16 Nisan 2008 Çarşamba

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (4. Bölüm)



İstanbul Film Festivali benim için bu sene diğer senelerden daha renkli geçiyor. Blogun da varlığından dolayı çoğu. Birincisi kendimi size burada hesap vermek zorunda hissettiğim için daha dikkatli izliyorum filmleri. İkincisi yine blog sağolsun, geri dönüşler alıyorum okuyuculardan, bu da mutlu ediyor. Örneğin dün festivalin (tam anlamıyla) kurdu Vahit Tansoy'la tanışma fırsatı yakaladım. Bu şahsına münhasır, tam anlamıyla sinefil adam 18 senedir festivalin en sıkı takipçisi. Antalya'dan her sene günde 7 filme kadar çıkabilen programıyla gelip, onlarca film izleyip dönüyor. Geçen sene festival komitesinden yaşam boyu bilet ödülü kazandı! Kısa muhabbetimiz sırasında ne kadar renkli bir kişiliğe sahip olduğunu anlamam kolay oldu. Festivalin kalan sayılı günlerinde kendisiyle iletişim kurmaya devam edeceğim, hatta kafamda bir röportaj yapmak da var. Blogu sevdiğini söyledi bana, neredeyse yaşım kadar zamandır festival takipçisi olması ve yazılarımı beğenmesi büyük bir gurur benim için.


İlk olarak Vahit Bey'in aşık olduğu fakat benim biraz daha az beğendiğim Yetiş Eros'tan bahsedeyim. Atlas Sineması'nda yanlış salona girdiğim için neredeyse kaçırıyordum filmi. Tayvan yapımı filmi beklerken yönetmeni olarak Ersin Pertan sahneye çıkınca bir yanlışlık olduğunu anladım. Koşturarak girince yakaladım filmi neyse ki. Umarım ayıp olmamıştır sayın Pertan'a, ismi anons edildiğinde salondan biri can havliyle kaçınca. Filme dönersek, son dönem Uzakdoğu sinemasını sevenleri tatmin edecek durgunlukta bir film. Tabi tümünü genellemiyorum ama tempo o düzeylerde. İçerik ise farklı, kimi zaman rahatsız edici derecede depresif olabiliyor. Rahatsız edici derken, kötü demek istemedim, sadece fazla yoğun diyelim. Filmin çok benzediği başka bir film var, ben de o yüzden aşık olmadım zaten Eros'a. İki sene önce olması lazım, filmekimi'nde “Serseri Bulut” diye bir film gösterilmişti. Kuraklık zamanlarında halka kurtarıcı olan karpuzların, porno sektörünün ve yine yalnızlığın egemen olduğu bir filmdi. Üstelik tüm “camp”liğiyle müzikal sahneler de içeriyordu. O filme hasta olmuştum mesela, o festivalde izlediğin en iyi yapıtlardan biriydi. Yetiş Eros yalnızlıktan mustarip birkaç umutsuz insanın birbirlerinden destek bekleyip bulamamalarını anlatıyor. Görsellik filmin geldiği coğrafya sebebiyle mutlaka güzel, cinsellik sahnelerinin cesurluğu takdir edilesi ama dramatik yapı (mizah anlayışının yükseldiği birkaç sahne haricinde) pek etkileyici değildi. Bir sahnenin etkileyiciliği aynı planda ne kadar uzun süre çekim yapıldığına bakmıyor elbette. Yönetmenin sırtını sadece buna yaslaması iyi olmamış. Filmin sık sık uğradığı mekanlardan olan yol üstü marketin set dizaynı ve çalışan kızların mükemmelliği yine övdüğüm noktalardandı. Unutmadan söyleyeyim bu filmde de Serseri Bulut'taki gibi müzikal sahneler mevcuttu ve o filmdeki etkinin yarısını bile veremiyorlardı. Tüm bu sebeplerden dolayı filmden çıktığımda zamanımı harcadığımı düşünmedim ama tam anlamıyla tatmin olmamıştım.


Dün izlediği “Okul Yıllarım” ise Lars Von Trier'in yazdığı otobiyografik bir çalışmaydı. Benim gibi sinema aşığı genç bir çocuğun sevmemesi mümkün olmayan bir filmdi kısacası. Lars Von Trier her zaman takdir ettiğim bir yönetmen olmuştur, alakası olmadığı Amerika'yı yeren filmler yaparken de, “Gerizekalılar”ı çekerken de, Björk'le beraber duygu sömürüsünün alasını yaparken de. Mesele filmlerinin iyi kötü oluşu değil, deneyselliği ve hınzırlığıydı. Dolayısıyla film okulundaki senelerini anlattığı bu filmde (adım kadar eminim ki yarısından çoğu yalandır) eğlenmemem mümkün değildi, zira karakter başta pısırık herifin tekiydi ve biterken Von Trier'e dönüşecekti. Film tahmin ettiğim gibi çok da keyifli çıktı, öğrencilerin karakterleri, olay örgüsü gerçekten tatmin ediciydi. Yönetmenin her tercihiğini onayladığını söyleyemeyeceğim,örneğin dışkılama sahnelerini bu kadar “detaylı” çekmesine gerek yoktu. Biri suratımıza geliyordu resmen. Her neyse, yönetmenin tarzı çok olgun değil, kurguda oyun yapmayı seven bir tarzdaydı. Küçük zıplamalar, kesmelerden bahsediyorum. Belki filmde gereksiz yere deneysel takılan öğrencilere bir atıftır. Etkilemesini bilen bir yapıttı kısaca, daha fazla uzatmayayım. Fevkalade bir biyografi değildi belki, ama izlemesi kesinlikle keyifliydi. Başroldeki arkadaşımızın şahane performansından bahsetmemek olmaz, karakterin değişimini güzel yansıtmıştı. Sinema tutkunu öğrencileri izlerken, zamanında sinema aşığı olacağım yol önümde açıldığı için şanslı hissettim kendimi. Gerçekten inanılmaz bir sanat bu, bir sanatçının önünde hayal edemeyeceği ufuklar açıyor. Filmin bitiş jeneriğiyle beraber gösterilen son sahnesini anımsatıyor bu bana. Başroldeki yönetmenimiz tenis kortu çizgilerini izlerken, Dogville'deki set tasarımının kendisine ilham oluşu çok güzel bir nüanstı.. Çocuğun çizgilere bakışı değişince tahmin etmedim de değil. Hiç alçak gönüllü olmayayım!


Sırada henüz bilet almadığım ama kapıdaki satıcılara güvendiğim Tehlikeli Oyun, Anayurt Oteli (n'olur görebileyim şunu!), Gözyaşlarının Annesi, I'm Not There falan var. Bunları yazarken tavsiye etmek amaçlı yazdığımı anlıyorsunuzdur heralde. Kapanış filmi Boleyn Kızı'na ise boş yere para vermeyeceğim, bir ay sonra genel gösterime giriyor. Şimdi festival biletlerini kıtlıkta gibi kapışanlar o zaman da ilgi gösterir umarım. Mesele sırf festivalde kendini göstermek olmasın. Uygar Şirin ve Sinema dergisindeki şahane sayfasına selamlar. Herkese iyi seyirler.

Hiç yorum yok: