye rağmen geri dönmek istemesi ve olay yaratmış ereksiyon sahnesi bence yönetmenin, rolü oynayan oyuncuyla ilgili fantezisinden başka bir şey değil. Zaten o sahnenin de sahte ve plastik olduğunu anlamak zor değil.

Finale doğru Kafka’nın Dönüşüm’ünü akla getiren bir durum ortaya çıkıyor. Ailenin eve dönüşü karşılaştığı sürpriz ve tehlike ilginç bir şekilde rehabilitasyondan daha etkili oluyor beraber tekrar fonksiyonel olabilmeleri açısından. Tam bir işbirliğiyle ve herkesin elinden geldiği kadarını yapmasıyla (sakat kız bıçağı merdivenden yukarı tek başına yardım almadan götürüyor.) bu son sorunu da çözüyorlar ve fare tehlikesi yok oluyor. Ya da öyle sanıyoruz. Filmin sonundaki telefon konuşması başındakinin aynısı ve bir tehlikeli karakter klişesi olarak fare finalde kendini yine gösteriyor. Adeta Sitcom 2 çekilsin diye yapılmış gibi. Tabi Fransız sularında olduğumuz için filmi Hollywood kurallarıyla okumaya gerek yok.

Renkli görselliği, dudak uçuklatan absürdlüğü ve Ozon’un kendine has dokunuşuyla Sitcom kesinlikle tavsiye ettiğim bir film. Çekirdek ailelerin günlük hayatta başlarına gelen komik durumları anlatan durum komedilerine (sitcomlara) gönderme yaparcasına bir ailenin başına gelen sadist, mazoşist, ensest, beyin kontrolü, aldatma, grup seks gibi olayları anlatıp, Sitcom olarak isimlendirilen film saçma, aşırı fakat sağlam filmleri sevenlere tam anlamıyla hitap edecektir. İlgisiz babasına kızgın olanlar da bir göz atsın.

Not: 4 / 5

Türkiye Box Office 13.06.2008 - 15.06.2008


16 Haziran 2008 Pazartesi

Keremcem - Ateşler İçinde



Keremcem takım elbiseli romatik şarkıların çocuğu imajını tamamen yıkmaya geliyor (veyahut da yazın diskoda çalınan şarkım olsun diye bir single çıkardı). “Ateşler İçinde” isimli iki şarkılık single şarkıcının kendi tarzından tamamen uzakta, bir çok hayranını şaşırtacak ve kendisine Türk popu konusunda ümit bağlamış bir sürü insanı üzecek bir çalışma. Bunu zaten albümü elinize alır almaz anlayabilirsiniz. Arka kapakta ilk şarkının Yeke Yeke adlı bir şarkının uyarlaması olduğunu gördüğünüzde (gerçi bildiğimiz Yeke Yeke değil) ilk şaşkınlığı şaşıyorsunuz. İkinci şarkı da ilk şarkının orijinaliyle aynı sanatçıya ait. CD’yi açtığınızda “Adaptasyon Sözler: Keremcem” yazısı belli ediyor ki, tuhaf bir şey dinleyeceksiniz.

İlk şarkı “Say”, Romanya’nın Eurovision 2008 ulusal elemesinde yarı finali geçememiş bir şarkı olan Yeke Yeke’nin uyarlaması. Hani Romanya zaten yarışmada bir şey yapamadı ama o şarkıya karşı kaybedenin kaybedeni durumunda bir şarkı bu. Ha tam bizim yazlık diskolara gidecek bir melodisi var, oralarda dinlediğim en az 50 şarkıyı birden hatırlatıyor ama olsun. Orijinalindeki “Cry, cry, cry baby cry” sözlerini “Say, say kaç gün oldu say” diye çevirmişler. Orijinalini bilmezken daha az rahatsız ediyordu. Neyse efendim, sonuç olarak bu şarkının orijinalini söyleyen herif sarışın, böyle hoplayıp zıplayan, gömleği yaka bağır açık bir tip. Türkçesi ise takım elbiseyle özdeşleşen Keremcem’den gelince pek oturmuyor açıkçası. Zaten sözlerde hiçbir numara yok. Tıpkı Mustafa Sandal sözleri gibi bir cümleyi al diğerini koy, toplam manada hiçbir fark yaratmaz. Orijinalindeki gibi bırakılan bir sürü İngilizce vokalle beraber gece mekanlarında dansettirmek için hazırlanmış bir şarkı. Hani Keremcem hızla popülarite kaybediyor, ikinci televizyon dizisi tutmadı, yeni müzikal malzeme lazım ama yazın ortasında melankoli de tutmaz. Mecburen böyle bir işe yönelinmiş. Tabi şarkılar tutsa bile uzun dönem kariyerinde dönüp Keremcem’e zarar verecek ama onu düşünen yok.

Single’a isim veren ikinci şarkı yine ilk şarkının sahibi IMBA’dan geliyor. “Yo” adlı bir şarkının uyarlaması olan “Ateşler İçinde” bence ilk şarkıya oranla daha sevilesi. “Your sweat is my afrodisiac” diye tutkulu bir hatunun vokalleriyle başlıyor ve melodi ilkine benzer ama kısmen daha güzel diyebilirim. Şarkının diğerine göre önemli bir kozu var, burada “Ateşler içinde, avare peşinde, gecenin üçünde..” diye giden sözler güzel yorumlanmış ve şarkıya yakışmış. Hani Keremcem, Keremcem olmasa rahatlıkla hoşlanılabilir. E bu çocuğun üzerine yapışmış imajını devam ettirmesi mi lazım illa ki? Elbette hayır ancak kendisini konserde izlemiş biri olarak, “Ne Sonbahar Ne Kış” şarkısına doğrudürüst göbek atamazken (kendisi de kabul ediyor) dans müziğine girmesi bence abes duruyor. Ha, bu ikinci şarkıya çeksin karanlık, neonlu bir klip, ateş gibi bir kız oynatsın, dalgalı saçlı kısa etekli falan. Keremcem biraz serseri takılsın, sonra bachata yapıp beraber hip-hop figürlerine bağlasınlar, o zaman derim ki imajın hakkını verdi, helal olsun. Ama biliyorum ki disko ortamında Keremcem’in playback yapmaktan başka bir katkısı olmayan bir klip çekecekler, şarkılar 3 ay boyunca Marmaris’de Çeşme’de yankılanıp unutulacak. O zaman da tamamen ticari bir iş olmuş olacak bu ve başından beri takip ettiğim kariyerinin gerisi takip etmemeyi düşüneceğim Keremcem’in. Daha içten müzik yapan başka yeni yetenekler var ülkede. İkinci albümü olması gerektiği kadar ticariydi zaten (tutmadı gerçi), o albümden sonra içten ve kişisel bir albüm mecburdu, piyasada yerini sağlamlaştırması için. Belki sıradaki tam albümle affettirir kendini.

Bir mesele daha var değinmek istediğim. Şarkıların oluşturulması ve tarzları, hatta bazı sözleri bile Seden Gürel’in son albümündeki “Show Ca La Paris” şarkısıyla kuzen gibi. Eh, Seden Gürel’in kocasının ve Keremcem’in patronunun Aykut Gürel olduğunu hatırlatmam gereksiz. Zaten ikili daha önce düet bir albüm de yapmıştı. O zamanlar, Seden Gürel, Keremcem’in popülaritesinden faydalanıyor gibi gelmişti, halbuki şimdi kendisinin veya patronunun kararıyla Keremcem, Seden’in kısmen de olsa popüler olmuş projesinin izinden gitmiş. Ters tepmesi çok büyük ihtimal bence, dans ettirmeye çabalayan yüzlerce şarkı var bu aralar, Keremcem’in birinci tercih olması zor bu mecrada ancak sürprizler olabilir. Ayrıca Seden ve Aykut Gürel’in boşanma dedikodularının Keremcem – Seden Gürel ikilisine nasıl yansıyacağını da merak ediyorum.

Sonuç olarak single’ın iki şarkısı da uyarlama, Keremcem’le uyumsuz ve dünyanın en başarılı dans şarkıları da değiller. Bu durumda Keremcem çalışıp çabalar ve yaptığı stilin altını doldurursa yine de saygımı kazanır. Yeni “long-play”iyle kendi asıl tarzının hakkını verir, ilk albümü gibi başarılı bir şeyler yaparsa, zararın bir yerinden dönmüş olur. Ancak böyle mevsimlik projeler ve albümlerle karşımıza gelmeye devam edecekse bu piyasadaki geleceğinin çok çok kısa olacağını şimdiden görebiliyorum. Gerçekten onca yıllık Mustafa Sandal varken kimse bu tip şarkılara aç değil. Kendisi zaten son 6-7 yazdan sadece birini boş geçirdi, “Yetiş Keremcem!” dedirten bir durum yok ortada. Halbuki kaliteli Türk popu için kesinlikle ve kesinlikle var.


Not: 2 / 5

Superhero Movie (2008)



Geçtiğimiz hafta gösterime giren “En Süper Kahraman”, ekibinin daha önceki filmleri gibi belli bir türü kendisine hedef alıp parodi yapmaya koyuluyor. “Scary Movie” tarzında, hatta aynı afiş tasarımıyla kotarılan film isminden anlaşıldığı üzere süper kahraman filmlerini ti’ye almaya çalışmış. Aslında “En Örümcek Kahraman” gibi bir isim edinip daha gerçekçi olsaymış iyi olurmuş zira filmde Örümcek Adam’dan başka pek az filmle, pek kısa süre boyunca dalga geçiliyor. Tam Örümcek Adam’ın hikayesi X-Men’e güzelce bağlandı derken yine Peter Parker’ın öyküsüne dönüyoruz. Filmin tek sıkıntısı da bu değil.

Aslında en büyük sıkıntı filmin kendisi. Zira güldürmek konusunda garantili bir ekipten gelmiş olmasına rağmen çok az güldürüyor, çok fazla can sıkıyor. Bir okul gezisinde genleriyle oynanmış bir yusufçuk tarafından ısırılan kahramanımız bir süper kahramana dönüşüyor, beraber yaşadığı amcası ve yengesi, yan komşusu olan Mary Jane karakteri (oynayan kız Kirsten Dunst’ın mimiklerini birebir yapmaya becermiş, tebrik ettim), kötü karaktere dönüşen zengin iş adamı falan derken uçmayla ilgili başarılı yan öyküsü haricinde Örümcek Adam’ın orijinalinden bile daha az güldüren bir film çıkıyor ortaya. Kahkahalara boğulmanıza sebebiyet verebilecek topu topu iki sahne var, ikisi de beyinsiz mizahın kralı diyebileceğiniz sahneler. Birinde gaz çıkarmayla diğerinde işemeyle güldürüyor, o kadar söyleyeyim yani. Seviye daha aşağıda olabilir mi bilmiyorum ama o sahneler için memnun bile oluyorsunuz çünkü onlar haricinde güldüren kısım yok. Tabi elli kere peşpeşe bir yerlere çarpıp düşmek size kahkaha attırıyorsa bilemeyeceğim.

Kahramanımız süper güçlerini kullanmayı öğrenirken karşısına Profesör X çıkıyor. Buradan X-Men okuluna doğru umut verici bir parantez açıyor film ancak nafile. Güldüren birkaç hoş espri dışında bacaklarını traş etmekten başka bir rolü olmayan Wolverine, kilo almışsın deyince şimşek yollamaktan başka bir sahnede gözükmeyen Storm güldürmekten çok harcanmış hissiyatı veriyorlar. Serinin sürekli konuk oyuncularından Pamela Anderson Fantastik Dörtlü’nün görünmez kadını rolünde bir daha öyküde anmayacağımız bir cameo yaparken, Scary Movie 3 ve 4’ün başrol oyuncularından Simon Rex dünyanın en aptalca parodi karakterlerinden birine can veriyor. Fantastik Dörtlü’nün Human Torch’unun yanmaya dayanıklı olmayan bir versiyonunu canlandırdığı filmde yanana kadar yaklaşık 1 dakika gözüküyor. Sonra da tekrar rastlamıyoruz. Hani filmleri skeç toplaması gibi deyip eleştirirler ya, bu film o bile olamıyor. Bir skeçi tamamlayacak kadar fırsat vermiyor karakterlerine.

Peki Korkunç Bir Film beni onca güldürmüşken bu film neden hiç hitap etmedi? Bunun rezalet senaryo haricinde başka bir sebebi de var: Anna Faris’in yokluğu. 10 sene geçmeden dünyanın en saygın komedi oyuncuları arasında yer alacağından emin olduğum bu kadın, serinin kalitesini yükseltiyordu bence. Bu filmin başrolündeki sünepe ise, belki kötü bir oyunculuk sergilemiyor ama tek bir sahne de yok ki, “güldüm ve bu çocuk yüzünden güldüm” diyesiniz. Leslie Nielsen keza çok uzun yıllar önce bıraktı beni güldürebilmeyi. Bir de filmin çok çok büyük bir hatası daha var ki o da Peter Parker’ın yıllar önce ölen annesi rolüne koyduğu Nicole Sullivan’a bu kadar az rol vermesi. Mad TV, The King Of Queens, Malcolm In The Middle dizilerinden hatırlayabileceğiniz bu gerçekten komik kadının karakteri tek bir komik sahnede bulunmadan geçip gidiyor. Film bitince de kurgusuyla ilgili kötü bir sürprize tanık oluyoruz. Bir sürü işe yarar ve filmi daha iyi yapabilecek sahne kesilmiş ve filmin sonuna peşpeşe yerleştirilmiş. Çok büyük bir sinemasal deney veya tam bir sinemaptallık var karşımızda. Çoğu sahneyi filmin sonundaki kolajı izledikten sonra bütün bir şekilde anlayabiliyorsunuz. Ha dünyanız aydınlanmıyor tabi, o şekilde de salak sahneler.

Sonuç olarak neden bilmiyorum ama Mistik Olay, The Incredible Hulk dururken gidip bu filmi izledim. Sonuç büyük bir pişmanlık oldu. Scary Movie’leri sevmeyenler hakikaten bu film gibi algılayıp da sevmiyorlarsa haklılarmış. Ben o filmlerde çok daha güzel espriler buluyordum. Maalesef bunda yok, işin kötüsü Anna Faris de yok. AFM Fitaş Beyoğlu’nda kliması yetersiz ufacık bir salonda, Cuma akşamı olmasına rağmen salonda 4 kişi halinde izleyince daha da rahatsız edici oluyor. İlla gidecekseniz bu dediklerimi göz önünde bulundurun.


Not: 1.5 / 5