30 Mayıs 2008 Cuma

Coming Soon

Sevgili okurlar, bu kurak dönem için ne kadar üzgün olduğumu söylemiştim. Size ufaktan geçirdiğim günleri anlatsam hak verirsiniz. Ben telekomünikasyon mühendisliği 4. sınıf öğrencisiyim ve finallerim bir veya iki sene önce vermiş olmam gereken derslerin finalleri. Daha doğrusu finalleri idi. Bugün itibarıyle gitti. Madem bu blog işi günlük maksadıyla yapılmış biraz kullanayım.

Bölümün en temel derslerinden olan biri Analog İşaret İşleme'yi sonunda verdim (diye tahmin ediyorum). Çoğu arkadaşım bunca sene okuyup halen Fourier dönüşümünü bilmediğim için dalga geçiyordu benle. Halen daha uzmanı değilim tabi! Peşine son sınıf derslerinden fiber optik sistemleri, bugün de statik ve mukavemeti geçtim.. Tabi öyle umuyorum, notlar açıklanmış değil. Ancak şaka maka senelerdir aynı hafta içinde ilk defa bu kadar ders çalıştım, yumurtanın kapıya dayanmasıyla, bir uzvun 3.5 atmasıyla ilgili deyişleri andım sık sık. Sarhoş gibiydim resmen bugünkü son sınav öncesi ve sonrası. Utanmasam fakültede sevinç çığlıkları atacaktım. İğrenç başlamıştı zaten bu eğitim öğretim yılı, bittiğine çok memnun oldum.

Efendim bilgisayarım da kafayı yedi. Geçen virüs olduğundan neredeyse emin olduğum bi programı inatla ve ısrarla çalıştırdım, bildiğin zorla bulaştırdım virüsü. Şimdi bir sürü siteye girmeme izin vermiyor bir şekilde. Format yakındır, son formatı olacak bu. Sonra yeni bilgisayar inşallah.

Bugünlerde okuduğum başka güzel bir şey kısa öyküm "Kal" hakkında yapılmış yorumlardı. Tamam iki üç tane var ama yine de çoğullar! Ayrıca çok güzel şeyler yazmışsınız, hissetmişsiniz hikayeyi gerçekten. Çok memnun oldum. Yenisi de yakında yoldadır. Bu aralar blogla ilgili iki fikrim var, biri kısa öykü gibi edebi yazılara daha çok yer vermek, diğeri ise şimdi açıklamayacağım, çok eğlenceli bir konsept. Asparagas etiketli yazılar biraz artacak, onu söyleyeyim sadece.

Bugün bütün ruhunu kaybetmiş bir şekilde tv'den sinemaya transfer olan Sex And The City'i izledim. Yazısı yakında yayında olacak. Ha, vizyondaki romantik komedilere 5 basar belki ama yine de bir hayal kırıklığı. Dizinin güçlü, bağımsız kadınının aksine, filmde kadın hayatı erkek parametresinden başka bir şeye bağlı değilmiş gibi resmedilmiş. Finali de ayrıca kötüydü, inşallah devamı gelir, daha güzel bağlarlar.

Ufaktan değinmemiz gereken şeyler.. Hande Yener'in yeni albüm kapağı çok güzel, tek ve büyük bir kusuru var: kendi resmi. İlgi çekici filmler piyasada: Year of the Dog, Fahreneit 451 şu an özellikle merak ettiklerim. Bugün sevgilimle üçüncü yılımızı kutluyoruz, Allah bozmasın (yazmayacaktım, dayanamadım). Bir kaç güne Olimpos'a gidiyorum, geçen sene çok eğlenmiştim, bu sene de öyle olacak inşallah. Ayrıca katıldığım İKSV destekli Jameson Whiskey reklam filmi yarışmasının sonuçları yakında açıklanacak. Yarı finali geçersem yayınlarım reklamı burda. Tabi kazanmayı umuyorum asıl, oldukça güzel bir çalışmayla katıldım. İyi enerjiler yollayın.

Takip eden herkese teker teker teşekkür ediyorum fırsat bulmuşken. Gerçekten yazmayı o kadar seviyorum ki, burda paylaşmasam ve paylaşacak sizler olmasanız, çok eksik bir şeyler olurdu hayatımda. Şu bilgisayarsız dönemi atlatana kadar, şu hemen yanda linki duran "Kal" isimli kısa öyküye bir şans verin derim ben. Herkese sevgiler..

29 Mayıs 2008 Perşembe

Mayıs Sıkıntısı

Blogun rezalet durumda olan güncelliği için hepinizden özür diliyorum. Hiçbir zaman dostum olmayan gıcık bilgisayarım çok fena durumda. Sadece yavaşlığı değil, kendi bloguma (ayrıca gmail'e, facebook'a) sokmuyor beni inatla. IP gizleyen siteler vasıtasıyla yazıyorum şu an, onlarla çalışmak da pek kolay olmuyor tabi ki. Bilgisayar sorununu çok yakında çözeceğim, yarın itibarıyle ömür törpüsü finallerim de bitiyor. Sonra hasret gidereceğiz. Bu arada eski yazılara bir göz atın isterseniz. Keyifli okumalar.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

Hande Yener - Hipnoz (Albüm Değerlendirmesi)



Kısmen güzel haberlerimiz var, Hande Yener'in yeni albümü tamemen boş değilmiş. İmajının yanında, destek verdiği müzikler ve son klipleriyle pek ümit vermeyen sanatçı, müzik piyasamızı tepe taklak ettikten sonra hayranlarından başkasını pek tatmin etmeyecek bir albüm yapmış. Peki albüm kimi tatmin edecek? Elbette kendisini. Artık pop piyasasıyla işi kalmadığını bangır bangır söylemekten çekinmeyen Yener'in kişisel projeleri “Nasıl Delirdim?” kadar başarılı olsa çok daha memnun olurduk tabi. Kendi istediği müziği yaptığı için kimseyi eleştirecek değiliz, maalesef her “tutku” projesi sanatsal olarak başarılı olmuyor.


Daha önce ayrı bir yazıda yazdığımız Hipnoz şarkısı aldığı nota uygun olarak (5 üzerinden 2.5 almıştı) albümün de tam ortalarında duruyor kalite açısından. Dün sample'lardan edindiğim izlenimin beni yanıltmadığını gördüm. Harun Tekin'in sözlerini yazdığı “İyi Günler” ve Hande Yener sözleriyle “İp” (ikisinin besteleri de Erol Temizel'e ait) albümün en iyi iki şarkısı. Üstelik bir önceki kusursuz albümün içinde sırıtmayacak kadar iyiler. İp, “Şu An Erken” ve “Fırtına”yı andıran, ki bunlar “Nasıl Delirdim?”in baskın karakterini yansıtan şarkılardır, çok sağlam bir parça. Nakaratta özellikle iyice güzelleşiyor, keşke albümün sonuna itilmeseymiş. “İyi Günler” ise Yalan Olmasın gibi, mesafeli bir duygusallığı kendine çok iyi yedirmiş bir çalışma. Hani dikkatle dinleyince tüyleri diken diken tarzda bir iş. Ayrıca Mor ve Ötesi'nin Cambaz'ını aşk şarkısı zannedip “İki gözüm, eminim sen yoksun..” diye bağıranlar, Harun'un bu şarkıdaki “İyi günler de oldu, yalan yoktu, şer yoktu. Anladım sonra sen yoktun.” sözleriyle kendilerini tatmin edebilirler. İki şarkının altyapısı da albümün en dikkat çekicilerinden. Hande Yener kendisinden bekleneni bu iki şarkıda ve belki iki şarkıda daha vermiş: Kumar (Putlar) ve Sanma. Bu çiftin sözlerinin de ilki Harun'dan, ikincisi Hande'den. Demek ki oldukça olumlu bir iş birliği olmuş bu. Albümün su seviyesinin üstündeki 4 şarkısı bu bahsettiklerim. Burdan sonra su seviyesine ve altına iniyoruz.


Vasatlardan olduğunu söylediğim Hipnoz belki club ortamında başarılı olabilir. Albümde bu potansiyele sahip başka şarkı yok maalesef. Daha önceden çıkış şarkısı olarak lanse edilen Pinokyo 10 şarkılık albümün kesinlikle dip noktası. Apayrı albümü satsın diye içinde bulunan fakat çizgisini aşağı çeken “Aşkın Ateşi”nden bile daha kötü bir şarkı. Üstelik Hande'nin yorumu çok itici. Zaten bir bu şarkıda “Pinokyo” deyişi bir de “Yarasa”da “bile bile” deyişi insanı kıl ediyor. Neyse ki Yarasa'nın nakaratı işi kurtarıyor ama “Pinokyo”, Hande'nin yıllardır yaptığı en sıradan albüme bile yakışmıyor. Bu ayarda diyebileceğim bir başka şarkı da “Yaban Gülü”. Sözler ve melodi gıcık bir tekerlemeye dönüştükçe şarkıya göstereceğiniz tahammül azabilir. Hande'nin sözlerini yazdığı şarkılarda bu sefer partner kullanmayışı bence iyi olmamış. Çoğu yerde melodiye fazla/az gelen cümlelerin yanında, “Nasıl Delirdim?”deki etkileyicilik de kesinlikle yok. Mete Özgencil ekolünden gelme sözler resmen, ki Özgencil başarılı bir müzisyen olsa da söz yazımı konusunda ne kadar sınırlı olduğunu dikkatle dinleyen herkes bilir.


Kalan şarkılardan “Gece Gündüz”, kısaca eli yüzü düzgün diye tanımlanabilir, “Burdayım” ise meslektaşlarına giydirdiği laflarla dikkat çekiyor daha çok. Öyle “olmazsa olmaz” şarkılar değil ikisi de. Albüm bittiğinde çok samimi söylüyorum ilk tepkim Nasıl Delirdim'i açıp dinleme isteğiydi. 5 üzerinden 5'lik bir albümdü o, kesinlikle piyasanın kurallarına göre oynamıyordu ve kişisel olduğu çok belli şarkılar içeriyordu. En “hit” olanı bile safkan ilan-ı aşk şarkısıydı (Romeo). Şimdi muhtemelen poptan uzaklaştıkça üstüne gelen piyasaya bir tepkidir bu albüm. Nasıl delirdiğini yeni yeni gösteriyor belli ki. Konserlerde "Mazeretim Var Asabiyim Ben'i boşuna söylemiyormuş demek. Ancak bana kalırsa biraz sakinleşip, kafasını toplayıp, asabiyetini dizginlerse daha adam akıllı işler çıkabilir ortaya. Verdiği yeni röportajlar da bunun kanıtı. İngiltere'ye gideceğini ilan ederken, buranın müzik endüstrisini eziyor da eziyor. Dünyanın en güzel müziğini yapan memlekette tutunmak her babayiğidin harcı değil elbette. Popüler müziğimiz kendini yukarı çeken bir ismi hazır bulmuşken kaybetmemiz iyi olmayacaktır. Zaten daha önce de yazmıştım bizim pop kraliçelerimiz çok kısa süreli oluyor diye. Belli ki endüstrinin b*k yemesiymiş.


Hande Yener'e kişisel bir notla bitirmek istiyorum yazımı. Öngörümün yanlış çıkmasını ve albümün hit olmasını can-ı gönülden istiyorum. Bu yıl peşpeşe albüm çıkaran Ferhat Göçer, İsmail-YK ve Serdar Ortaç'ı 2009 yılbaşında “geçen yılın en çok satan üç ismi” olarak görmek istemiyorum! Şarkılarında söylediğin kadar cesur ve gözü karaysan kalıp savaşmanı rica ediyorum. İnsanların kendi ülkelerinde doğmasının mistik bir sebebi vardır ve bu herkes için geçerlidir. İngiltere'de underground olmak için bile çabalayacağına, burada seninle aynı dili konuşan insanlara şarkılarınla ilham vermeye devam edebilirsin. Tabi en çok ikisini birden başarmanı isterim. Bir dahaki albümünde nasıl delirdiğine dışardan bakıp anlatabildiğin şarkılarını dinlemeyi umuyorum. Asabiyetin tam göbeğinden çıkınca o kadar da iyi olmuyorlar.


Not: 3 / 5

25 Mayıs 2008 Pazar

Cannes'da En İyi Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan!



Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivali'ne katıldığı Üç Maymun filmiyle En İyi Yönetmen ödülünü kucakladı. Ne kadar büyük bir onur! Törende ödülü Faye Dunaway'den alan Ceylan'ı tebrik ediyor, filmi en yakın zamanda görmeyi umuyoruz.

24 Mayıs 2008 Tarkan İstanbul Konseri



Koyun olmayan yerde megastar denilmesine hiçbir itirazımın olmadığı Tarkan'ı en son izlediğimden beri yaklaşık üç sene geçti. İngilizce albümü öncesinde Avea sponsorluğunda çıktığı turnede İnönü Stadyumu'nda görmüştüm şovunu. Henüz ülkede 100.000'in altında satan hiçbir albümü yoktu o zamanlar, görece daha büyük bir stardı. Bir stadyumu konseri oluşunun da ayrı bir güzelliği vardı tabi, öyle her starım diyen stadyum dolduramıyor. Tarkan yeterince doldurmuştu. Onun peşine Bilgi Üniversite'sinin şenliklerinde izleyince insan biraz burkuluyor tabi. Dudu EP'sinden beri grafiği sürekli düşen bir kalitede müzik sundu, müzik endüstrisi zaten can çekişiyor, hem maddi boyutta hem de kalite anlamında. Tek para kaynağı konser olunca Beyazıt Öztürk'ün gayet güzel şovuna çıkmayan Tarkan, Bilgi Üniversitesi'nin şenliklerine çıkar oldu. Yine de şaşırttığını hemen belirteyim, sahne kocaman ve çok gösterişliydi.



(kocaman sahne, İstanbul Ağlıyor'u söylerken)


“Come Closer”la kendisinin, “Metamorfoz”la benim yaşadığım hayal kırıklığı sonrasında Tarkan'ı görmek için delirmiyordum açıkçası ama beraber gittiğim grup eğlenceli olunca, bedava girince iş çekici oldu. Gittiğimde gördüm ki sahnenin ta çatısına kadar uzanan 6 (veya daha fazla) uzun ekran kurulmuş, zemin ışıklı, ufak da olsa podyum var, dedim ki “Megastar deyince en azından bu kadar olacak demek ki.” Şaka maka yerli konserler içinde gördüğüm en iy sahnelerden biriydi, Maalesef Tarakn'ın dansçısı, şovu ve dolayısıyla olmayan şovun teması, konserin bir bütünlüğü yoktu. Dolayısıyla ekranlar sadece uyumlu-uyumsuz görsel malzemeyle desteklediler performansı. Akademi Türkiye yarışmacısı Tümuçin olduğundan yüzde 90 emin olduğum vokalisti İngilizce birkaç parçayla konser öncesi kalabalığı gaza getirdi, o arada ezan okunda ve müziği kestiler. “Ay hiç profesyonel değil!”ler ve “Helal olsun sana!”lar birbirine karıştı. Benim hoşuma gitti açıkçası, samimi bir durumdu en azından. Her neyse, Timuçin indikten biraz sonra Tarkan sahneye çıktı. Tabi ki “Vay Anam Vay” ile. Albümün tek hitini başta söylemesi lazımdı ki sonra tekrarlayabilsin. Bu şarkıda coştuk ama şunu farkettim ki Metamorfoz hakikaten boş bir albümmüş. Hani bazı albümleri sevmezsiniz ama konserde çıkar asıl potansiyelleri ortaya. Zaten eski-yeni şarkıları konserde yeni bir düzenlemeyle asla sunmayan Tarkan'ın son albümü, CD'de olduğu kadar konserde de sıkıcıydı. Kalabalık elbette eşlik etti ama eski şarkılarla karıştırıp söyleyince yeni şarkıların ne kadar basit olduğu gün gibi ortaya çıktı. Kabul etmeyen hala etmesin ama bence gayet bariz.


(görseller idare ederdi)

Vay Anam Vay'dan sonra, Arada Bir ve Kış Güneşi ile devam etti. Sıkıcı falan dedim ama yeni albümden 8 tane şarkı söyledi Tarkan. Gün Gibi ve Çat Kapı'yı atladı sadece. Eskilerden elbette hemen her hitini söyledi. Vazgeçemem, Aacayipsin, Unutmamalı, Şımarık, Kuzu Kuzu, Hüp (klibi de olan remix versiyonuyla), Dudu, Gülümse Kaderine yeni şarkılardan çok daha fazla coşturdu. İşin ilginç tarafı Tarkan'ın İngilizce albümü tamamen göz ardı edip, bir tane İngilizce şarkı bile söylememesiydi. Sebebi muhtemelen yanlış single seçimlerinden dolayı hiçbirinin hit olamamasıydı ama en azından o parlak olmayan dönem hakkında rahat olduğunu gösteren bir temsili şarkı söyleyebilirdi.


(ekranda kalabalık, etrafımda kalabalık)

Seyirci Tarkan'ın kendisinin de sık sık söylediği gibi inanılmazdı. Ben açıkçası Tarkan'ın bu kadar sevildiğini bilmiyordum. Beraber gittiğimiz bütün kızların mekandan Tarkan'a aşık ayrılması normaldi ama tipine bakıp arabesk dinlediğini tahmin edeceğin erkeklerin arkadaşlarının sırtına çıkıp “Tarkan! Tarkan!” diye bağırması benim için şaşırtıcı bir manzaraydı. Finalde bu seyirci faktörü çok komik bir şeye sebebiyet verdi. Birkaç sene önce bizim konser kitlesinin “bis” gibi bir alışkanlığı yoktu. Benim gittiğim çoğu konserde öyle alkışla sahneye geri getirme durumuna rastlamazdım. Birkaç senedir bunu sık sık görüyorum artık ama şimdi de 2.bis durumu yok normalde. Tarkan en son izlediğim konserinde de tek bis yapmıştı. Bu sefer sahneden ilk ayrıldığında (gıcık şarkı Dilli Düdük ile) kimse yerinden kıpırdamadı, alkışladık ve Tarkan direnmeden sahneye döndü. Gülümse Kaderine ile, ki bence çok güzel bir şarkısı, oynattı bizi, sonra o kadar uzun bir final yaptı ki herkes gideceğine kanaat getirdi. Orkestraya alkış, ona buna alkış, kendimize alkış falan. Çıkıp gidince herkes dağıldı bir anda. Fakat meğersem bir bis daha varmış (Vay Anam Vay'ı tekrar söyleyeceğini şerefsizim biliyordum). Üstelik patlayan konfetiler bilmem ne hep bu kısma ayrılmış. Kalabalık dağılınca vokalistler zorla alkışlattılar milleti. Onlar sahnede el çırpıyordu, ufaktan müzik duyurdular bize, hani bitmediğini anlayalım diye. Neyse millet daha iki kuruşluk alkış yapmadan Tarkan tekrar çıktı. Tahmin ettiğim gibi Vay Anam Vay'ı söyledi (Klavyenin çalışında bir tuhaflık vardı ama ne olduğundan emin değilim). Konfetiler patladı. Dağılan kalabalık geri dönene kadar benim grup çoktan en öne doğru yürümüştü tabi. Baya yakındık artık Tarkan'a. Tasdik ettim ki, koreografi yapmasa da, geçen konserin aksine dansçı çıkarmasa da, konserde teatral hiçbir şey bulunmasa da Tarkan sahneye yakışan bir adam. Bu ilk dediklerimin eksikliği yüzünden dünya piyasasında kalıcı olamadı belki ama sahip olduklarını da söylemek lazım. Hakikaten bakışlarıyla, Karma albümünden beri hiç değişmeyen dansıyla, mimikleriyle sevenlerinin aklını başından almasını bildi. Ben hem bunları takdir edip hem de sahnedeki konuşma özrüne gıcık olmakla meşguldüm. Sahnedeki sanatçı orkestraya “Sırada ne var?” deyince, şarkı girmeden önce “Hadi bakalım.” deyince gıcık oluyorum elimde değil. Gazinoda değiliz sonuç olarak.



Konserde bir gerçek daha açığa çıktı. Kır Zincirlerini, Tarkan'ın en güzel şarkısıymış meğersem. Ben bu kadar sağlam Avrupa diskosu altyapılı bir Türk şarkısı dinlemedim. Eğer İngilizce sözlü olsaydı Avrupa'da halen hatırlanan bir şarkı olacaktı eminim, şimdi 90'lar partilerinde gümbür gümbür çalıyor olacaktı. Yazık ki Tarkan ,Avrupa'nın disko sevip Rnb sevmediğini unutarak Come Closer gibi bir albüm yaptı ve istediği patlamayı yakalayamadı tabi. Tarkan'ın kesinlikle şansı vardı yurtdışı için, bunu kimse inkar edemez. Doğru tercihler yapsa Rusya'dan, Almanya'dan daha fazlasını da fethetmiş olacaktı. Şimdi ise tekrar deneyeceğini sanmıyorum.



Sonuç olarak konsere, tasarımından dolayı yüksek puan, Tarkan'ın performansından dolayı yüksek puan, Metamorfoz turnesine dahil olmasından dolayı düşük puan vermek uygun gözüküyor bana. Yerli sanatçılar içinde, en potansiyel sahipleri halen barda sahneye çıkarken, daha iyi bir şey beklemiyorum. Elbette ki Kylie'nin üstünden daha bir hafta geçmeden, gidip bu konseri övgüye boğmam mümkün değil, hala Kuruçeşme'deki şovun etkisindeyim ben. Ancak Tarkan zannettiğim gibi ölmediğini, sadece kötü bir albüm kurbanı olduğunu gösterdi bana. Dedik ya, koyun yok.. Buna da şükür..



(konser hatırası)

23 Mayıs 2008 Cuma

Hande Yener: Ödül Törenlerine İnancım Kalmadı



Hande Yener'den ödül törenleriyle ilgili bir açıklama gelmiş. Çok sağlam konuşmuş tebrik ediyorum:

"Uzun yıllardır emek verdiğim mesleğimde çok güzel başarılar elde ettim, etmeyede devam ediyorum ve heyecanım da hep artmakta. Aynı bugün gibi…Evimde ilk günden beri çok mühim ve gerçek bir sürü ödülüm de oldu…Ama ben esas ödülün dinleyicilerim olduğunu hep biliyordum yine de onurlandırılmak veya hakkınızla ödül almak inanılmaz heyecan verici , ancak ben bu konuda artık bir heyecan duyamıyorum. Çünkü ödül törenlerindeki şaibeler bile bile katlanılıcak gibi değil,mesleğimle uzaktan yakından alakası olmayan bu organızasyonlarda ismimin kullanılmamasını, aday olarak bile gösterilmememi mesleğime olan büyük saygım ve sevgimden dolayı rica ediyorum. Bu benim için bir birikimdir.Özellikle bir ödül törenine değil hiçbirine katılmayı hiçbir zaman düşünmüyorum… Teşekkürler…"


Müzik dünyamıza böyle sanatçılar lazım. Çarpmış lafı yüzlerine. Üstelik hani "ödül alamadım da şirretleşeyim" durumu yok, daha geçen hafta ödül alıyordu. Tebrikler.

22 Mayıs 2008 Perşembe

20 Mayıs 2008 Kylie Minogue İstanbul Konseri



Olması gerektiği gibi efsaneviydi Kylie Minogue'un İstanbul konseri. Uzun saatler boyunca bilet kuyruğunda beklemeler (ben biraz şanslıydım bu konuda), kapı açılınca koşarak ön sırada yer tutmalar, saatlerce süren Kylie sohbetleri, tur kitapçıkları, çığlık çığlığa bir kitle.. Her şey mevcuttu. Ama en önemlisi seksi cücenin bizzat kendisi de mevcuttu. Sahneye çıkış anını asla unutmayacağım sanırım. O kadar çığlık vardı ki kadının sesi duyulmuyordu bile.



(küçük sahne)


Aslında arenaya ilk girdiğimizde kocaman bir hayal kırıklığı yaşadım. Bizden önce sadece 2 ülkede uygulanan küçültülmüş sahne kurulmuştu. Asansör içermeyen ve şovun çok önemli parçalarını desteklemeyen bu sahne ancak sığmıştı Kuruçeşme'ye. Zaten aklım hiç almamıştı bütün sahnenin oraya nasıl kurulacağını. Bu dev konseri açık havada yapmak gibi yanlış bir kararı veren sonra da bu alanın ufacık Kuruçeşme Arena olması gerektiğini düşünen organizatörlere selamlarımı söyledim konser başlayana kadar. Abdi İpekçi'nin nesi vardı ki? Enrique kadar kıymeti yok muydu Kylie'nin? Turkcell burayı uluslar arası organizasyonlar için cazibe merkezi yapmak istiyorsa sadece manzarasına güvenmemeli.



(fikret'in speakerphone tişörtü)


Konser başlamadan önce kenarda boş boş dolaşan dansçı Marco Da Silva'yı farkettik. Showgirl turlarının ikisinde de danseden Marco'yla tanışmadan edemezdik tabi. Sahnenin küçüklüğü hakkında biraz muhabbet ettikten sonra hazırlanmaya gitti. Turnenin parçası olan biriyle sohbete girmek inanılmaz gaza getirdi bizi, o andan sonra sahnenin küçük olmasını pek takmadım. Bu limit yüzünden Japon temalı kısmı izleyemesek de, Kylie kendini (daha doğrusu organizatörleri) affettirdi.



(marco da silva)


Sahneye çıkışını tam da istediğim gibi Speakerphone ile yaptı. Kendi standartına uygun olarak sadece 10 dakika gecikmeyle başladı konser. Işıklar kararıp backdrop videolar gösterilmeye başlayınca çığlıklar ve takdirler birbirine karışıyordu. Speakerphone'un orijinalinden daha gaz olan aranjesiyle zıplarken asansörü olmadığı için dekoratif hoparlör setinin arkasından çıktı Kylie. Uzun bir süre bağırmaktan hiçbir şey duymadık. Işık, ses sistemi, şovun tasarımı dahil her şey inanılmazdı. Şarkıyı en büyük hiti “Can't Get You Out Of My Head”e bağladığında kalabalık iyice coştu. Kylie de ilk kez bu şarkıda dansçılara eşlik etti. Peşine yeni bir şarkı olan Ruffle My Feathers ve In Your Eyes'ı söyledi. Tam bu saniyede düşünceli arkadaşlarımız tarafından sahne önü kısmına (375 YTL'lik bileti olan kısım) çağırıldık. Konserin burdan sonrasında Kylie ile aramda 10 metre vardı.



(bu kadar yakındım)


Amigo kız temalı ikinci kısmın hemen başında Kylie bacakları 180 derece açık vaziyette havaya kaldırıldı ve şarkıyı mükemmel söylemeye devam ediyordu. Yeni albümün en vazgeçilebilir şarkılarından biri olan Heart Beat Rock çok güzel şekilde icra edildi ve albümün single'larından biri olan “Wow”a bağlandı. Peşine “Shocked”ı dinledikten sonra üçüncü temaya geçtik. Maalesef sahne yüzünden normalde yaptığı gibi dev bir kurukafanın üstünde inemedi ancak bu kısım Kylie'nin kendine has şarkılarından oluşuyordu. Like A Drug'dan sonra mükemmel yeni mix'iyle “Slow”u ve ne kadar esaslı bir konser ve karaoke şarkısı olduğunu farkettiğim “2 Hearts”ı söyledi.


Konserin akışı biraz değiştirilmişti, sonda olması gereken gemide parti temalı kısmı biz biraz daha erken izledik. Martinilerden, bikinilerden bahsedip, Copacabana'yı söyleyince insanın deniz kıyısına gidesi geliyordu konser biter bitmez. Spinning Around'la baya coştuktan sonra slow şarkıları söylediği kısma geçtik. Yeni bir şarkı olan Flower, bilmememe rağmen hemen sevdirdi kendini, I Believe In You'nun ballad versiyonu da çok güzeldi. Kylie burda mavi ve sade bir elbise giyiyordu ve boğazın kıyısında, hisli şarkılarla beraber mükemmel bir atmosfer yaratıldı.



(flower)


Bis kısmına geçmeden önce, Siyah&Beyaz temalı bölümü izledik. Buranın sona bırakılması doğru olmuş, en çok burada kudurduk. Your Disco Needs You'da Kylie bana ve arkadaşıma baktı, deli gibi eğleniyor olmamızın hoşuna gittiğini gösteren bariz bir mimik yaparak gülümsedi (Allah belamı versin doğru söylüyorum), arkadaşımla şok içinde birbirimize baktık ve zıplamaya devam ettik. Şarkının sonuna doğru Showgirl'de yaptığı gibi neredeyse sopranoya çıktı kadın. Kalabalık yine çığlık çığlığaydı. En sevdiğim Kylie şarkılarından biri olan Step Back In Time'a acapella bir giriş yaptı ve biz yine zıplıyorduk müzik olmasa da. Müzik sonradan girdi, şarkı bittiğinde albümün büyük hitlerinden In My Arms başladı. Bu şarkı boyunca dönen videolar inanılmazdı. İzleyici o kadar eğlendi ki “albümün ilk single'ı bu şarkı olsaymış keşke” diye düşündüm. Şarkının bitiminde Kylie teşekkür edip sahneden ayrıldı.



(kylie kendinden geçen seyircileri taklit ederken)


Bis kısmı (alkışlayıp geri getirdiğimiz kısım) resmen bize özeldi. No More Rain'i söyledikten sonra küçük sahnede izleyen ülkeleri teselli etmek için söylediği Love At First Sight'ı söyleyip veda etti ama biz bırakmadık. Kalabalık hep bir ağızdan “I Should Be So Lucky”i söylemeye başladı. Kylie dinleyip dinleyip şapşal bir ifadeyle “Bana bir şey mi anlatmaya çalışıyorsunuz?” deyince herkes güldü. Bu ısrara dayanamadı elbet (Madonna olsa kıçını dönüp gitmişti çoktan) ve sadece istediğimiz için şarkıyı konserin sonuna ekledi. Herkes zıp zıp zıplıyordu normal olarak. Finalde uzun uzun selam verip ayrıldı sahneden. Hoşuna gitmişti belli ki dev ilgi. Mükemmel bir ilk konser olduğunu söyledi Türkiye için, kesinlikle geri geleceğini de söyledi. Klasik veda cümlesiye veda etti bize: “Love to you all. Good night..”



(finali çok güzeldi)


Atladığım çok şey var elbette ama hepsini sığdırmak zor. Kalabalıkta çıldıranları taklit etmesi, fotoğraf çeken birine poz vermesi (kameralar hep o anda çalışmaz nedense), zorla söylediği “Eğleniyor musunuz?” cümlesi, Your Disco Needs You'nun sonunda saçının saçma sapan bir hal alması, Boğaz'a yağdırdığı övgüler... Hepsi inanılmazdı. Yine de en çok etkilendiğim an sahneye mükemmel şarkısı Speakerphone ile çıkışıydı. VIP alanında rastladığım ünlüler Kylie sonrasında pek bir soluk gelse de çocukluk aşkım Şebnem Dönmez'i görünce yine nutkum tutuldu. Burcu Güneş'in ekrandaki negatif enerjisine rağmen ne kadar güzel bir kadın olduğunu gördüm. Burak Kut, Yonca Evcimik ve Kylie'ye kendi kardeşi Dannii'den daha çok benzeyen Demet Evgar oradaydı. Çıkışta Marco'ya yine musallat olup iki dakika sohbet ettik. Biraz ezikçe oluyor kuyruğunda dolaşmak ama kaç yılda bir göreceğim ki adamı zaten?



("love to you all..")


Arenadan ayrılırken konserin ne kadar güzel olduğunu ve asıl sahnesinde izlesek ne kadar daha güzel olacağını düşündüm. Belki yaz boyu devam ederken başka bir durağında daha yakalamam mümkün olur. Şimdi istediği astronomik rakamlar yüzünden Türkiye'ye gelmesi iyice zorlaşan Madonna'yı düşünüyorum da hakkaten mesele bu kadar mı maddi gerçekten? 93'ten beri görmediği bir izleyiciye bu akşamı yaşatmak (ki belli ki köle olacaklar sana) ve onlardan alacağın inanılmaz alkışın önemi yok mu? Biraz daha mütevazi olup hiç ziyaret etmediğin yerlerde konser vermek daha manalı olmaz mı? Belki de konser biletlerini satın alıp sonra fiyatlarını şişirip tekrar satan firmalarla ortaklık eden bir kadından çok şey bekliyorumdur. Ancak öyle ya da böyle uluslar arası bir star olan Kylie'nin mütevaziliği, sevecenliği, sponsor Advantage'la yaşadığını duyduğum sürtüşmeye rağmen bize mükemmel bir enerji yansıtması ilham vericiydi. Kendisini çok seviyordum, bundan sonra daha çok seveceğim. Konseri kaçıranlar için de teselli edecek birkaç söz söylemek isterdim ama ne desem yalan olacak. Ders alın, bir dahakini kaçırmamaya bakın.

Türkiye Box Office 16.05.2008 - 18.05.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

O... Çocukları

1

125.750

125.750

2

Yasak Krallık

2

29.607

122.094

3

Iron Man

3

21.118

198.509

4

Burada Olan Burada Kalır

2

12.179

46.693

5

Şantaj

1

10.059

10.059

6

Üç Haydut

1

5.733

5.733

7

Horton

5

4.367

138.665

8

96 Saat

2

4.247

18.241

9

Hep Seni Aradım

1

4.055

4.055

10

Altın Şans

3

3.037

55.912



İsmine rağmen star kadrolu “O.. Çocukları” 100.000'i aşkın bir seyirciyle listenin tepesine yerleşti. Bu demektir ki (kontrollü deneylere devam etmek lazım ama) Özgü Namal bizim genç neslin gişesi en garanti sinema yıldızıdır. Star sistemi artık kaybolup gtti ülkemizde, iki üç tane kaldı ama yeni nesilden yetişiyor olabilirler. Özgü Namal televizyona dönmezse belki birkaç sene için akranlarından daha az kazanır ama sonra sinemada film başına servet ödenmeye başlar kendisine. Epeydir iş yapmayan filmi çıkmadı, umarım bu zinciri kırmaz. Demet Akbağ da önemli bir faktör elbette ama onun gişesinden çok filmin kendisine faydası olduğunu düşünüyorum, fragmanında beğenmediğim oyunculuğuna rağmen. Filmi de hiç izleyesim yok Allah sizi inandırsın. Kötü olduğunu hissediyorum, çok da güçlü hissediyorum. Sinemadan anlamayıp hakkında yazmaya devam eden, memleketteki her yakışıklı-güzel insana tapınan yalaka köşe yazarları bile vasat dedilerse bir sorun vardır bence.


Listenin diğer yeni filmleri Hugh Jackman, Ewan Mc Gregor ve Michelle Williams'ı içerip yine de bayık gözükmeyi başarabilen Şantaj, fragmanıyla 3 yaşın altına hitap ederek sinir bozan Üç Haydut ve seneler önce Amerika'da gösterilip DVD'ye düşen ama bizim burda nedense sinemaya getirdiğimiz Hep Seni Aradım var. Üstelik de bir yeniden çevrim. Her şey eski yani..


Bu Cuma Mayıs'ın en çok beklenen filmi “Indiana Jones ve Kristal Kafatası Krallığı” ile yine ilgi çekici filmlerden Boleyn Kızı gösterime giriyor. Indiana Jones serisinin hayranı olamadım halen, benim için büyük bir olay değil açıkçası. Boleyn Kızı'nı izleyip yazmıştım, hayal kırıklığı bir film ama dönem filmi sevenleri memnun edebilir. Ben bu filmleri pas geçip kapanma durumu ile hala üzen Beyoğlu Sineması'nda Bob Dylan biyografisi “I'm Not There”i izleyeceğim. Size de tavsiye ederim. İyi seyirler.

Türkiye Top 5

1) MUCİZE – DEMET AKALIN

2) DALGALANDIM DA DURULDUM – GRİPİN

3) KIPIR KIPIR – ÖZGÜN

4) DEĞER Mİ – GECE YOLCULARI

5) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR


Listemiz ufaktan kafayı yedi. Mucize halen tepede, bitmiş geçmiş bir şarkı olan “Dalgalandım Da Duruldum” cover'ı 2 numaraya zıplamış, ne zaman hangi şarkısı yüzünden meşhur oldu bilemediğim Özgün hiç duymadığım bir şarkıyla üçüncü sırada. Eğer yakın zamanda televizyonda rastladığım klibi bu şarkıya aitse o saç tipine ve kılığa rağmen beğenildiği için tebrik ediyorum. Gece Yolcuları sonunda 5. sıradan yukarıya adım attılar, 5. sırada ise Sıla'nın “..Dan Sonra” şarkısından beri en gitmek bilmez şarkı ünvanını kapan Kalp Kalbe Karşı duruyor.. Ülkemizin büyük gururu, dev sanatçısı Ferhat Göçer'in, Boys Anılar tarafından yazılmış iğrenç yeni şarkısı nerde? Yok..

19 Mayıs 2008 Pazartesi

Aİ: Cem Davran



Artık Cannes festivali de reklam malzemesi olmaya başladı. Eskiden daha fol yok yumurta yokken "Oscar alıcaz" diye film çekerlerdi şimdi iş Cannes'a dönmüş. Son sinema (!) filmi Avrupalı'da bir sürü insanı (yani izleyen bir kaç bin kişiyi) Türk sinemasına küstüren Cem Davran demiş ki yeni çekeceği film "Melekler ve Kumarbazlar" Cannes'da yarışacakmış, bu durum filmi çok cazip kılıyormuş. Ancak henüz beraber oynayacağı oyuncular bile belli değil. Sabah gazetesi de "Aktör Cem Davran gelecek yıl Cannes festivalinde yarışacak bir sinema filmi için hazırlanıyor." diye yazmış. Bu kadar bir yerinden sıkılır heralde. Cannes bin bir türlü uğraşla seçer yarışma filmlerini, seçilmek bile bir onurdur. Cem Davran gibi bir televizyon oyuncusunun çekeceği filmin garantisi nerden geliyor? Ben de geçen bizim dans gösterisini çektim kameraya. Yollasam o da seçilir mi acaba Cannes film festivaline?

The Forbidden Kingdom (2008)



Dövüş filmlerinin kralı ve prensi bir araya gelirse ortaya hiç olmadı mükemmel aksiyon sahneleri olan bir film çıkar. Bu filmin konusu yanlışlıkla mafyaya bulaşan masum adam gibi klişe bir şey olmazsa daha iyi bir sonuç alınır. İşin içine aklı baştan alan bir sanat yönetimi girerse senaryo bilindik de olsa mutlaka eğlenceli bir film izlersiniz. Ya koreografilerini ya da görüntülerini beğenmeniz garanti olan “Yasak Krallık” çoğu sinemaseverin yüz vereceği türden bir film değil. Ancak kadro Jackie Chan ve Jet Li gibi sanatsallıktan farklı şeyler vaad eden iki isimi içerse de ortaya çıkan film az buçuk saygıyı hak ediyor. Mesele hem Amerika’da hem burada gişe listelerinin tepesine oturmasından biraz daha derin. Ortada iki büyük ismin birleşmesine değecek bir hikaye var.

“Will and Grace” dizisinde Jack McFarland’ın oğlu olarak tanıdığımız Michael Angarano büyümüş de dövüş filmlerinde başrol oynuyor. Çelimsiz Amerikalı çocuğun Kung-Fu’ya ilgi duyması ve eline geçen bir asayı başka bir zamanda başka bir diyarda, sahibine ulaştırmak için oralara ışınlanmasıyla başlıyor öykü. Bu kısımlarda çok sağlam senaryo boşlukları var, hiç açıklamaya gerek duymuyor filmin senaristi. Bir anda bir geçiş yaşıyoruz ve mükemmel manzaralarla dolu Uzakdoğu’da görüntülerin keyfini çıkarmaya başlıyoruz. Çocuğun elindeki asa hemen dikkat çekiyor, neyse ki yolu ayyaş ve esprili bir ölümsüz olan Jackie Chan’le kesişiyor. Bu sırada bir dövüş filmi için şaşırtıcı derecede fazla olan yakın yüz planlarıyla beraber asanın hikayesini dinliyoruz. Yeşim İmparator’unun 500 yıllık bir meditasyona dalması sonrası meydanı boş bulan Yeşim Ordusu komutanının patavatsız davranışlarıyla tanınan Maymun Kral’ı hile kullanarak taşa dönüştürdüğünü öğreniyoruz. Baş karakterimiz Jason’ın elindeki asa Maymun Kral’a ait ve ona götürmesi gerekiyor ki zalim komutan yenilsin, İmparator da meditasyonundan geri dönebilsin. Tabi bu hikaye anlatılırken gördüğümüz set tasarımlarının aklı baştan alacak derecede güzel olduğunu tahmin edebilirsiniz. Uzakdoğulular biraz çabalayınca ortaya başyapıtlar çıkabiliyor bu alanda. Filme dönelim; Jackie Chan’in karakteri ve kendinden üçüncü şahıs olarak bahseden biraz tuhaf bir kız olan Serçe ile beraber yola çıkıyorlar. Yolda Jackie Chan’le dövüşsünler de izleyelim diye Jet Li’yi düşman sanıyoruz başta. Yarım saat dövüşmeden önce aynı yola baş koyduklarını fark etmiyorlar. Sonra gelsin daha fazla dövüş sahnesi, eğlenceli diyaloglar ve çokça tahmin edilebilir gelişmeler. Açıkçası olayların gidişatı bir bilgisayar sistemine yazdırılmış gibi fabrikasyon, hele de finaldeki gelişmeler konusunda büyük miktarlarda bahis oynayabilirdim ama zaten bu gibi bir filmden ne bekleyeceğinizi bilmeniz lazım.

Komutan saf bir kötü karakter filmde ancak ölümsüzlük peşindeki beyaz saçlı kamçılı kız bu denli başarılı yazılmamış. Kendinden nefret ettirmesini beceremiyor, üstelik bir sürü belaya sebep olmasına rağmen. Kill Bill’deki Gogo Yubari’yi çokça andıran dövüş tekniği ve yarım açık göz kapakları karakteri biraz taklit durumuna sokuyor. Serçe’yle arasında geçen “I’ll kill you witch! / Not if i kill you first, orphan bitch!” gibi diyaloglar kötüden daha öte bir yerdeler ayrıca. Serçe’ye değinmek gerekirse, ailesini öldüren komutanın peşine düşmesi bu tip filmlerin senaryolarının basıldığı sayfalarda hazır bulunuyor zaten. O kadar ki tanıdık. Jason’la aralarındaki yakınlaşma bir türlü gerçekleşmeyince iyice fıtık ediyor insanı. Jackie Chan ve Jet Li’nin oyunlarını izlemek elbette ki keyifli. Ben yine de Jason’ın karakterinden daha çok keyif aldım. Elbette ki bu filmin hedef kitlesi olan okulda zorbalığa uğrayan ergen erkek çocuklarını mutlu etmek için vardı ama olsun! Kaç yaşında olursa olsun her erkek Asya’nın mükemmel manzarasında, şelaleler altında Jackie Chan’den kung-fu dersi almak ister. Okuldaki kabadayıları dövme hayali de bilhassa öyle, herkeste ortak.

Türkiye’de geçen hafta sonunun en çok izlenen filmi bir dövüş başyapıtı değil, çok kez izlediğiniz şeyleri tekrar gösteriyor ama kesinlikle keyifli bir deneyim. Bu türde bir şeyler izleyecekseniz en azından iki duayeni bir araya getiren bu filmi tercih edebilirsiniz. Mükemmel görüntüler sayesinde gözünüzün gönlünüzün açılacağını garanti edebilirim. Bir de içinizdeki, zamanında okulda tartaklanmış çocuk mutlu olur işte. Daha ne olsun?

Not: 2.5 / 5

Evening (2007)



“The Hours’un yazarından..” gibi bir cümleyle tanıtılan “Evening” filmi geçtiğimiz sene sinemalarımıza uğramıştı. Başrollerinden konuk oyuncularına kadar sektesiz bir yıldız kadro içeren film sırf bununla bile yeterince ilgi çekici olabiliyordu. Son yıllarda okuduğum “yeni” kitaplar arasında rahatlıkla en etkileyicilerinden biri olan “The Hours”un yazarı Michael Cunningham’ın bulaştığı senaryo da tuz biber oldu tabi. Sinemalarda vahim bir şekilde kaçırdıktan sonra geçtiğimiz gün DVD’de izledim. Ciddi bir hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmeliyim öncelikle. “Evening” etkilemek için doğmuş ekibine rağmen etkileyici olamıyor.

Filmin en ciddi sorunu yansıttığı yapmacıklık. Ölüm döşeğindeki Ann’in asla kavuşamadığı büyük aşkı Harris’le ilgili anılarını izlerken bir yandan da günümüzde Ann’in kızlarının yaşadığı sorunlara tanık oluyoruz. Maalesef Ann sürekli yaptığı hatalardan bahsetse de, hikayesi o kadar “belirgin” olamıyor. Ann, özellikle Claire Danes’in canlandırdığı genç haliyle kalabalığın içinde fark edeceğiniz bir karakter değil. Bunu tespit etmişken film “size büyük hatalar, pişmanlıklar göstereceğim” deyince haliyle yapmacık oluyor. Oyuncu kadrosunun bunu engellemek için büyük bir şansı varmış ama maalesef kendilerinden beklenen efsanevi performansları verememişler. Öncelikle Claire Danes’in “bir filmde iyi bir filmde kötü” rutinini bozmadığını belirteyim. Kronolojik olarak değil belki ama benim izleyiş sıramla öyle denk geliyor. Stardust’da şaşırtıcı derecede kötü oynayan aktrist “Shopgirl”de esaslı bir performans vermişti. Şimdi bu filmde iyi başlasa da zorlu sahnelerde bocalıyor, fazla teatral oluyor. Yaşlılığını oynayan Vanessa Redgrave ve Ann’in eski çok yakın arkadaşı Lila’nın yaşlılığını oynayan Meryl Streep hiç hata vermeyen isimlerden. Buddy rolünde şaşırtıcı olmasa da etkileyici oynayan Hugh Dancy’i de bir yana ayırırsak, kalan kadrodan çok iyi işler çıkmamış. Toni Collette, Natasha Richardson, Glenn Close, Patrick Wilson her oyuncunun yapabileceği kadar oynamışlar. Gerçi Patrick Wilson’ın filmin arzu nesnesi olan Harris rolünde çok çabalaması gerekmemiş. Zira senaryo görünüşünden başka Harris’in neden bu kadar çekici olduğunu açıklamaya gerek duymuyor. Evin uşağının oğlu olması yeterli değil elbet.

Filmin performansını arttırdığı zamanlar var. Ann ve kızı Constance yatakta anneler ve çocuklarından (tek taraflı da olsa) konuşurken, Yaşlı Ann ve yaşlı Lila, gençken yatakta yaptıkları düğün sabahı diyaloğunu rolleri değişip yıllar sonra tekrarlarken filmin bir şeyler başardığını hissetmek mümkün. Bunda son yarım saatte filme girişiyle inanılmaz bir hava değişikliği getiren Meryl Streep’in etkisi büyük. Bu kadın emekli olunca yeri dolacak mı bilmiyorum. Belki Kate Winslet alır bayrağı. Fakat bu sahneler haricinde (özellikle Buddy’nin yokuş aşağı gittiği sahneler) büyük oynayıp küçük işler başarıyor. Ann, Lila ve Buddy’nin dostluğu, üçünün de Harris’e duyduğu ilgi çok daha ilgi çekici bir hikayeye dönüşmeliydi, hele de Michael Cunningham’ın elinde. Fakat film nedense süresini Ann’in kelebek yakalama halüsinasyonlarıyla doldurup, yıllar sonra Harris’le karşılaşıp ailesini bir kenara atışını silinmiş sahnelere koyarak harcıyor. Ann’in yıkılan şarkıcılık hayallerini de yaptığı büyük hataları da bir türlü izleyemiyoruz. Zaten film kendisine çok gerekli olan “zaman geçtikçe böyle oldu” sahnelerini hiç kullanmıyor. Bir gençliğe bir ölüm döşeğine atlayınca ortadaki hikayeyi hiç işlemeden bırakıyor. Ann’in kızlarının asi kardeş, ağırbaşlı kardeş kavgaları halihazırda bin kere izlediğimiz şeyler.

Filmin görüntü ve sanat yönetimi oyunculuktan da yönetmenlikten de güzel. Ann’in gençliğinde yeşil çimenlerin fosforlu gibi parlatıldığı görsellik, kostümler ve setlerin hoşluğu senaryonun boşluğunu biraz da olsa dolduruyor. Müzikler bilhassa fevkalade. Ben zamanın açtığı yaralar ve kaçırılan fırsatlarla ilgili hikayelerden çok etkilenirim. Film beni bile çarpmadıysa tavsiye etmek konusunda pek istekli olamıyorum. “The Hours”u tekrar izlemek daha doğru bir karar olabilir. Yönetmen Lajos Koltai “Being Julia”, “Taking Sides” gibi filmlerin sinematografisinden sorumluymuş. Belki o işiyle meşgul olsa daha iyi olacak.

Not: 2.5 / 5

18 Mayıs 2008 Pazar

Fox Tv Neden Türkiye'nin En Kötü Kanalıdır?




Komedi Türk: Bu program başlı başına bir hakaret. Zira isminden ötürü “Türklerin Komedisi” gibi bir mana çıkıyor. Ben bunu kabul etmiyorum. Zamanında Elton John’un Roberto Benigni için sarfettiği bir benzetmeyi ödünç alırsam önümde duran bir bardak su bu programdan daha komiktir. Hatta tasviri genişletelim, bu program ancak bir doğal afet haberi kadar komik olabilir. Kendileri özel hayatlarında komik ve iyi insanlar olabilirler. Ancak Türk kanallarındaki rezil komedi anlayışının baş mimarı iki insanın elinden çıkma bir proje ne de olsa: Hamdi Alkan ve Birol Güven. 1000 yıllık espriler, her espriye bir “youtube”, “facebook” göndermesi sokuşturmalar, Levent Kırca’yı rahmetle anmamızı sağlayan ironi anlayışı (pardon o ölmedi, halen millete dır dır etmekle meşgul), FOX Türkiye’ye yakışır rezalet görüntü kalitesi .. Ne ararsanız var bu programda. Bir tek Uygur kardeşlerden herhangi biri eksik. O kadar sıkıcı, o kadar banal ki kendi yaptığınız esprileri düşünüp kendinizi Cem Yılmaz sanabilirsiniz. Tek güzel yanı Zuhal Topal. Yetenekli kadıncağız da bir doğru dürüst proje bulamadı kendine. Yazık oluyor.


Bez Bebek. Paint’te yaptığınız ağaç resmini düşünün. Sonra atari oyunlarının grafik kalitesini. Sonra bir hesap makinesinin ekranını. İşte Bez Bebek’in efekt kalitesi onun hemen alt seviyesinde bir yerlerde. Bu rezalet “Selena” çakması dizisi, inanılmazı başarıp aslını yüceltiyor. Avrupa Yakası’ndaki karakterine ilerleyen sezonlarda kattığı komedi anlayışıyla kusturan Evrim Akın başrolde daha az itici takılırken, Tan Sağtürk doğduğundan beri ilk defa güzel bir saç modeliyle gözükse de akla zarar senaryo beyin sinirlerinizi öldürüyor, kötü karakter rolündeki sinir arkadaş ise ekranı kırmaya zorluyor dizi. Çocuklarımız yine de izliyor, yine de izliyor. Sonra da yetişen nesilden şikayet ediyor anne babalar.


OKS Anneleri: Bu dizi aslında kült bir bomba olabilir. Hayatımda gördüğüm (görece) büyük bütçeli yapımlar arasında Flash TV klasiği Gerçek Kesit’e en çok yaklaşan bu oldu. Çocukları OKS sınavına girecek anne babalar kafayı yer ve bir gece anlaşıp çocuklarını yerler. Kasabada o gece doğan çocuklar öldüren çocukların ruhları tarafından şeytani güçlerle lanetlenmişlerdir. Ağzınızın suyu aktı değil mi? İşin aslı konu sadece anne babaların kafaları tozutmasından ibaret.. Sonra gel de izle bölümler boyu. “Drama queen” terimi bu diziyle yeni bir anlam kazanıyor.


Bizden Kaçmaz: Star TV’nin magazin programlarından kötü tek magazin programı.. Hadi insaflı olalım, daha kötü değil, onun kadar kötü. Bu da yeterince üzücü zaten.


Ahmet Çakar’la Şansa Bak: Bir nev’i beyinsel bir freak show. Bu programın cüce ve kocaman kafalı birine takla attırıp eğlendiren programlardan tek farkı işlerin beynin içinde bitmesi. Ahmet Çakar da sunucu.. Daha ne olsun.


Kanalın tek güzel programı takdir edersiniz ki “Anında Görüntü Show”. Star TV tek özel kanal olmadığı günden beri devam eden ezikliğini bu programdan bile verim alamayarak ortaya koydu. Yemeyenin malını “tilki” yedi. Sadece Fox’ta değil genel olarak televizyonlarımızdaki en iyi programlardan biri bu. Keşke bölüm başı 2 saate şişirilmese. Gerçi öyle ya da böyle koskoca kanalı kurtaramıyor.


İşte bu sebeplerden FOX Türkiye büyük veya yarı-büyük yerli kanallar içinde en kötüsüdür. Negativitem sizi soğutmamıştır umarım. Bütün akşam Komedi Türk izleyin bakalım siz ne halde olacaksınız?

Türkiye Top 5

1) MUCİZE – DEMET AKALIN
2) PARE PARE – TARKAN
3) SÜRPRİZ – GÜLBEN ERGEN
4) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR
5) DEĞER Mİ? – GECE YOLCULARI

Yabancı listemiz gezegenimizdeki kıta hareketleri gibi yavaş değiştiğinden tekrar yayınlamıyorum. İsteyen Billboard sitesinden takip edebilir. Bu liste Nielsen’ın sayfasında yayınlanan listeden daha güncel. Kafa karışıklığı olmasın.

Bir numarada Demet Akalın var, ilk 5’te Madonna yok. 4 Minutes, hızla ayrıldı zirvedeki yerinden. Tarkan’ın “Giz 4 Dakika” kadar çabuk hazırlanan Pare Pare klibi ve şarkısı ise 2 numaraya yerleşmiş. Kesinlikle marka olan isminin kontenjanını kullanıyor Tarkan ve böyle vasat işler sunması kariyerinin ilerleyen günlerinde ona yaramayacak. Güven kaybedildi mi zor kazanılıyor.

Bunca aydır artık dinlemeyen kaldı mı bilmiyorum ama Kalp Kalbe Karşı halen 4. sıralarda geziniyor. Yayınlanan ama benim yer vermediğim bir önceki listede 2. sıradaydı!! İnsanlar slow bulamıyordu demek ki yerine Pare Pare geçmiş. Gülben Ergen’in zamanının ötesinde, futuristik başyapıtı “Sürpriz” sonunda dinleyiciyi yakalamış olabilir. İlk 3’e girmeyi başardı zira. Kapıştırıldığı Demet Akalın’ın açtığı aranın farkında mı bilmiyorum ama Gülben için bundan sonrası daha vahim olacak. Albümdeki en garanti hiti, Deniz Seki’nin yazdığı sulu zırtlak iğrenç slow “Ya Ölümsün Ya Düğün” yaz aylarında pek gitmeyecek bence. “Masum” albümün tek iyi şarkısı, ona da şans vereceğini sanmıyorum. “Küt”e bile aylar sonra klip çekmişti “Uçacaksın” albümü çıktığında.

Son sırada, “unutulacağız bari cover yapalım” diyen Gece Yolcuları var. Ne kadar zekice.. Kargo’nun çok işine yaradı çünkü.. Üniversite turluyorlar bu aralar. Lafı açılmışken değinmek zorundayım. Sanatçılarımız artık çaresizliğin ötesine geçtiler. 10 kuruşluk sahnelerde yapılan üniversite şenliklerinde bu sene Tarkan, Sezen Aksu gibi isimler birden çok durakta duruyorlar. Beyazıt Öztürk’ün ahı tuttu bence, onun programını beğenmeyen Tarkan şimdi Discorium’da, Reina’da, Bilgi Üniversitesi şenliklerinde sahneye çıkıyor. Biz esaslı turneler, şovlar hayal ederken standartlar gitgide düşüyor. Sahnenin ortasına kadar izleyici sandalyesi konulan Rumeli Hisarı konserlerini bile mumla arayacağız besbelli yakında. Birileri çıkıp farklı bir şeyler gösterse şu ülkeye.. Ama sonra kafayı yeyip saçını pembeye boyamasın..

16 Mayıs 2008 Cuma

Hande Yener - Hipnoz (Tek Şarkı Değerlendirmesi)



Hande Yener'in kariyerinde zirveyi gördüğünü ve bundan sonrasının, mecburen yokuş aşağı olacağını düşünüyordum. Geçen senenin tartışmasız en iyi albümünü (Nasıl Delirdim?) hazırlamış, üstelik 10-11 şarkıyla değil 15 şarkıyla doldurmuştu. Sanatsal övgünün yanında ticari olarak da geri döndü bu durum kendisine. Geçtiğimiz yazın en çok dinlenen şarkıları “Kibir” ve “Romeo”ydu. Albümün promosyonunun geri kalanı Yener'in şu an içinde bulunduğu “yeni dönem”ine denk geldi ve yaratılan hava hızla kayboldu. Yeni albüm “Hipnoz” hazır ve şarkılar da yavaş yavaş duyulmaya başladı artık. Maalesef kendini değiştirmek konusunda oldukça başarılı olan sanatçı o bahsettiğim yeni dönemden çıkmamayı tercih etmiş. Bu da bana pek umut vermiyor.


Hande Yener'in ilk çıktığı zamandan beri sevdiğim işleri oldu. “Acele Etme” ile beraber esaslı bir yer edindi gözümde. “Acı Veriyor” şarkısından beri beğenmediğim bir iş yapmamıştı. O şarkı cidden felaketti bence ama Apayrı albümü, Hande Maxi EP'si (ismi farklı olsaydı keşke), Nasıl Delirdim? derken yaptığı işlere gözüm kapalı güvenebileceğimi sanıyordum. İlk çatlaklar Nasıl Delirdim'in klipleriyle beraber geldi. Bu büyük bir şey değildi elbette, her klip Acele Etme kadar güzel olmak zorunda değil. Ayrıca biliyoruz ki video klip cenneti bir ülkede yaşamıyoruz, çoğu zaten kötü. Fakat iş Hande'nin yapımcılığına gelince biraz değişmeye başladı. Harun Kolçak ile “Aşk Beni Hep Değiştirecek” ve Kemal Doğulu ile “Bir Yerde” single'larını hazırladılar. İkisi de Yener'in kendi işlerinin kalitesinin kat kat altında şarkılardı. Şarkı sözü yazarlığı konusundaki yetenek yapımcılıkta yoktu heralde, veyahut da destek vermek için yanlış kişileri seçmişti. Sonuçta Harun Kolçak'ın en son hangi şarkısı tuttu ki? Herkes Tarantino gibi zamanı geçmiş ünlüleri yeniden parlatamayabilir. Fakat eleştirel veya ticari başarı getirmeyen bu iş Hande'yi yıldırmadı, bir de Kemal Doğulu'yu patlatmaya çalıştı. Onun da iyi veya kötü bir sonuç getirmediğini gördük beraber, Doğulu halen Hande'nin konserlerinde cameo yapıyor, o kadar.


Asıl sorun bundan sonra başladı. “Bir Yerde”deki imaj “Yalan Olmasın”a yansıdı. Sezen Aksu'nun rahatlıkla son yıllarda yazdığı en iyi şarkılardan biri halkın gözünde gıcık bir kliple (Bir Yerde) kötü bir yer edinen imajın altında (tuhaf küt saç) kaybolup gitti. Şarkıyı Türkiye listesinin ilk 5'inde bile görmedik hatırlarsınız. Üretken sanatçının Nasıl Delirdim'in bir yılı yeni dolmuşken albüm yapmasını anlayabiliyorum. Kaç albümdür, bir yıl ara vermedi zaten. Ama bu sevilmeyen imaj yüzünden albümün kötü manada patlayacağı ihtimali yüzde doksan. Daha bile yüksek! Erol Köse'nin istediği gibi Demet Akalın vari zamanlarına dönsün demiyorum, Akalın o gereksiz boşluğu gayet güzel doldurdu. Ama sadece 4-5 senelik bir elektronik akımına değil, bütün ülkenin müzik zevkine yön verebilecek potansiyeli varken, Türkiye'nin tercihlerini “yükseltebilecek” durumu varken itici bir görünüme bürünüp, bir yandan müziğini de kötüleştirmek yanlıştan öte bir seçim. Gidip mükemmel elektronika yapıp underground olsa saygı duyardım fakat öyle bir şey de yok. Neden bunu diyorum? Çünkü Hipnoz şarkısını dinledim. Bu yazının asıl nesnesi de o şarkı.


Bir kere Yes'in "Owner of a Lonely Heart" adlı şarkısından girelim. Menopoz teyzeler veya şöhret avcısı radyo dj'leri gibi “Çalmışlar! Çalmışlar!” diye atlamıyorum ortaya ama muhtemelen sample kullanmak için izin istemişlerdir, bariz bir benzerlik var ortada. Albüm çıkıp kartonete göz atınca göreceğiz artık. Nasıl “Hung Up”, Abba'nın “Gimme Gimme Gimme”sinden sample kullandı, Hande de kullanmış olabilir. Maalesef Hung Up'ın aksine şarkıda bu sample'dan başka bir şey yok. “Bir Yerde”yi ciddi ciddi akla getiren melodi ve altyapısının yanında, sözlerde bu seferlik çuvallamış Hande Yener. Harun Tekin haricinde albümde başka söz yazarı yok, o yüzden sadece bu şarkının böyle olmasını temenni ediyorum. Dinleyiciyi hipnotik bir ruh haline sokmamasının yanında “Dayanamam, yalan. Dayanırım inan.” gibi “Kafiye 101” dersinden çıkmış sözler içeriyor. Ha, şarkı bir tek laf dinlemez fanları ve sarhoş clubber'ları dansettirecekse “kim takar sözleri?” diye düşünebilirsiniz. Fakat daha önce dediğim gibi Yener'de bundan daha büyük bir potansiyel var, bu da şarkıyı benim için bir hayal kırıklığı yapıyor.


Albümün söz ve müziklerinde, Nasıl Delirdim başarısının mimarlarından biri olan Boaz Aldujeli gözükmüyor. Umarım o albümdeki sihir sadece Sezen Aksu ve Aldujeli'den gelme değildir, zira albümde ikisi de yok. Harun Tekin'in şarkı sözlerinin mükemmel olduğuna eminim, altyapı sağlam olacağına göre (10 şarkının hepsini “Bir Yerde”ye benzetemezler elbet) 10 numara şarkılar da dinleyeceğiz albüm çıkınca. Fakat özensiz sözleri, deja-vu hissi yaratan melodisi ve Nasıl Delirdim'i özleten altyapısıyla “Hipnoz” başarılı bir lokomotif şarkı değil. Albüm sattırmaz, gözü gayet açık olan elektronik dinleyicisi tarafından sevilmez. Türkiye'nin en vizyonu geniş sanatçılarından birinin sırf hayranlarının laflarını dinleyip gerisini göz ardı edeceğini de sanmıyorum. Çıktığı zirvede kalmasına ihtiyacımız var Hande Yener'in. Fakat kısa sayılmayacak bir zamandan beri yaptığı işler durumun öyle olmayacağını gösteriyor. En iyisi albümü beklemek.


Aynı

saçın

kullanıldığı

albümü

!!!


Not: 2.5 / 5

15 Mayıs 2008 Perşembe

Türkiye Box Office 09.05.2008 - 11.05.2008


Film Adı

Hafta

Haftalık Seyirci

Toplam Seyirci

1

Yasak Krallık

1

49.712

49.712

2

Iron Man

2

32.444

155.661

3

Recep İvedik

12

21.660

4.248.198

4

Burada Olan Burada Kalır

1

18.036

18.036

5

Altın Şans

2

8.197

45.708

6

Horton

4

6.401

128.771

7

96 Saat

1

6.285

6.285

8

Ölümün Sesi

3

6.279

67.030

9

120

13

5.989

912.494

10

Mevlana: Aşkın Dansı

3

3.793

55.817



Gecikmeli oldu biraz ama haftanın box office listesi bu şekilde. Gizlemeye gerek yok, beyazperde.com'dan alıyorum genelde liste bilgilerini ama bu hafta yayınlamadılar, ben de farklı kaynaklara başvurdum. Birinci sırada Türk'ün Jackie Chan sevgisinin hala bitmediğini gösteren Yasak Krallık var. Gerçi Jet Li ile iş yapmaları dövüş tutkunları için büyük şey ifade ediyordur eminim. Madonna ve Kylie'nin düet yapması gibi bir şey. İkinci sırada izlemeyi düşünmediğim Iron Man var. 3. sırada ise en çok izlenen Türk filmi ünvanını kaptı diyebileceğimiz Recep İvedik var. 2-3 bin kişi daha izlerse rekoru kapıyorlar. Her ne kadar eleştirilse de bence Şahan zeki bir komedyen ve film de denildiği kadar basit ve aptal değil. Kurtlar Vadisi Irak'tan iyidir en azından.


Haftanın yeni filmleri Burada Olan Burada Kalır ve 96 Saat maksimum sıkıcı filmler gibi gözüküyorlardı, izleyicide de o intibayı bırakmışlar belli ki. Geçen hafta ilk 3 'e giren Altın Şans bana pek umutsuz gelmişti, o da 5. sıraya gerilemiş. Listenin diğer şaşırtıcı ismi, 13. haftasında yine ilk 10'a girmeyi başaran “120”. Bir milyon barajını aşamayacaklar belli ki ama oldukça yaklaştılar. Filmi “sleeper” diye sıfatlandırabiliriz rahatlıkla (Sessiz sedasız gelip hit olan filmlere deniyor). 900.000 öyle her filmin çektiği bir izleyici sayısı değil.


Haftaya oyuncu kadrosuna bakarsak rahatlıkla listenin tepesine oturması gereken “O... Çocukları” gösterime giriyor. İsmi engel olabilir belki ama hakkaten orospu çocuklarını anlatıyor film. Küfür niyetli değil.. Özgü Namal ve Demet Akbağ gibi iki yetenekli kadının bir araya gelmesi heyecanlandırabilir sizi ancak benim fragmandan gördüğüm kadarıyla rezalet bir film olacak. Üstelik Demet Akbağ'ın fragmandaki her sahnesinde kötü oynuyor oluşu şaşırttı beni. Belki tesadüftür. Özgü Namal her zamanki gibi hoş. Sarp Apak'tan bahsetmeye gerek duymuyorum. Gösterime girecek daha önemli bir film, “I'm Not There”. Bob Dylan'ın oldukça serbest bir biyografisi olan filmi festivalde görmediyseniz, gösterimde mutlaka görün. Haftalardır sıkıcı fragmanını onlarca kez izlemek zorunda kaldığım “Deception” da gösterimde olacak. Kadro güzel ama konu çok bildik gibi. Neyse en azında fragmanından kurtulurum. Herkese iyi seyirler.

Madonna - Hard Candy



Yılın en çok beklenen albümünün eleştirisini yazma zamanı geldi de geçiyor bile. Madonna'nın çetin ceviz albümü “Hard Candy” gecikmeli olarak ülkemize uğradı ama yine de en erken gelen yabancı albümlerden biri oldu. İşler yavaş yürüyor maalesef bizde. Albümün sızan kopyalarını dinlemedim, CD'den dinledim ilk kez. Aldığım cuma günü, bütün gün meşgul olunca nasıl eziyet çektiğimi anlatmama gerek yok. Her neyse Rnb türünde oluşuyla bile fırtınalar koparan albümün ilk single'ı “4 Minutes”in dünyada rekorlar kırdığını duymuşsunuzdur. O televizyona çıkan her şeyin kırdığı reyting rekorları gibi değil, bildiğin esaslı rekorlar. Bir önceki albümün çıkış parçası “Hung Up” gibi yaşlanmayan bir klasik olmayacak belki ama en azından Madonna'nın emek harcanmış, güzel video kliplere dönüş yaptığını da gösterdi. Beraber çalıştıkları son albümde Warner Bros. kesenin ağzını açtı galiba.


Gelelim albümün nasıl olduğuna.. Lafı dolandırmaya çalışıyordum ama geleceğimiz yer orası ne de olsa. Hard Candy hit olması garanti parçalar içeren, çok satacak bir Madonna albümü. Madonna'nın normalde yaptığı müziğe benzemeyen tarzda bir albüm. Mariah Carey veya Destiny's Child gibi Rnb değil ama yine de Rnb. Kraliçe kendini yenilemeyi yine başarmış. Fakat bunlara rağmen, sempatik bir albüm değil, şarkı sözleri bildiğin kötü, kendini aylar boyu dinletecekmiş gibi de gelmiyor açıkçası. Alışana kadar sevilmez mantığını göz önüne alarak konuşuyorum, albümde Madonna'nın yaptığı en itici parçalardan biri var örneğin.. Gelmiş geçmiş.. İsmi “Spanish Lesson”. Arkadaki ses “work” diye tekrarladıkça kıl olmamak imkansız. Bunun yanında niteliksiz diyebileceğim parçalar var, ki olmamalı! Bu bir Madonna albümü! Heartbeat, Voices ve Justin işbirliği de olsa aslında oldukça sıradan olan Dance 2Night herhangi bir pop starın söyleyeceği şarkılar, Madonna'nın değil. Ha tabi sevdiğim için bunlara katmıyorum ama “Candy Shop” açık ve bariz kötü bir şarkı, 4 Minutes ise işi altyapısı ve klibiyle kurtardı.


Peki albümü ne kurtarıyor? Madonna'nın yapması gereken müziği yaptığı şarkılar kurtarıyor. Albümde beğendiğim şarkılar elektronik öğelerin ağırlıkta olduğu rhythm and blues şarkılar. Örneğin Sexyback için Rnb deniyor ama elektronik öğeler, bazı elektronik şarkılardan bile daha çok kullanılıyor. Tıpkı bunun gibi Pharrell'in yaptığı “Give It 2 Me”yi ben Mariah Carey'nin “Loverboy” zırvasıyla bir tutamam örneğin. Hele arada giren fevkalade atari melodileri yok mu? Kylie Minogue, “Slow”da yine atariden çakma melodiler kullanırken Rnb olmuyordu, içine Pharrell girince öyle mi olmalı peki? Sonlara doğru gelen “Devil Wouldn't Recognize You”, “Cry Me A River” ve “What Goes Around Comes Around”u andıran orta tempo, çok tatlı bir şarkı. Timbaland aynı altyapıyı kullanınca şarkı ismini zorla uzun tutturuyor heralde. Bence yine Timbo'nun yaptığı 4 Minutes'ten çok daha başarılı bir ortaklık olmuş bu.


Love Profusion'ın devam filmi niteliğinde olan “Miles Away” albümün tepe noktalarından biri. Şarkılar yarım yamalak sızarken en umut vericisi bu olmuştu benim için. Sızma mevzusuna gelmişken, demo halindeyken nete düşüp dünya listelerine giriş yapan “Beat Goes On”a gelelim. Başarısı hakkaten şaşırtıcı, albümdeki versiyon ise demo haline göre bir başyapıt. Albümdeki şarkı sözlerinin çoğu Madonna'nın “Ray Of Light” gibi bir albümü hiç yazmadığına inanmanızı sağlayacak kadar sığ ama iyi niyetimle de olsa Beat Goes On'u ayrı tutuyorum. Madonna'nın “Express yourself” felsefesi çoğu kişisinin ona hayran olma sebebidir. Bu şarkının başlığının da bana ima ettiği üzere (Beat Goes On mecazi olarak “akım devam ediyor” demek) Madonna o felsefeyi anıyor tekrar. Bir kıza, utangaç utangaç oturmamasını tembihlerken, “Bu senin hayatın, senin seçimin” diyor. Benim uydurmam da olabilir bunlar tabi, Madonna'nın o günlerini düşünüp yazdığından emin değilim. Zaten çağın divası Kanye West bir kıza asılıp, kendi şöhretini pohpohladığı saçma sapan rap kısmıyla dağıtıyor havayı.


Türk lokumundan bahsettiği için “Candy Shop” hakkında kötü bir şey yazamayacağım. Kesinlikle atmosferik ama iyi ki bu şarkıyı kullanmamış çıkış single'ı olarak. Albüm “American Life”dan bile az satardı heralde. Yeni Dünya'nın sözü açılmışken albümün ticari kaygısından bahsetmemek olmaz. Sırf Amerika'da satmak için Rnb türünde hazırlanan albümün ilk hafta satışı safkan Avrupa diskosu albümü “Confessions on a Dancefloor”un ilk hafta satışının altındaydı. Bu da demektir ki Madonna'nın Amerika'ya ikinci boyun eğişi ona yine ticari olarak geri dönmedi (ilki “American Life” videosunu yayından çekmesiydi). Bence artık çıkaracağı dersi çıkarsın, elektronik tatlar içerek rock müzik yapsın bize. Bir de 25 yıldır piyasada olan birinin albümün tanıtım konserine o yaşlı bayan saçıyla çıkmasını kınıyorum. O şovun yazısını sonradan yazacağım. Henüz sindire sindire izleyemedim ama memnun da değilim pek.


Hard Candy bir Madonna albümünden beklemeniz gerekenden daha azını veren bir albüm. Kendisinin klasikleri arasına girmeyeceğinden de emin olabilir ama heralde satsın diye bir albüm hazırlıyorsan bunun farkındasındır. 25 yıllık kraliçeye ben öğretecek değilim. Benim şimdi gözüm muhtemelen İstanbul'a uğrayacağı turnesinde. 50 yaşına gelince her turnen son turnenmiş gibi çabalamak gerekiyor. Bunun farkında olduğumdan, Madonna'nın sahnede olabildiğinde azıtacağından eminim. Zaten şov konusunda ne kadar üstün olduğunu, kendi rekorlarını kırarak ispatlıyor. Umuyorum ki Amerika'daki başarısının hali hazırda dev bir başarı olduğunun farkına varır da aynı ağaca havlamaktan vazgeçer. Yola gelecekse Amerika gelsin..


Not: 3.5 / 5

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Ferhat Göçer'in Yaratıcı Albüm Kapakları

Birileri riski pek sevmiyor belli ki. İşte sırayla Ferhat Göçer'in albüm kapakları:








Yine sırayla Ferhat Göçer'in arka kapakları:








Albümün ön kapağında gülmek, arkasında somurtmak yasak. Bu kapakları farklı zamanlarda görünce hissettiğiniz şeye "Deja-vu" deniyor. Tıpkı Rafet El Roman'ın yeni bir klibini izlediğinizde hissettiğiniz his gibi.

Yine de kapaklar müziğinden güzel..

13 Mayıs 2008 Salı

L'Âge des ténèbres - The Age Of Ignorance (2007)



“Karanlığın Gölgesinde”, birkaç sene önce sinemalarımıza “Barbarların İstilası” filmiyle uğrayan Denys Arcand'ın son filmi. Barbarların İstilası, çizilmiş olsa da sansasyonel sayılabilecek bir afişle vizyona çıkmış ve Amerikan İmparatorluğu'nun çöküşünün devam ettiğinden bahsetmişti. Karanlığın Gölgesinde, ya da İngilizce adıyla “The Age of Ignorance”, “Decline of the American Empire” ve “The Barbarian Invasions”la beraber bir üçleme oluşturuyor. Fakat mesele bu sefer pek Amerikan sayılmaz. Girişte Diane Kruger'ın canlandırdığı hayali star karakteri Amerikan sansürüne biraz laf giydiriyor ama devamındaki işlemeyen aile yapısı hikayesini tamamen Amerika'nın üstüne yıkamayız. Aynı sevgisizlik ve duygusuzluk tüm dünyada var zira. Neyse ki filmin derdi de o değil.


Film orta yaş krizinde diyebileceğimiz bir adamın ilgisiz karısı, alakasız kızları, sıkıcı işi ve işe yaramaz görünen hayatı arasında sıkışması ve kurduğu hayallerle kaçmaya çalışmasını anlatıyor. Bu hayallerin büyük bir kısmı kendisine aşık olarak hayal ettiği bir Hollywood yıldızını da içeriyor. Diane Kruger'ı bu rolde izliyoruz ve kendisini oynamamasına rağmen (Jenerikte sadece “Star” adıyla geçiyor) filmin bir yerinde kendisine “Brad Pitt'le çalışmak nasıldı?” diye sorulması gülümsetiyor izleyiciyi. Diane Kruger büyük çıkışını başrolünde Brad Pitt'i izlediğimiz “Troy”da yapmıştı hatırlarsınız. O filmden beri de hakkının verildiğini söyleyemeyeceğim. Baş karakterimizin diğer bir hayali ise hayatının magazinsel olarak ilgi çekici olduğu. Ya da daha doğrusu sürekli röportaj vermesi gerektiği. Yazdığı bir kitapla veya inzivaya çekilmesiyle mutlaka bir ya da daha çok muhabirin ziyaretini kabul etmek zorunda kalıyor hayal dünyasında. Bu muhaberilerin ve hayatında karşısına çıkan bir çok kadının onu delice arzulayarak, kendini ona sunduğu hayallerine girmeyeceğim. O hayaller için orta yaş bunalımında olmaya gerek yok!


Karısı kendi kariyerine göre çok daha emin adımlarla ilerleyip yükselirken, karakterimizin masa başında milletin dertlerini dinlemek zorunda olması da yardımcı olmuyor tabi. Biraz abartılı resmedilen, sürekli walkman kulaklığıyla gezip, telefonda konuşan kızları ise yine sinir bozucu detaylardan. Neyse ki finale doğru gelen yumuşama dalgası biraz daha gerçekçi kılıyor bu aileyi. Başkarakter Jean-Marc'ın terkedilişinden sonra aşkı bulma çabaları dahilinde karşımıza çıkan role-playing köyü ise inanılmaz bir sekanstı. Yalan söylemeye gerek yok, hikayenin gidişatında çok öenmli değildi, ayrıca kara şövalyeyle dövüşen çelimsiz aşık rolü metaforların en orijinali sayılmaz ama çok keyifliydi izlemek. Bekarlar turunda tanıştığı (bir sürü bekar birbiriyle tanışıyor sırayla) bir kadının peşinden gittiği köy, gerçek hayatın sıkıntısından kaçmak için tarihi karakterlere bürünen insanlarla dolu. Jean-Marc'ın ulaşmaya çalıştığı kız elbette ki bu grubun prensesi ve kimle evleneceğini belirlemekiçin bir turnuva düzenlenmiş. Mızrağını, kalkanını kuşanıp katılıyorlar bu yarışmaya. Prenses tam şövalyenin ellerine düşecekken, Jean Marc sürpriz şekilde kazanıyor. Biraz Şaban filmlerini andıran bir sahne olsa da kaç filmde orta çağ köyünde yaşıyor gibi davranan bir grubun hikayesini izliyorsunuz ki? Kesinlikle çatlakça ama eğlenceli bir sahneydi.


Yönetmen tıpkı sakinleştirici almış bir Lars Von Trier gibi adamın hayatını umutsuzlaştırıp dururken bir yandan da espri yapmaya devam ediyor film boyu. Sadece hasta annesiyle ilgili sekanslar tamamen dramatik ve izleyiciyi fazlasıyla etkilediğini söyleyebilirim. Adamın gerçekten sahip olduğu tek kişisi olduğu hissettiriliyor. Final sekansına geldiğimizde ise adamın çok basit ama öz bir sözle (“Bunu söyleyeceğimi hiç düşünmezdim ama seni şu anda öldürebilirim”), hayatını sefilleştiren insanları terkedip gidiyor. Ben burda biteceğini sanmıştım, seyirciye bir rahatlatma yaşatıp bırakacak diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Bundan sonra bir de Jean Marc'ın hayatını sürdürmesini sağlarken, aynı anda o sefil hayata bağlı kalmasını sağlayan hayal dünyasını yok edişini izledik. Yeni bir yaşam kurma çabası ve eski kavgaların sona ermesi peşinden geldi. Film klasik tarzda açık bırakmayan bir final yaptı anlayacağınız.


Espri anlayışı sağlam bir yönetmen hangi tür film yaparsa yapsın farklı oluyor, dramatik bir hikayede de, komedilerde de o farklılık hissediliyor. “Karanlığın Gölgesinde” en çok buradan kazanan bir film oldu benim için. “Scrubs” dizisini andıran hayali sahneleri, bu mizah anlayışı sağolsun, filmi bölmemiş, bütünlemiş. Yoksa skeçlere dönüşmesi de gayet olası bir tehlikeydi. Jean-Marc'ın hikayesi benzer türde kaç orta yaş bunalımı izlemiş olursanız olun, şans vermeye değer bir hikaye. Belki yönetmenin diğer filmleri kadar sağlam olmayabilir ve kendini o kadar ciddiye almayabilir. Yine de benim için sinemasal olarak bir başarı.


Not: 3 / 5

11 Mayıs 2008 Pazar

Darren Hayes - This Delicate Thing We've Made



Darren Hayes dünyayı kasıp kavuran grubu Savage Garden'ı dağıttıktan sonra kitleleri Insatiable ile vurdu ama ondan beri elektronik müzikte çok hoş işler yapmaya devam ediyor. Çok iyi bir albüm olduğunu rahatlıkla savunabileceğim “The Tension and The Spark”ı keşfettikten sonra Hayes'i takip altında tutmaya karar vermiştim. Yeni albümünü dinlemek biraz zor oldu, zira ülkemizde yayınlanmadı ve çift CD'lik, 25 şarkılık bir albümdü ama sonuç olarak zamanıma değdi. Hayes'in bugüne kadarki bütün işlerini “abc” kadar basit bırakan bir albüm var elimizde. Her şeyiyle resmen satmaması için yapılmış ama sanatçının yeteneğini bütün yönleriyle gözünüzün önüne seriyor.


Çift CD'li albümün en güzel şarkısını ben blogda yayınlamıştım zamanında. “Step Into The Light”ın önüne başka hiçbir şarkı geçemedi albümü dinleyişlerim boyunca. Vurucu, hisli ve çok güzel melodisi olan bir elektronik şarkısı bu. Maalesef satışları desteklemek için single olarak seçilmedi ama remixleri bütün dünyada clublarda çaldı. Kıymetini bilen çıktı yani. Albümün iki cd'si arasında karar vermek gerekse kesinlikle ilkini seçerdim. İkincide de güzel şarkılar var ama çoğunluğu daha az nitelikli slow şarkılardan oluşuyor. Buna karşın albümün asıl nimetleri Hayes'in elektronik müzikteki yaratıcılığını ve konsept dahilinde söz yazmak konusundaki inanılmaz başarısını gösteren daha kaotik parçalar. Albümde (Hayes'in bir şarkıda açıkça kuantum fiziğini yalayıp yuttum deyişi boşuna değil) güçlü bir zaman yolculuğu, zaman dokusuyla ilgili deneyler konsepti var. Zaten karanlık bir elektronik albümü olduğu her yerinden belli. Bunun yanında bir de 25 şarkı içerince ve hit potansiyeli az olunca satmaması gayet normal oldu. Her neyse biz ticari hayal kırıklığına değil sanatsal başarısına bakmaya devam edelim. Albümü birbirine bağlı çok iyi iki parça açıyor. “A Fear Of Falling Under” ve “Who Would Have Thought” bana Pet Shop Boys'un “Single / Bilingual”ını hatırlatan bir ikili. Tema olarak değil ama birbirini tamamlamak açısından. Dediğim gibi iyi şarkıların çoğu ilk cd'de ama albümdeki şarkıların hemen hepsinin sözleri şahane. Bazen sıradan melodiden muzdarip oluyorlar o kadar.. Profesörün bir canavar yaratmasından bahseden “Waking The Monster” Hayes'in albümde bulunduğunu iddia ettiği teatral yapının en güçlü kanıtlarından. Zaman makinesinden bahseden birkaç şarkıdan biri “How To Build A Time Machine” iyi şarkılardan bir diğeri. İlk cd'de gözden kaçırmamanızı tavsiye ettiğim diğer şarkılar “A Conversation With God”, “The Only One” ve tüm dijital kaosun içinde pırıl pırıl bir akustik şarkı olan “The Great Big Disconnect”. Şarkıların isimlerinin ne kadar güzel olduğunu farketmişsinizdir heralde.


İkinci cd'de ise neden albümün çıkış parçası olduğunu anlayamadığım, hem alışması zor hem de alışınca bile biraz rahatsız edici olan “On The Verge Of Something Wonderful” var. İkinci tarafın ilk şarkısı “The Future Holds A Lion's Heart” çok güzel şarkılardan biri. “Neverland” valsi andıran melodisiyle hemen sıyrılıyor diğer şarkılar arasından. Albümün ikinci single'ı olarak seçilen (doğru bir karar) “Me Myself And (I)” albümün dans ettiren şarkılarından biri, yine zaman makinesinden bahsediliyor.. Belki bu şarkı ve Step Into The Light albümü tanıtmak için kullanılan ilk şarkılar olsa daha fazla dinleyiciye ulaşırdı “This Delicate Thing We've Made”.. “A Hundred Challenging Things A Boy Can Do” ve “Words” vasatın üstünde slowlar iken “Lucky Town” ve “I Just Want You To Love Me” ikinci cd'nin iyi şarkıları olarak göze çarpıyor. Özellikle ikincisi bu 25 şarkılık “tour de force”un kapanışı olmayı hak eden, duygusal, tatlı bir şarkı.


Yazdığım en zor müzik yazılarından biri oldu zira güzel şarkıları listelemekten öteye gidersek birkaç sayfa yazmak zorunda kalabilirim. Tüm şarkılardan bahsetmem mümkün değil, zira albümle beraber “Time Machine Turnesi”ne çıkan Hayes de şarkıları sığdıramayıp daha samimi, küçük mekanlarda ilk turda ver yeremediği şarkılarla “Side Two Turnesi”ni düzenledi. Hayes'in gitgide karanlıklaşan müziği bence sıradaki albümle (cebe biraz para girsin diye) birazcık popülerleşebilir ama benim güvenim tam. Üstelik her sanatçıya arasıra “mutlu ilham” da gelir. Bunca şarkı yapıp 10-12 tane de sığdıramadığın b-side, unreleased şarkı oluyorsa, mutlu mesut bir albüm de çıkar mutlaka. Albüme ulaşabilirseniz tavsiye ediyorum ama yoksa bütün müzik marketlerde promosyonlu, ucuza satılan “The Tension and The Spark” albümüyle giriş yapabilirsiniz.


Not: 4 / 5





Pek şahane arka kapak.

Eski Anket - Yeni Anket



Sitede Naylon Müzik Ödülleri'nden sonra yaptığımız ilk anket, sitenin sizlerin işine ne kadar yaradığı ile ilgiliydi. Sonuçlara bakılırsa sitenin idare eder ve işe yaramaz olduğunu düşünenlerin 3'er katı kadar sevenimiz, takipçimiz var. Benim için tatmin edici bir sonuç! Bugünden itibaren yeni anketimiz ile sitede daha çok görmek istediğiniz yazıları soracağım size. Oylarınızı esirgemeyin, site sevdiğiniz yönde gelişsin. Herkese keyifli okumalar.

Die Welle (2008)



İstanbul Film Festivali'nden Jüri Özel Ödülü'nü kapan “Tehlikeli Oyun / The Wave / Die Welle” Almanya'da bir lisede diktatörlük üzerine yapılan sosyal bir deneyin kontrolden çıkmasını anlatıyor. Sinemalarda bu hafta gösterime girdi ve ben de festivalde kaçırdığım bu filmi izleme fırsatı yakaladım. Çok da memnun oldum açık söylemek gerekirse. Politik düzenler haricinde duygusal öykü akışı pek bir sıradan da olsa, izlemesi çok keyifli, sarsıcı bir deneyimdi.Almanya faşizm üzerine film çekmek konusunda en “olası” ülkelerden biri. Belli ki bu konuda söyleyecek doğrudürüst lafları da var.


Tipik bir Alman lisesinde açılıyor film. Bu bahsettiğim deneyde diktatör rolünü üstlenen adamın halihazırda doğrudürüst, keyifli bir hayatı olduğunu görüyoruz. Güzel bir eşi, işi, kesinlikle güzel bir evi var. Proje haftasında işleyeceği konu olarak “anarşizm”i kaptırıyor ve “otokrasi”yi anlatmak zorunda kalıyor. Dersi seçenler sadece bahsettiğim hoca Reiner keyifli bir adam olduğu için seçmiş. Hocamız da öğrencilerle muhabbet formunda dersi işlemeye başlıyor. Sohbet ilerledikçe, bir deney yapmaktan bahsetmeye başlıyorlar ve (bizim liselerde standart olan) parmak kaldırıp söz alma, ayağa kalkıp konuşma gibi “çok zorlu” kurallarla başlatıyorlar deneyi. Mesele bir kişinin veya grubun yönetimde söz sahibi olup, yasadan üstün olduğu otokrat sistemlerin nasıl olduğunu anlamak. Fakat birlik oluşları fazlaca keyifli geliyor gençlere ve birkaç aklı başında kişi hariç ismini “Dalga” koydukları bir akıma kaptırıyorlar kendilerini. Sonra da mesele kendileri gibi olmayanların dışlanmasına, doğru dürüst bir hayatı olmayanların bu çeteyi kendi hayatları yerine koymasına kadar gidiyor. Bir sürü metaforla da destekleniyor hikaye. Reiner'ın Dalga öğrencilerinin de içinde bulunduğu su topu takımının antrenörü olması gibi.


Filmin hoşuma giden yanlarından biri öyküsünü desteklemesini bilmesiydi. Nazilerin ve neo-nazilerin (ve sempatizanların) fiziksel güçlülüğe verdiği önem, fiziksel olarak kuvvetli görünmeye verdikleri önem hissediliyordu. Reiner'ın sınıfa empoze ettiği disiplin aşkını, kendi vücudunu formda tutmaktaki çabasında da görüyordunuz. Bu fiziksel güçlülük aşkı İsveç'in geçen senelerde Oscar adayı olan filmi “Ondskan / Şeytana Karşı”da da işlenmişti, onu anımsattı bana. Nazi-sever hoca güçlü kuvvetli Erik'i, taraftarı olduğu Almanlara benzetip överken, kilolu arkadaşına yanlış hatırlamyorsam “armut burunlu” gibi nitelemeler yapıyordu. Bunun yanında filmin, işler sarpa sarınca, bu tip yönetimlerin ulusa (yönetimde olmayanlara) verdiği korkuyu, lise gençleri arasında geçen korku filmlerine benzeyerek anlatışı çok güzel bir fikirdi (Dalga karşıtı Karo'nun el ilanlarını bastığı sahne). Yönetmenin genç oluşu hem filmin dinamizminde işe yaramış hem de finale doğru bahsedeceğim mevzuda. Gençlerin ellerine logolarını taşıyan etiketlerini ve boya spreylerini ilk aldıklarındaki yönetmenlik ayrıca çok güzeldi. Buluşup arabalara dağılış sekansı nedense oldukça etkiledi beni, gençlere bir anda dolan saçma enerjiyi çok iyi hissettirdi bana.


Güzel olmayan şeyler ise tamamen duygusal öğelerdi. Kendini olaya fazla kaptıran Tim karakteri oldukça tanıdıktı, deneyi yapan hocanın karısıyla arasının açılması, Dalga taraftarı olan çocuğun, taraftar olmayan kız arkadaşına tokat atması, bilhassa Tim'in finalde geldiği yer “Aptallar İçin Kontrolden Çıkan Akım Filmleri” gibi bir kitaba mevzu olacak türdendi. Yine de Reiner karakterinin tahmin ettiğimin tam tersine resmen aklı başında bir adam oluşu, egosuna oldukça az yenilişi beni etkilemedi değil. Genelde suç hep başlatan karakterin üstüne atılır biliyorsunuz, burda ise mesele kendini kaptıran gençlerdi. Ne olacağını merak eden hoca değil.


Bu da beni asıl meseleme getiriyor. “Tehlikeli Oyun” aslında olduğunu zannettiğiniz politik film değil. Tam anlamıyla bir “kayıp gençlik”, “x nesli”, “y nesli” ya da hangisine yetiştiysek, o neslin filmi. Kendini boşlukta bulan gençlerin ilk buldukları oltaya nasıl yakalanacağıyla ilgili bir film. Gregg Araki bu gençleri partilerde sürttürüyordu, The Rules of Attraction aşk üçgenine sokuyordu, bu film ise sosyal bir deneye malzeme ediyor. Böyle olmasa, mesele gençlerin içinde bulunduğu boşluktan ibaret olmasa, gerçek bir olaydan esinlenen film “Şu karakter şu kadar süre hapiste kaldı, şu yaşadı, şu öldü” diye bitmez miydi? Son sahneden benim hissettiğim önemli olanın Reiner'ın hikayesi değil, gençlerin sosyal hayatı olduğuydu. Yani baştaki klişe “Bizim neslin uğrunda savaşacak nesi var ki?” lafları politik senaryoların şablonundan değil, bu bahsettiğim alt metne gönderme yapmak içindi bence. Yönetmenin genç oluşu da ikincil olarak buna yarıyordu (bkz. üst paragraf). Sonuç olarak “Die Welle” iyi bir filmdi, izleyiciyi yakalamasını bilen bir filmdi, söylemeye biraz da çekiniyorum ama buldukları selam da çok güzeldi. Sinemalardan gitmeden yakalayın.


Not: 4 / 5

9 Mayıs 2008 Cuma

Türkiye Top 5

1) MUCİZE – DEMET AKALIN

2) 4 MINUTES – MADONNA

3) PARE PARE – TARKAN

4) SÜRPRİZ – GÜLBEN ERGEN

5) KALP KALBE KARŞI – ENBE ORKESTRASI EE. ASLI GÜNGÖR


Demet Akalın ile Madonna'nın kıyasıya savaşı devam ediyor. Her hafta zirveyi birbirlerine devrediyorlar. Tarkan'ın sürpriz slow'u tahminimden iyi iş yaptı. Daha yukarı çıkmasını beklemiyorum ama o dünyanın en sıkıcı klibiyle 3. sıraya gelebiliyorsa, helal olsun derim. Hakkaten başından sonuna kadar kendi oynamamış CGI efektini yapmışlar gibi duruyor. Hiç beğenmedim klibi, zor bitirdim zaten, çok sıkıcı. Kalp Kalbe Karşı ise bir türlü bıktıramadı kendinden, halen 5. sırada..