30 Nisan 2008 Çarşamba

Nim's Island (2008)




Geçen haftanın gişe birincisi, bu haftanın ikincisi, yaşıtları erkeklerden normal olarak erken ergenliğe girmiş, özgürlük arayan kızların tapacağı film “Nim's Island”ı oyuncuların hatrına izledim geçen hafta. Aynı isimli bir romandan uyarlama olan film Gerard Butler ve Jodie Foster'dan çok Abigail Breslin sayesinde ilgimi çekti benim. Kendisini Little Miss Sunshine olarak tanıyorsunuz, ileride de diğer Hollywood kızları gibi kafayı yemezse büyük oyuncu olarak tanıyacaksınız. Kimsenin yaşamadığı bir Pasifik adasını kendilerine ev edinen bir baba-kızı ve baba, denizde kaybolunca kızın atıldığı maceraları anlatıyor film. Tam olarak nasıl özetlenir derseniz, oldukça ütopik olan ada yaşantısının anlatıldığı kısmı bilemeyeceğim ama ikinci kısım bildiğiniz “Evde Tek Başına”. Yani öyle Harry Potter, Altın Pusula gibi büyüklere de hitap eden çocuk filmlerinden değil. Çocuklar ve volkana tırmanıp yunuslarla yüzmeyi hayal eden ortaokul kızlarına göre bir film.


Peki neden hiç Butler ve Foster'dan bahsetmiyorum. Çünkü oyunculuklarından hiçbir şey anlamadım. Çünkü dublajlılardı. Çünkü birini Meltem Cumbul, diğerini Halit Ergenç seslendiriyordu ve kabus gibiydi. Evden çıkma fobisi olan Jodie Foster'ın Yılan Hikayesi'nden aşina olduğumuz tüyleri diken diken eden o sesleri çıkarmasına zor katlandım film boyunca. Meltem Cumbul yeteneği sınırlı da olsa çok sevdiğim bir oyuncudur ancak seslendirme işi ona göre değil. Tuhaf ünlemleri kendi güzel görüntüsüyle beraber çekiliyor ancak. Rezaletti resmen. Halit Ergenç ise filmin sonralarında açıldı ve iyi iş çıkarmaya başladı ama başlarda Cumbul'dan bile beterdi. Zaten kendime “Kimdir böyle kötü seslendiren?” diye sorunca hatırladım afişte yazan “Seslendirenler” uyarısını. Neyse işte film iyi değildi, seslendirenler daha beterdi. Gerard Butler'ın canlandırdığı biri hayali iki karakterden birini Amerikan aksanlı diğerini İskoç aksanlı oynadığını da internetten okuyup öğrenmek zorunda kaldık mesela. Lafı açılmışken ekleyeyim, bu çift karakter işi çok sıradan bir öykü anlatma numarasıydı.


Başta dediğim gibi yapıt baştan aşağıya fantezi ve basitçe bir “kadının gücü” propogandası. Filmdeki tek erkek karakterin (baba) neredeyse sonuna kadar okyanusun ortasında kayıp ve çaresiz olması (zeki pelikanlar sayesinde kurtarıyor paçayı), diğer yandan 10-11 yaşlarındaki kızın volkan patlatıp, egzotik hayvan mancınığı yapmaya kadar giderken, yardıma gelmeye çalışan agorafobik yazarın perdede izlerken tırstığım şartlarda, fırtınada, okyanusu kürekle aşması bildiğin fanteziydi. Ha, içindeki çocuğu uyandırınca izlemesi keyifliydi ama kimseye de gidip tavsiye etmem filmi. Çocuğunuz varsa götürün ama sonra volkanik dağın eteğine bırakmayın, kötü örnek alabilir.


Abigail Breslin hep olduğu gibi tatlı ötesiydi. Kız kardeşime benzemesi bir yana “Signs”da görüp “Ne şeker kız bu.” dediğimden beri iyi filmlerle, emin adımlarla yürüyor. Oscar'a aday dahi oldu bu yaşında. Tabi filmdeki performansı Little Miss Sunshine'daki performansına yakın bile değil ama bu prodüksiyonun büyüklüğünden ve yönetmenin beceriksizliğinden kaynaklanıyor. Deniz aslanlarına oyunculuk yaptırmaya çalışırken kıza direktif verecek zaman kalmayabilir. Little Miss Sunshine büyük ölçüde kızın oyunu üzerine kuruluydu dolayısıyla üzerine daha çok düşülmüştür. Dakota Fanning temposunu kaybettiğinden beri en umut veren çocuk oyuncu rütbesine yerleşti kendisi. Umarım hayal kırıklığına uğratmaz.


Sonuç olarak film ilk hafta zirvedeyken, sonraki hafta yerini, kendisiyle aynı haftadır oynayan bir filme kaptırdıysa seyircinin de biraz yüz çevirdiğini ve birbirlerine pek de övgüyle anlatmadığını tahmin edebiliriz. En azından zirveyi kapan Horton kadar övülmemiş demek ki. Yine de kitap okumayı ve cesur olmayı öğütleyen bir film çocuk seyirciler için olumlu bir tercih olabilir. Gerçi zaman zaman beni bile korkuttu fırtına sahneleri; çocuğunuz uçak, deniz fobisi kapmasın sonra. Yolunun Pasifik Okyanusu'na düşmeyeceğine ikna edin en azından. Ayrıca yapımcılar en azından bir-iki salonda bu filmlerin altyazılı kopyalarını oynatırsa çok sevineceğimizi belirteyim. Alttan geçen yazıyı okumak çok karmaşık bir şey değil, ayrıca biz yabancı film sevmeyen, altyazı-fobik Amerikan insanı da değiliz. Zaten sinemayı cidden seven adam dublajı sevmez. Vefakar seyirciniz de sinema seven seyircinizdir zaten. Gelip geçici kitleyi memnun edeceğinize bizi edin. Aklınızda bulunsun.


Not: 2 / 5

Hiç yorum yok: