19 Nisan 2008 Cumartesi

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (5. Bölüm)



İstanbul Film Festivali bana yeni tecrübeler sunmaya devam ediyor. Yanında bazı acılar da. Bugün saatini yanlış bildiğim için biletim olmasına rağmen Anayurt Oteli’ni kaçırdım. 16.00 da oynayacağına yemin edebilirdim ama 13.30muş meğersem. Acı bir tecrübe oldu bana bu. Geçen sene aynı sebepten dolayı “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları”nı kaçırıyordum neredeyse. Allahtan o sefer daha şanslıymışım. Bugün ise film başladıktan 1 saat sonra farkettim durumu.


Geçelim saatini şaşırmadığım filmlere. Dün Louis Garrel ve Ludivine Sagnier’in başrollerinde oynadığı, tam bir Fransız filmi olan “Aşk Şarkıları”nı izledim. Bahsettiğim iki ismi ciddi ciddi çok severim. Birini Bertollucci’nin 100 km öteden bile başyapıt olan filmi “The Dreamers”da diğerini ise Ozon’un “Swimming Pool”unda sevmiştim. Yalnız filmin garip bir yanı vardı, ne demek istediği kesinlikle anlaşılmıyordu. Yani öyküyü anlıyordunuz da, neden niye oldu, karakter niye o tepkiyi verdi anlamak mümkün değildi. Finale doğru hikaye öyle bir dümen kırdı ki yönetmenin anlatmaya çalıştığı fikri tamamen kaybettim. Sanki “bunlar gerçekleşti, biz de kameraya aldık” der gibiydi. İlginç şeyler gerçekleşmiş ne yalan söyleyeyim ama bence bütünlenen bir hikaye yoktu ortada. Fransız filmi işte, uslanmak bilmiyorlar! Şaka bir yana Gregg Araki’nin şahane “Splendor”u gibi bir şey izleyeceğimi sanarken, iş bir anda sevdiğini kaybetmek, yas tutmanın çeşitleri gibi şeylere dönüştü. Bu konularda çok ilginç şeyler söylememiş gerçi. Final ise, filmdeki o ergen karakter gerçek hayata sıçramış ve filmin senaryosunu kendi fantezisine dönüştürmüş gibiydi resmen. Bittiğinde, salondan çıkan iki kız Garrel için “Gördün mü, güzelim adamı kaybettik. Hem de 15 yaşındaki çocuğa!” dediler. Çok güldüm.


Peşine Anayurt Oteli’ni kaçırmış olmanın üzüntüsüyle, “Bir şeyler izlemeliyim!” modunda daldığım “Darling” geldi. İyi ki de öyle yapmışım, gayet güzel bir filmdi. Hatta şöyle söyleyeyim, bu sene izlediklerimin arasında en iyi filmlerden biriydi. Bir kadının hayal kırıklıklarıyla dolu hayatını çocukluktan alıp orta yaşların sonuna kadar götüren hikaye, ne bir yerde sıkıcılaşıyordu ne de duygu sömürüsüne dönüşüp bizi salak yerine koyuyordu. Yönetmen hikayeyi ulaştırmak için harika bir kıvam tutturmuştu, gerçek hayattan alınmış hikaye ise çok izlenesiydi. Zaten güzel işlenmiş kadın filmleri çok başka oluyor. İzlerken de kendimi sormaktan alamadım: Hakikaten erkeklerin derdi ne? Eğitimsiz olunca kadınları hor görmek, onlara eziyet etmek nerden çıkıyor? Birine kötü davranmak için KÖTÜ eğitim almalısın, eğitimsizsen, sanki genlerimizde bu varmış gibi neden gidip pislik yapıyorsun? Kadınların bu format icabı ezilmelerine düşünüp, bilip de katlanmak çok zor. İnsan olup da kendine yedirmek çok zor. İyi davranılıyorsa, bu olağan dışı oluyor, adamın köpeği ısırması gibi. Filme dönersek eğer, başroldeki Darling karakterinin fiziksel değişimi çok iyi becerilmiş, çocuk hali de yetişkin hali de mükemmel oynuyorlar. Uzaktan Patrick Dempsey’e benzeyen kocasının hıyarlık edip edip pişman oluşu içindeki iyi tarafa bir işaret olabilir ama istemeyerek tahmin ettiğiniz gibi film bu iyi tarafın ortaya çıkışına şahit olmuyor. Darling, tıpkı annesi gibi yüzü hiç gülmeyen bir kadına dönüşüyor zamanla. Finalde bize bırakılan ufacık umudu gözümde büyüterek çok üzülmemeye çalışıyorum öyküye.


Son olarak bu gece gösterilen Dario Argento filmi “Gözyaşlarının Annesi” var. “Şu üçlemenin sonuymuş” gibi her yerde yazan şeyleri tekrarlamayayım. Film “Suspiria” veya en az onun kadar güzel (hatta belki daha güzel) “Opera” kadar iyi değil kesinlikle. Argento’nun son yıllardaki (mutlaka keyifli ama kötü) hayal kırıklığı filmlerini unutturacak kadar da iyi değil. Başrolüne kızı Asia’yı yerleştirdiği filmde cadılara, yıllar sonra tekrar güçlenen kötülüğe değiniyor yönetmen. Çoğu yerde günümüzün sosyal hayatını eleştiriyor gibi geldi bana, üstelik sürekli kiliseye sığınılması ama hiçbir şeye yaramaması da ilgi çekici bir alt metindi. Yine de atmosfer yerine ses efektleriyle korkutmayı seçmiş, ki hoşa giden bir şey değil bu. Bol kan görmek isteyen bendenizi kesinlikle tatmin etti ama ürkütücülük konusunda sınıfta kaldı. Birkaç yerde zıplatmakla olmuyor, filmin çoğu yerinde gerilmedim güldüm. Ana dili İngilizce olmayan biri tarafından yazıldığı çok belli olan replikler gülünçtü, Asia ve diğer herkesin oyunculuğu gülünçtü (o kadar gülünçtü ki bilinçli yapıldığını düşünüyorum), finalde kızın yetenekleri diye beklediğimiz şey, mızrakla tişört yırtmak çıktı, o da gülünçtü. Asia’nın kütüphanedeyken telefon titeşince özür dileyerek açması sonra anırarak “Michael” diye bağırması, kötülerin gardiyanı gibi bir karakterin “Ben üst katı kontrol edeyim” diye çıktıktan bir saniye sonra “Şiiiiiz naaat deeeerr” diye koşarak inmesi sessiz kahkahalar attığım sahnelerdendi. Öykü de çok esaslı bir öykü değildi açıkçası, salak salak dolanan polislerle yaratılan gerilim özellikle çok gereksizdi. Lezbiyenliği alnından okunan Perihan Savaş benzeri karaktere hiç değinmeyeceğim. Kendisi “Bana söz ver, kimseye güvenmeyeceksin!” dedikten sonra kızın tek sığınağı Michael’ın kızı tuzağa düşüreceğini de çat diye anladık zaten! Benim burda yazmam bile sözde sürprizi daha az bozuyor. Her neyse, eninde sonunda Argento filmiydi yine, korku seven herkesin ilgisini çekecektir. Bol kan, çıplak kadın, vahşi cinayet sahneleri var. İnsanın aklına şöyle fotoğrafla değil de gotik çizimlerle oluşturulmuş korku filmi afişleri geliyor valla.


Festival sona yaklaşırken tıpkı geçen sene gibi yarışma filmlerinin ikisini izleyebildim sadece. Geçen sene pek de ahım şahım bir film olmayan “Reprise” kazanmıştı Altın Lale’yi. Onun çekici kısımları, bu sene “Darling”de varmış gibi geliyor bana. Öykü olarak çok alakasız iki film olabilirler ancak ödülü geçen sene Reprise’a veren bi festival, bu sene “Darling”e verir gibi geliyor bana. Sebebini yazıyla tam olarak anlatmam mümkün değil. Gondry’nin filmi fazla popüler, Yumurta ise fazla ödüllü olduğuna göre ödül ya buna gider ya da izleyemediğim “Tehlikeli Oyun”a. Bakalım gişe işlerinde tutan tahminlerim buna yansıyacak mı? Oscar tahminlerinde pek iyi değilimdir gerçi. Herkese iyi seyirler.

Hiç yorum yok: