13 Mayıs 2008 Salı

L'Âge des ténèbres - The Age Of Ignorance (2007)



“Karanlığın Gölgesinde”, birkaç sene önce sinemalarımıza “Barbarların İstilası” filmiyle uğrayan Denys Arcand'ın son filmi. Barbarların İstilası, çizilmiş olsa da sansasyonel sayılabilecek bir afişle vizyona çıkmış ve Amerikan İmparatorluğu'nun çöküşünün devam ettiğinden bahsetmişti. Karanlığın Gölgesinde, ya da İngilizce adıyla “The Age of Ignorance”, “Decline of the American Empire” ve “The Barbarian Invasions”la beraber bir üçleme oluşturuyor. Fakat mesele bu sefer pek Amerikan sayılmaz. Girişte Diane Kruger'ın canlandırdığı hayali star karakteri Amerikan sansürüne biraz laf giydiriyor ama devamındaki işlemeyen aile yapısı hikayesini tamamen Amerika'nın üstüne yıkamayız. Aynı sevgisizlik ve duygusuzluk tüm dünyada var zira. Neyse ki filmin derdi de o değil.


Film orta yaş krizinde diyebileceğimiz bir adamın ilgisiz karısı, alakasız kızları, sıkıcı işi ve işe yaramaz görünen hayatı arasında sıkışması ve kurduğu hayallerle kaçmaya çalışmasını anlatıyor. Bu hayallerin büyük bir kısmı kendisine aşık olarak hayal ettiği bir Hollywood yıldızını da içeriyor. Diane Kruger'ı bu rolde izliyoruz ve kendisini oynamamasına rağmen (Jenerikte sadece “Star” adıyla geçiyor) filmin bir yerinde kendisine “Brad Pitt'le çalışmak nasıldı?” diye sorulması gülümsetiyor izleyiciyi. Diane Kruger büyük çıkışını başrolünde Brad Pitt'i izlediğimiz “Troy”da yapmıştı hatırlarsınız. O filmden beri de hakkının verildiğini söyleyemeyeceğim. Baş karakterimizin diğer bir hayali ise hayatının magazinsel olarak ilgi çekici olduğu. Ya da daha doğrusu sürekli röportaj vermesi gerektiği. Yazdığı bir kitapla veya inzivaya çekilmesiyle mutlaka bir ya da daha çok muhabirin ziyaretini kabul etmek zorunda kalıyor hayal dünyasında. Bu muhaberilerin ve hayatında karşısına çıkan bir çok kadının onu delice arzulayarak, kendini ona sunduğu hayallerine girmeyeceğim. O hayaller için orta yaş bunalımında olmaya gerek yok!


Karısı kendi kariyerine göre çok daha emin adımlarla ilerleyip yükselirken, karakterimizin masa başında milletin dertlerini dinlemek zorunda olması da yardımcı olmuyor tabi. Biraz abartılı resmedilen, sürekli walkman kulaklığıyla gezip, telefonda konuşan kızları ise yine sinir bozucu detaylardan. Neyse ki finale doğru gelen yumuşama dalgası biraz daha gerçekçi kılıyor bu aileyi. Başkarakter Jean-Marc'ın terkedilişinden sonra aşkı bulma çabaları dahilinde karşımıza çıkan role-playing köyü ise inanılmaz bir sekanstı. Yalan söylemeye gerek yok, hikayenin gidişatında çok öenmli değildi, ayrıca kara şövalyeyle dövüşen çelimsiz aşık rolü metaforların en orijinali sayılmaz ama çok keyifliydi izlemek. Bekarlar turunda tanıştığı (bir sürü bekar birbiriyle tanışıyor sırayla) bir kadının peşinden gittiği köy, gerçek hayatın sıkıntısından kaçmak için tarihi karakterlere bürünen insanlarla dolu. Jean-Marc'ın ulaşmaya çalıştığı kız elbette ki bu grubun prensesi ve kimle evleneceğini belirlemekiçin bir turnuva düzenlenmiş. Mızrağını, kalkanını kuşanıp katılıyorlar bu yarışmaya. Prenses tam şövalyenin ellerine düşecekken, Jean Marc sürpriz şekilde kazanıyor. Biraz Şaban filmlerini andıran bir sahne olsa da kaç filmde orta çağ köyünde yaşıyor gibi davranan bir grubun hikayesini izliyorsunuz ki? Kesinlikle çatlakça ama eğlenceli bir sahneydi.


Yönetmen tıpkı sakinleştirici almış bir Lars Von Trier gibi adamın hayatını umutsuzlaştırıp dururken bir yandan da espri yapmaya devam ediyor film boyu. Sadece hasta annesiyle ilgili sekanslar tamamen dramatik ve izleyiciyi fazlasıyla etkilediğini söyleyebilirim. Adamın gerçekten sahip olduğu tek kişisi olduğu hissettiriliyor. Final sekansına geldiğimizde ise adamın çok basit ama öz bir sözle (“Bunu söyleyeceğimi hiç düşünmezdim ama seni şu anda öldürebilirim”), hayatını sefilleştiren insanları terkedip gidiyor. Ben burda biteceğini sanmıştım, seyirciye bir rahatlatma yaşatıp bırakacak diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Bundan sonra bir de Jean Marc'ın hayatını sürdürmesini sağlarken, aynı anda o sefil hayata bağlı kalmasını sağlayan hayal dünyasını yok edişini izledik. Yeni bir yaşam kurma çabası ve eski kavgaların sona ermesi peşinden geldi. Film klasik tarzda açık bırakmayan bir final yaptı anlayacağınız.


Espri anlayışı sağlam bir yönetmen hangi tür film yaparsa yapsın farklı oluyor, dramatik bir hikayede de, komedilerde de o farklılık hissediliyor. “Karanlığın Gölgesinde” en çok buradan kazanan bir film oldu benim için. “Scrubs” dizisini andıran hayali sahneleri, bu mizah anlayışı sağolsun, filmi bölmemiş, bütünlemiş. Yoksa skeçlere dönüşmesi de gayet olası bir tehlikeydi. Jean-Marc'ın hikayesi benzer türde kaç orta yaş bunalımı izlemiş olursanız olun, şans vermeye değer bir hikaye. Belki yönetmenin diğer filmleri kadar sağlam olmayabilir ve kendini o kadar ciddiye almayabilir. Yine de benim için sinemasal olarak bir başarı.


Not: 3 / 5

2 yorum:

edda dedi ki...

bence harika bir filmdi...bir yandan guldururken bir yandan benim gozlerimin dolmasına sebep oldu ozellikle jean-marc'ın annesiyle olan sahnelerde...ayrıca nedense filmden sonra bana bir dinginlik, hayatıma bi geri donup bakma ihtiyacı hissettirdi.Orta yas krizinde biri hatta bir erkek bile olmadıgım halde..filmin son sahnesi son derece sakin bir tempodaydı ve cok tatlı bir huznu vardı.Ayrıca o yuzuklerin efendisi modundaki sahneler cok keyifliydi fantastik dunyayı sevdigimden olsa gerek kendimi baska bi film izliyormus gibi hissettim adam normal hayata donunce ben bu gecisde bocaladım hatta..
amma uzun yazmısım sonuc olarak; yorumların her zamanki gibi dogru ve yerinde ve film benim son zamanlarda izleyip keyif aldıgım filmlerdendi.Beni bu filme goturen kisiye tesekkur ederim her ne kadar planlamadan olsada:)

lecterhouse dedi ki...

takıldığın insanları geç kalmaya alıştırınca katlanıyosun sonuçlarına :P