21 Nisan 2008 Pazartesi

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (6. Bölüm)



İstanbul Film Festivali kapanışını dün Boleyn Kızı adlı filmle yaptı. Aslında bakarsanız film hakkında çoktan yazmış ve bitirmiştim ancak kapanan bilgisayarım ve silinen metin sayesinde şimdi çok daha asabi bir yazı yazacağım maalesef. Zaten önümüzdeki ay gösterime gireceği için filmi görmeyi düşünmüyordum ama festivalin bitiyor oluşunun hüznüyle esti bir anda. Çok da iyi ettim diyemeyeceğim, kapanışın havasını solumak süper bir şeydi ama filmden ciddi hayal kırıklığına uğradım.


Festivalde ilk defa bir gala gösterimine gittim dün. Seyirci kitlesi inanılmazdı. Güne gelmiş gibi gürültülü gürültülü yorum yapan hanımlar da vardı, filmde ima edilen şeylere “Oha!” diye bağırarak tepki verenler de. Filmin gülünçleştiği kısımlarda salon kahkahalara boğulsa da, sanırım etkileyici finali yüzünden alkışlarını esirgemediler. Ben festivalin tümü için bir alkış olarak gördüm onu. Filmin öyle övgü gösterilerine maruz bırakılacak bir tarafı yoktu.


Boleyn Kızı'nın hiç şüphesiz en çekici özelliği oyuncu kadrosuydu. Natalie Portman, Scarlett Johansson ve Eric Bana'nın yanında, Kristin Scott Thomas ve bence önümüzdeki senelerin en büyük yıldızlarından biri Jim Sturgess de vardı. Bu güvenilir oyuncular üstlerine düşeni yapmışlardı kanımca, özellikle de muhteşem Natalie Portman. Entrikalar çeviren saray kadını on yıllardır oynanan bir roldür ancak tıpkı Marie Antoinette gibi kötü bir finalle son bulan öyküsüyle Anne Boleyn rolünde parlıyordu. Filmin peşine gece CNBC-e'de yakaladığım Closer filmini de izleyince dün gece Portman'a adanmış oldu. Yanındaki Johansson aslında filmin uyarlandığı kitaptaki başrolü oynuyordu. Fakat filmin odağı Johansson'un karakteri Mary Boleyn'den, Anne'e çevrildiği gibi, “diğer Boleyn kızı” sıfatı da Mary'den Anne'e geçmişti. Oyuncular haricinde diğer ekip nasıl bir performans vermiş derseniz, kostümler Oscarlı ellerden çıkmaydı ve müthiştiler. Görüntü yönetimi filmin başlarında oldukça etkileyici olamsına rağmen sonralara doğru bildik yöntemlere başvurdu, işler kötüleştikçe soğuk renklere bürünmek gibi. Buna rağmen ışık kullanımı filmin tümünde güzeldi. İyi iş çıkaran ekip de bundan ibaretti zaten. Filmde bahsettiklerin haricinde övülecek bir yan yoktu, tarihsel bir film olmaya çalışırken resmen bir pembe dizi anlatımına sahipti. Uzuuuun kitabında iyi yansıtıldığı söylenen saray klostrofobisi filmde hissettirilememişti. Film biterken geçen özetlerde “Taşrada ömür billah mutlu mesut yaşadı” demek elbette ki yetmiyor. Yine, gerçek bir karakter olan Anne Boleyn'in İngiltere'ye yaptığı etki sadece özetlerde verilmeye çalışılmıştı. İngiltere'nin Katolik Kilisesi'nden ayrılışı ve geçirdiği reform, kadının oğlan doğurup doğuramayacağı gibi şahane (!) bir gerilimin gölgesinde kalıyordu. Eric Bana'nın canlandırdığı kral özellikle bir hayal kırıklığı idi. Ne yalan söyleyelim, tam bir gerizekalı gibi yazılmıştı. Uçkur düşkünü olduğunu falan biliyoruz da bu kadar zayıf bir yargıya sahip olması acınasıydı. Bana'yı meşhur eden kral rolü Truvalı Hektor'u hatırlayıp iç geçirmek kaldı seyirciye. Zaten İngiliz milleti değil mi, kralları bile bir tuhaf. Keşke sadece müzik yapıp, dünya politikasını yönetmeye çalışmasalar.


Filmin finali en etkileyici kısmıydı, bunun sorumlusu da Portman ve Sturgess idi. Performansları bu sahnede tavan yapıyordu. Zaten tüm o gerçeklikle hikayenin finali içimi kararttı, uzun bir süre daha idam edilen kraliçe filmi görmek istemiyorum. Kralın saçmalıkları yüzünden genç yaşlarında öldürülen bu güzel kadınları izlemek zor oluyor. Antoinette gibi Anne Boleyn'in de sık sık popüler kültürde anılması makus talihlerine tepkili olanların benden ibaret olmadığını gösteriyor heralde.


Filmi bir yana bırakırsak, haberini verdiğimiz ödül töreninden sonra Cumartesi akşamı İKSV bir davet verdi. The Marmara Oteli'nde pek duyurulmadan gerçekleştirilen partide emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Şanslı bir şekilde arasına sızdığım konuklar, müzikler, mekan ve bilhassa tatlılar şahaneydi. Üstelik sinema dünyasından beğeniyle izlediğim ve okuduğum bir sürü insanla aynı ortamda bulunmuş oldum. Mithat Alam'la tanışma fırsatı yakaladım, ben dahil herkesin yokluğundan şikayet ettiği sinematek meğersem varmış. Boğaziçi Üniversitesi'nde kendi adını taşıyan film merkezinde her akşam film gösterimi var. Bu apayrı bir yazının konusu tabi, bu gösterimlerden birine katılabildikten sonra yazacağım. Sky Turk'te yayınlanan “En Heyecanlı Yeri” programının şahane sunucusu Ceylan Özçelik'le de tanıştım. Kader'deki performansı amatör oyuncu performansları arasında özel bir yere sahip Ufuk Bayraktar oradaydı. Festival boyunca sık sık gördüğüm (tıpkı geçen sene her yerde Ceyda Düvenci'yi görmem gibi) Berk Hakman oradaydı. Lise yıllarımda forumunda takıldığım Doğu Yücel'in yazdığı ilk sinema filmi “Okul”un iyi yanlarından biriydi Hakman. Filmin yazarıyla sanal da olsa muhabbet ettiğim için ayrı bir yeri vardı “Okul”un benim için. O zamanlar Trabzon'da her şeyden uzakta yaşıyordum. Boydan boya Türkan Şoray'lı kostümüyle Nurgül Yeşilçay da orayadı fakat maalesef bizzat göremedim. Ülkemizdeki sinema eleştirmenliği kavramının bir nev'i yaratıcısı olan ve ilk defa eleştiri yazmak kararını kendisinin bir kitabını okurken verdiğim Atilla Dorsay oradaydı. Heyecan verici bir şeydi tüm o ilham verici insanların arasında bulunmak. Elbette bu seneki festivalin benim için en renkli yanı Vahit Tansoy idi. Kendisinden, yakında yapacağımız röportaj vasıtasıyla detaylıca bahsedeceğim. Her yerden yüksek bir ilgi görüyor bu aralar ama beraber farklı bir iş yapacağımıza eminim.


Şimdi sıra bu sene ilk defa görmeyi planladığım Antalya Film Festivali'nde. Hele de denildiği gibi Madonna'nın ilk yönetmenlik denemesi “Filth and Wisdom” geliyorsa, yine denildiği gibi kendisi de teşrif edecekse beni kimse buralarda tutamaz. Teşekkür ediyorum İKSV'ye 2008 festivali için. Siz de film izlemek için festivali beklemeyin. Beyoğlu Sineması'na gidin, kapanmak üzere olan salondan desteğinizi esirgemeyin. Bu da yine ayrı bir yazının konusu olacak.

Hiç yorum yok: