11 Mayıs 2008 Pazar

Die Welle (2008)



İstanbul Film Festivali'nden Jüri Özel Ödülü'nü kapan “Tehlikeli Oyun / The Wave / Die Welle” Almanya'da bir lisede diktatörlük üzerine yapılan sosyal bir deneyin kontrolden çıkmasını anlatıyor. Sinemalarda bu hafta gösterime girdi ve ben de festivalde kaçırdığım bu filmi izleme fırsatı yakaladım. Çok da memnun oldum açık söylemek gerekirse. Politik düzenler haricinde duygusal öykü akışı pek bir sıradan da olsa, izlemesi çok keyifli, sarsıcı bir deneyimdi.Almanya faşizm üzerine film çekmek konusunda en “olası” ülkelerden biri. Belli ki bu konuda söyleyecek doğrudürüst lafları da var.


Tipik bir Alman lisesinde açılıyor film. Bu bahsettiğim deneyde diktatör rolünü üstlenen adamın halihazırda doğrudürüst, keyifli bir hayatı olduğunu görüyoruz. Güzel bir eşi, işi, kesinlikle güzel bir evi var. Proje haftasında işleyeceği konu olarak “anarşizm”i kaptırıyor ve “otokrasi”yi anlatmak zorunda kalıyor. Dersi seçenler sadece bahsettiğim hoca Reiner keyifli bir adam olduğu için seçmiş. Hocamız da öğrencilerle muhabbet formunda dersi işlemeye başlıyor. Sohbet ilerledikçe, bir deney yapmaktan bahsetmeye başlıyorlar ve (bizim liselerde standart olan) parmak kaldırıp söz alma, ayağa kalkıp konuşma gibi “çok zorlu” kurallarla başlatıyorlar deneyi. Mesele bir kişinin veya grubun yönetimde söz sahibi olup, yasadan üstün olduğu otokrat sistemlerin nasıl olduğunu anlamak. Fakat birlik oluşları fazlaca keyifli geliyor gençlere ve birkaç aklı başında kişi hariç ismini “Dalga” koydukları bir akıma kaptırıyorlar kendilerini. Sonra da mesele kendileri gibi olmayanların dışlanmasına, doğru dürüst bir hayatı olmayanların bu çeteyi kendi hayatları yerine koymasına kadar gidiyor. Bir sürü metaforla da destekleniyor hikaye. Reiner'ın Dalga öğrencilerinin de içinde bulunduğu su topu takımının antrenörü olması gibi.


Filmin hoşuma giden yanlarından biri öyküsünü desteklemesini bilmesiydi. Nazilerin ve neo-nazilerin (ve sempatizanların) fiziksel güçlülüğe verdiği önem, fiziksel olarak kuvvetli görünmeye verdikleri önem hissediliyordu. Reiner'ın sınıfa empoze ettiği disiplin aşkını, kendi vücudunu formda tutmaktaki çabasında da görüyordunuz. Bu fiziksel güçlülük aşkı İsveç'in geçen senelerde Oscar adayı olan filmi “Ondskan / Şeytana Karşı”da da işlenmişti, onu anımsattı bana. Nazi-sever hoca güçlü kuvvetli Erik'i, taraftarı olduğu Almanlara benzetip överken, kilolu arkadaşına yanlış hatırlamyorsam “armut burunlu” gibi nitelemeler yapıyordu. Bunun yanında filmin, işler sarpa sarınca, bu tip yönetimlerin ulusa (yönetimde olmayanlara) verdiği korkuyu, lise gençleri arasında geçen korku filmlerine benzeyerek anlatışı çok güzel bir fikirdi (Dalga karşıtı Karo'nun el ilanlarını bastığı sahne). Yönetmenin genç oluşu hem filmin dinamizminde işe yaramış hem de finale doğru bahsedeceğim mevzuda. Gençlerin ellerine logolarını taşıyan etiketlerini ve boya spreylerini ilk aldıklarındaki yönetmenlik ayrıca çok güzeldi. Buluşup arabalara dağılış sekansı nedense oldukça etkiledi beni, gençlere bir anda dolan saçma enerjiyi çok iyi hissettirdi bana.


Güzel olmayan şeyler ise tamamen duygusal öğelerdi. Kendini olaya fazla kaptıran Tim karakteri oldukça tanıdıktı, deneyi yapan hocanın karısıyla arasının açılması, Dalga taraftarı olan çocuğun, taraftar olmayan kız arkadaşına tokat atması, bilhassa Tim'in finalde geldiği yer “Aptallar İçin Kontrolden Çıkan Akım Filmleri” gibi bir kitaba mevzu olacak türdendi. Yine de Reiner karakterinin tahmin ettiğimin tam tersine resmen aklı başında bir adam oluşu, egosuna oldukça az yenilişi beni etkilemedi değil. Genelde suç hep başlatan karakterin üstüne atılır biliyorsunuz, burda ise mesele kendini kaptıran gençlerdi. Ne olacağını merak eden hoca değil.


Bu da beni asıl meseleme getiriyor. “Tehlikeli Oyun” aslında olduğunu zannettiğiniz politik film değil. Tam anlamıyla bir “kayıp gençlik”, “x nesli”, “y nesli” ya da hangisine yetiştiysek, o neslin filmi. Kendini boşlukta bulan gençlerin ilk buldukları oltaya nasıl yakalanacağıyla ilgili bir film. Gregg Araki bu gençleri partilerde sürttürüyordu, The Rules of Attraction aşk üçgenine sokuyordu, bu film ise sosyal bir deneye malzeme ediyor. Böyle olmasa, mesele gençlerin içinde bulunduğu boşluktan ibaret olmasa, gerçek bir olaydan esinlenen film “Şu karakter şu kadar süre hapiste kaldı, şu yaşadı, şu öldü” diye bitmez miydi? Son sahneden benim hissettiğim önemli olanın Reiner'ın hikayesi değil, gençlerin sosyal hayatı olduğuydu. Yani baştaki klişe “Bizim neslin uğrunda savaşacak nesi var ki?” lafları politik senaryoların şablonundan değil, bu bahsettiğim alt metne gönderme yapmak içindi bence. Yönetmenin genç oluşu da ikincil olarak buna yarıyordu (bkz. üst paragraf). Sonuç olarak “Die Welle” iyi bir filmdi, izleyiciyi yakalamasını bilen bir filmdi, söylemeye biraz da çekiniyorum ama buldukları selam da çok güzeldi. Sinemalardan gitmeden yakalayın.


Not: 4 / 5

Hiç yorum yok: