12 Nisan 2008 Cumartesi

İstanbul Film Festivali 2008 Günlüğü (3. Bölüm)



İstanbul Film Festivali bütün güzelliğiyle devam ederken dün bana hayatımda izlediğim en komik filmlerden birini yakalama fırsatı sundu. Zaten hali hazırda çok ÇOK sevdiğim yönetmen Gregg Araki'nin yeni filmi “Smiley Face”den bahsediyorum. X kuşağını bütün uçmuşluğuyla ve boşvermişliğiyle göstermesiyle meşhur olan yönetmen son filmi “Mysterious Skin”in aksine (ve hemen önceki filmi “Splendor”u hatırlatırcasına) yine sabun köpüğü gözüküp çok daha derin olan bir film yapmış. Mysterious Skin para karşılığı seks yapan gençler, çocuk istismarı gibi ağır konularla ilgileniyordu hatırlıyorsunuzdur, sabun köpüğü olmasına imkan yoktu pek. Çok beğenilen ve hakikaten güzel olan bu filmden sonra yeni filmin isminin de belli ettiği üzere dramayı olabildiğince kısmış yönetmen. İşin güzel tarafı başrolde Scary Movie serisiyle tanıdığımız, her haliyle komik olan Anna Faris var. Filmi zaten Araki ve Faris elele sürüklüyorlar. Çok memnun oldum bu iki yeteneğin birbirini bulmasından.


Tam anlamıyla umutsuz vaka diyebileceğimiz, sabah akşam ot içen başarısız bir aktris kız var başrolde (Jane). Filmin başından sonuna kadar da kafası iyi. Kendini elinde Komünist Manifesto'yu tutarken bir dönmedolap kabininde bulunca oraya nasıl geldiğini anlatmaya başlıyor bize. Sabahın 9'unda ot tüttürerek başladığı gününe arkadaşının uyuşturucu dolu olduğunu bilmediği keklerini yiyerek devam ediyor ve kafa iyice duman oluyor. Sonra bu kekleri telafi etmeye çalışırken borçlanıyor, telafi edemeden o borcu ödemeye çalışırken polis peşine düşüyor, yanlışlıkla hırsız oluyor falan. Ama Anna Faris öyle efsanevi bir komedi oyunculuğu sergiliyor ki film finale doğru hız kesene kadar sürekli gülüyorsunuz. Üstelik bütün salon da benimle aynı fikirdeydi, film boyunca kahkahalar çınladı etrafta. Özellikle lazanya monoloğu ile rol denemesi için beklerken sakız isteyen kıza müthiş bir ses efekti ile attığı korku dolu bakış, aklı başında sinema gruplarının en komik sahneler listesine mutlaka girecektir. Dün bütün akşam bu sahneleri hatırlayıp güldüm Allah sizi inandırsın, gören benim de ot içtiğimi sanmıştır heralde.


Filmin bunun yanında Marksist felsefe ve solculuk hakkında çok esaslı sahneleri var. Her ne kadar bir ara Marksist bir profesörden bahsederken, başroldeki kıza onla yatıp yatmadığı sorulunca “Iyyy o bir Marksist!” gibisinden şeyler dese de, Jane'in gittiği sosis fabrikasında çektiği (çektiğini zannettiği) nutuk oldukça esaslı bir konuşmaydı. Politik görüşlerini sanatına yediremeyen ve çiğ çiğ ortaya sunan filmlerden ne kadar nefret ettiğimi yazıyorum sık sık. Bu filmi izlerken keşke her solcu film böyle olsun diye iç geçirmedim değil. İşte yönetmen X kuşağının 1 numaralı (pardon 2 numaralı, 1. sırada Bret Easton Ellis var) gözlemcisi yapınca böyle güzel yapıyor. Bazı özelliklerini çok kendime yakın buluyorum bu kuşağın ancak tarihsel olarak o devrin kapandığını ve günümüzde aynı kafada olanların “Y Kuşağı” diye adlandırıldığını ekleyeyim. Belki ona dahilimdir.


Anna Faris'in (hiç şaka yapmıyorum) Borat'dan bu yana gördüğüm en iyi komedi oyunculuğunu sergilediği ve bence bu dalda Oscar adayı olması gereken filminden, hakikaten kadın oyuncusu Oscar adayı olmuş bir filme geçiyoruz. Bu sabah matine saatinden 5 dakika sonra gidip yer bulduğum “The Savages”dan bahsediyorum. Başrolündeki Laura Linney'e en iyi kadın oyuncu dalında Akademi ödülü adaylığı getiren film birbirinden kopuk yaşayan orta yaşlarda iki kardeşin ve yıllardır görmedikleri babalarının filmlere en çok konu olan dönemlerden birinde (Noel dönemi) buluşup geçirdiği günleri anlatıyor. Asıl dram babanın yaşlılık yüzünden artık aklının gidip gelmeye başlaması. Ölümüne doğru geçirdiği günler boyunca Linney ve Philip Seymour Hoffman tarafından başarıyla canlandırılan kardeşlerin birbirlerinin dünyalarını keşfedişlerini izliyoruz. Baba rolünde Philip Bosco'nun etrafında neler olup bittiğini anlayamayan bakışları da çok başarılıydı, unutmadan söyleyeyim. Film uçuk olmayan, eyaletten eyalete gezen tipik Amerikan bağımsızlarının bütün özelliklerini taşıyor. Bu tarz benim çok sevdiğim bir tarzdır açıkçası, o yüzden o kadar aşinayım ki çoğu filmde daha önceden izlediğim bir filmi hatırlıyorum. Elbette bu yeni film için artı hanesine giden bir puan değil. The Savages tahmin edilemez sahnelerle dolu bir film değil, orta yaş bunalımındaki orta sınıf Amerikalıları anlatan filmlerden biri. Yönetmen ve yazar Tamara Jenkins açılış sekansındaki sürreal tavıra rağmen çok daha farklı bir ton tutturuyor peşine. Sonuçta da ilk defa izliyormuş gibi gelmese de etkileyici bir film izlediğinizi farkettiriyor. Linney'in oyunu Oscar alsaydı üzülürdüm, çünkü o kadar fevkalade değil ama The Truman Show'la tanıştığım bu yetenekli aktristin performansının göz ardı edilmediğine sevindim. Saçlarının bu koyu renk ve dalgalarla, klasik sarışın halinden çok daha güzel olduğunu da görmüş olduk.


Festivalde bu akşam gidip gidemeyeceğime emin olmadığım Mr. Freedom ve Macera var. Özellikle Antonioni'nin filmini tanıtmaya bile gerek yok ama festival ortamında daha yeni, daha “hiç görülmemiş ve kassan da göremeyeceğin” filmler izlemek istiyor insan. Bir “sinematek”imiz olsaydı böyle vicdan azabı da duymazdık “eski filmlere ilgi gösteremiyoruz festivalde” diye. Yarın Yetiş Eros'u, salı günü “Okul Yıllarım”ı izliyorum. Yine Salı günü gösterilecek ve biletleri tükenen “El Topo / Köstebek”e bilet satmak isteyen varsa mutlaka iletişim kursun benimle. Yoksa kapıda beklemek zorunda kalacağım. İstediği kadar eski olsun, o kadar meşhur ki bile bile kaçmasına göz yumamam. Herkese iyi seyirler.

Hiç yorum yok: